MESNEVİ
Önsöz
Toplumların varlığını koruması ve güzel bir gelecek kurması, geçmişleriyle olan bağlarının sağlamlığıyla yakından alâkalıdır.
Bugün, kültürel geçmişimizi tesis edenleri tanımaya her zamankinden daha çok ihtiyacımı z olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Geçmişimize ait önemli şahısların bir model olarak, yeni nesillerin önüne koyulması gerekmektedir. Üzerinde ya ş adığı mı z coğrafya, yeti ştird ği fikir, bilim ve devlet adamları açı sından çok değerli ve zengindir. Bu ş ahı slar ası rlardı r, sanat eserleri, şiirleri ve yaşam tarzlarıyla toplumumuzun önünde yürümekte ve onları n geleceğine ışık tutmaktadır.
Bu toprakları bize ait kı lan ulular kervanı nın başında Mevlânâ hazretleri gelmektedir. Onun eserleriyle yaktığı çerağ, sadece bu toprakları değil, bütün dünyayı aydınlatmaya devam ediyor. Yolda kalmışları, yolunu ş aşı rmışları, kafası karışıkları varl ığı n hakikatine çağırıyor.
Yedi yüzy ı l önce söyledi ğ i sözlerin yank ı s ı artarak sürüyor. İnsanlığa, inancın gerçek güç olduğunu öğretiyor.
Mevlânâ’yı ve eserlerini tanı mak bizim için hayatî bir ihtiyaçtır. En büyük eseri olan Mesnevî onun her yönüyle olgunlaştığı dönemin eseridir.
”Mesnevî, hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din ası llarının ası llarıdır” der Mevlânâ ve devam eder:
Şüphe yoktur ki Mesnevî gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’an’ ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleş tirir.
Mesnevî’nin en zengin malzemesi hikâyelerdir. İ nsan bu eseri okurken herhangi bir kitabı okur gibi değil, kendisini bir sohbet halkas ına girmi ş gibi hisseder.
Mesnevî’deki hikâyeleri hikmetleriyle birlikte ele aldık. Mümkün olduğunca Mevlânâ’nın o hikâyeyi anlatması ndaki gayeye bağlı kalmaya çalış arak açıklamalarda bulunduk.
Mesnevî’den derlediğimiz bu hikâyelerin, Mevlânâ’nı n eserlerine bir kapı bir geçi ş olmasını ümit ediyoruz.
Ahmet Kası m Fidan
BİRİNCİ CİLT
Padişah ve Câriye
Çok e s k i z amanl arda bi r pa di ş ah var dı . Dünyada pa di ş ah ol duğu gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kiş ili ğe sahipti.
Padi ş ah bir gün, at ı na binerek baz ı yak ı nlar ı yla ava çıkt ı . Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşı k oldu. Bir kuş kafeste nası l çırpını rsa padiş ahı n ruhu da beden kafesinde öyle çı rpı nmaya baş ladı. Parası nı vererek cariyeyi satı n aldı .
Padi şah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya, câriye hastalandı . Padişah batı dan, doğudan, kısacası her taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,
”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımı n hiçbir önemi yok. Çünkü hayatı mın canı odur. Dertliyim, yaralıyım, hastayı m, ama dermanım o. Kim benim canı ma derman bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimler,
”Bu uğurda canı mız ı feda edercesine çalış alı m. Aklımızı, tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim. Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalı m. Her birimiz hastalı kların tedavisinde, bu zamanı n İ sâ’sı yız. Elimizde her derdin merhemi vardır” dediler.
Gurura kap ı larak, her ş eyin kendi ellerinde oldu ğ unu sand ı lar. ” İ nşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi. Aksine hastal ığı artt ı .
Bu arada zavall ı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi. Padi şahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaş lar akıyordu.
Padi şah hekimlerin bu hastalık karşı sında âciz kaldıkları n görünce yalınayak doğru mescide koştu.
Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaş larıyla s ı r ı ls ı klam ı sland ı . Padi ş ah Hakk’ ı n huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı . Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye başladı.
”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım! Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamı z gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere baş vurduk. Gerçi sen, DEy kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama sen yine onları dile getir, meydana dök’ buyurdun.”
Padi şah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ ı n lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.
Padi şah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyas ında bir pîr gördü. O pîr padi şaha, ”Ey padi şah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul olundu. Yarın sana garip kılıklı , çok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve güvenilir bir ki şidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir etmeyeceği bir sihir gibidir” dedi.
Padi ş ah, rüyas ı nda kendisine söylenen zat ı , pencere önünde beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir
görünür , bi r gör ünme z gi bi ydi . Sa nki bi r hayal , he m var dı he m yoktu.
Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koş tu. Ötelerden gelen misafirini karşı ladı. Padiş ah da misafir de ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi gibiydiler. İ ki can birbirini kavuşmuş, birleş miş , bir olmuştu sanki. Padiş ah, ”Benim as ıl sevgilim câriye değil senmiş sin. İşte Allah’ ı n hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden sebep doğar” dedi.
Padi şah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aş k gibi onu gönlüne, ta canı nın içine soktu.
Buluşma, ağırlama, hatı r sorma ve yemek gibi işler bitti. Sonra padi şah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı , nabz ını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ”Di ğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydal ı olmamış , iyi edeceklerine hastalığını artırmış lar” dedi.
Hekim hastal ığı n ne olduğunu anlamıştı, fakat padi şaha söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu tesbit etti. Hastanı n bedeni sağlam, yaral ı olan gönlüydü. Sonra ş öyle dedi:
”Sarayı boş alt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak. Alacağı m cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.”
Hekim istedi ğ i gibi hastayla ba ş ba ş a kald ı . Yava ş ça yan ı na yaklaşarak tatlı ve yumuş ak bir sesle,
”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin ilâcı başka başkadı r. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?” diye sordu.
Hekim elini kızın nabz ına koymuştu. Soru sorarken bir yandan da nabz ını kontrol ediyordu.
Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir bir anlatı yor, başı ndan geçenleri hikâye ediyordu.
Hekim bir taraftan câriyenin anlatt ı klar ı n ı dinliyor, di ğ er taraftan nabz ını n atışına dikkat ediyordu.
Hastanı n nabz ı nı tutmaktan maksadı ; konuş ma sırasında hangi isim geçtiğinde câriyenin nabz ını n hızlanacağını tesbit etmekti. Çünkü câriyenin nabz ını hızlandı racak olan isim, onu sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya çıkaracaktı. Hekim,
”Kendi memleketinden nası l çıktı n? Daha önce hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye bir ş ehir adı söyledi, fakat ne yüzünün renginde ne de nabz ında bir değişiklik oldu. Daha sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları , oturup tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak durumunda bir değiş iklik olmadı .
Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar câriyenin nabzı sağlıkl ı bir insanın nabz ı gibi attı . Semerkant’ ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya âşıktı. Ondan ayrı düş menin ıstırabını çekiyordu.
Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,
”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ ı n yardımı yla seni bu hastal ıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattı klarını kimseye söyleme. Padiş aha hiç söyleme. Gönlün s ırları nın mezarı olsun” diye tembihledi.
Hastanı n yanından ayrı lan hekim, doğruca padi şahın yanına vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,
”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandı r. Semerkant’tan buraya davet et” dedi.
Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padiş ahı n hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatı nın şehirler aşarak herkes tarafından bilindi ğini, bu nedenle padi şahlarını n kendisini kuyumcubaşı olarak sarayı nda görmek istedi ğini bildirdiler. Padiş ahları nın cömertli ğini ve bol ihsanda bulunduğunu söylediler.
Kuyumcu göz kamaş tıran hediyelere, gururunu okş ayan iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapı ldı . Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padiş ahı n sarayına geldi.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşı ladı. Alı p padi şahın huzuran çıkardı . Padi şah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu. Altı n hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun üzerine;
”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye de iyileşsin” deyince; padi şah, o ay yüzlü güzel câriyeyi kuyumcuya bağışladı . Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye de tamamen iyileşti.
Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet haz ı rladı. Kuyumcu ş erbeti içince, günden güne erimeye başladı .
Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleş ti. Yüzü sararı p soldu. Kız ı n gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu ölünce, kı z ın aş kı tamamen sona erdi.
O dünyalar güzeli aşktan ve hastalı ktan kurtuldu. Arını p tertemiz oldu.
* * *
Bu hikâyede geçen padi şah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim mürş id-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalı k arzuların sembolüdür.
Padi şah olan ruh her bakı mdan üstün özelliklerle yaratıldığı halde, câriye olan nefse gönül vermiş tir. Ruh asl ını n ne olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis, yaratılışı icabı gözü aşağı lardadır. Câriyenin kuyumcuya olan aşkı , nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür. Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve
mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen mürş id-i kâmildir. Ruh, mürş id-i kâmille karşı laşınca gerçek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî hastalı klardan kurtulmas ını ister. Ruh, mürş idinin tavsiyesine uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluş turur. Bu kavuşma, nefsin maddî arzulardan bıkmas ını sağlar. Mürşidin verdiği ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefis düş tüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.
Ruhlar âleminde mutlu bir yaş antısı olan ruhun, dünya âlemine geldikten sonra, maddî arzulara kapı lmaktan dolayı çektiği ı stı raplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan kurtuluş çareleri hikâye edilmi ştir.
Bakkal ve Papağan
Bir bakkal ın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağı nı vardı.
Bu papağan dükkânı n bekçisi gibiydi. Al ışveri şe gelenlere, nükteli sözler söyleyerek ş akalar yapardı. İ nsanlar bir şey sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel konuşurdu. Papağanlara has ötüş ü de çok tatlıydı.
Efendi bir gün evine gitmi ş, papağan ise bakkalda bekçilik yapı yordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânı n içine daldı . Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavall ı papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalış tı. Dükkânın bir köşesine sıçrayı nca orada bulunan gül yağı şiş elerini devirdi. Şişeler kı rıldı, yağlar döküldü. Ortalık iyice karış tı.
Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü. Etrafına bakı p durumu anlayınca çok kızdı . Papağanı n üstüne dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O öfkeyle papağanın başına vurdu. Vurması yla da olan oldu. Papağanı n başı ndaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuş amaz oldu.
Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne çare. Saçını , sakalı nı yolarak, ”Keşke elim kırılsaydı da o tatl ı dilli papağanıma vurmasaydım” diye yakı nması boş unaydı . Papağan kel başı yla, sessiz sedas ız sinmi ş bir vaziyette oturuyordu.
Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa sadakalar ve hediyeler dağı ttı . Aradan günler geçmesine rağmen, kuş hiç konuş madı. Bakkal, papağanı n bir daha hiç konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkı n ve ağlamaklı bir haldeydi. Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak onu neş elendirmeye çal ıştıysa da bir fayda sağlayamadı.
Dükkân sahibi uğra şı n ı sürdürürken, bir ara dükkân ı n önünden kel baş lı bir dervi ş geçti. Papağan onu görünce dile geldi.
”Hey arkadaş ” diye, derviş e seslenerek,
”Sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sen de gül yağı şişelerini mi kırdın?” dedi.
Papağanın bu sözünü duyanlar gülmeye başladı . Çünkü papağan,
kel başlı dervişin de kendisi gibi gül yağı şişelerini devirdi ği için, sahibi tarafından başı na vurularak saçlarını n
döküldüğünü zannediyordu.
~k ~k ~k
Papağanın, kendisini dervişle kıyas etmesi kendi bilgi tecrübesiyle sınırl ı d ı r. Dervi ş , ba ğ l ı oldu ğ u tarikat meşrep gereği o halde gezmekteydi. Bunu bilmeyen papağanı n yaptığı değerlendirme, insanların kendisine gülmesine sebep olmaktadır.
İnsanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri de aynı sebepledir. İnsanlar velîleri kendi nefisleriyle k ı yas ederler.
Acı suyla tatl ı suyun berrakl ığı ayn ı d ı r. İ kisini ay ı rt
edebilmek tatmakla mümkündür. Allah’ın dostlarını
değerlendirebilmek için, o makam ve hali yaşamak ve tatmak gerekir.
Bilgi sahibi olmadan yaptığı mız kıyaslamalar, papağan misali gülünç durumlara düşmemize sebep olur.
Usta ve Şaşı Çırak
Bir ustanı n, şaşı bir çırağı vardı. Usta bir gün çırağından, içerideki depoya gidip raftaki şiş eyi getirmesini istedi.
Şaşı çırak depoya gitti. Rafa baktığında iki şişe olduğunu gördü. Dönüp ustas ı na gelerek, ”Usta rafta iki ş i ş e var. Hangisini getireyim?” diye sordu. Usta da, ”Oğlum, o rafta bir ş işe var. Şaşıl ığı bırak. O bir şi şeyi al gel” dedi. Çı rak itiraz etti. ”Ustacığı m beni azarlama. Ben o rafta iki ş işe gördüm. Hangisini istiyorsan söyle getireyim.” Çocuğa laf anlatamayacağını anlayan usta, ”O zaman o iki şişeden birini kır, diğerini getir” dedi.
| * * * |
Çırak gitti, şişenin birini yere vurup parçalayınca iki ş işenin de gözden kaybolduğunu farketti.
İ nsanların arzu ve öfkeleri, şaşı görmelerine neden olacağı ndan gerçeği göremezler. Hatanı n kendilerinde olabileceğine ihtimal vermezler.
Edep
Musa aleyhisselâm zamanında, İsrâiloğulları’nın rızkı gökten gelirdi. Bir zahmete ve sıkıntı ya girmeden, Allah Teâlâ’nı n lutfu kereminden beslenirlerdi.
Musa aleyhisselâmın kavmi arası nda bu ilâhî yardı mın kı ymetini ve değerini bilmeyen cahiller çoktu. Bunlar, verilen nimetlere nankörlük ederek, ” Biz toprakta yeti şen soğan, sarımsak, mercimek gibi yeşilliklerden ve sebzelerden isteriz” dediler.
Yapt ı klar ı bu edepsizlik, gökyüzünden gelen sofran ı n kesilmesine sebep oldu. Ekmekleri gelmedi. Bıldırcın kuş unun etiyle kudret helvas ını bulamaz oldular. Yemek ihtiyaçlarını karşılamak için toprağı işlemek zorunda kaldılar. Bahçe
bellediler, tarla sürdüler, ekin ekip biçtiler. Yorgunlukları yanları na kâr kaldı .
Musa aleyhisselâm bunlar için tekrar ş efaatçi oldu. Rabbine niyazda bulundu. Keremi bol olan Allah, içinde çeş itli nimetlerin bulunduğu tabaklarla dolu sofrayı gökten indirdi.
Bu sefer Hz. Musa onlara yalvararak uyardı : ” Bu sofra devamlı dır. Yeryüzünden kalkmayacak ve eksilmeyecektir. Âlemlerin rabbi olan Allah’ ın sofrası nda aç gözlülük etmek, hırsa kapı lmak nankörlüktür.”
Musa aleyhisselâm sanki onları hiç uyarmamış gibi, bu edep yoksulu küstahlar, kendileri için gelen sofradan yemek aşırdılar. Dilenci karakterli görgüsüzlerin hırsı yüzünden bu ilâhî rahmet kapısı kapandı.
* * *
Hırs yokluk sebebi ve Allah’a karşı edepsizliktir.
Kendimizi kontrol edelim. Cenâb-ı Hak’tan edepli bir insan
olmayı dileyelim ve edebi elde etmek için rabbimize
yalvaralım. Edebi olmayanın Allah’ ın lutfundan mahrum
kalacağını bilelim.
Edepsizliğin ve zararları nın bütün topluma, yayılacağını
unutmayalı m.
Zalim Padişahla Fitneci Vezir
Eski zamanlarda yahudilerin zalim bir padişahı vardı . Hz. İ sâ düşmanı ydı . Hristiyanları çeşitli eziyetlerle yakar, yandırı r ve öldürürdü.
Şaşkın padişah, Musa ile İ sâ’nı n (a.s) ikisinin de Allah
yolunda yürüyen peygamberler olduğunu bir türlü
kabullenemiyordu.
Bu padi şahın kendisinden de kötü, düzenbaz, hilekâr ve fitneci bir veziri vardı . Hile yaparak akan suyu bile durdururdu.
Bir gün padiş aha, ”Padi şahım, hıristayanlar canlarını kurtarmak için dinlerini gizliyorlar. Hem öldürmekle de bunlarla başa çıkılmaz” dedi. Padişah, ”Söyle bakalı m, bu Hıristiyanlığın yayı lmasını ve hıristiyanların çoğalmasını nası l engelleyeceğiz? Gizli ve açı k dünyada hıristiyan kalmaması için gerekli tedbiri alalım” dedi.
Vezir bunun üzerine hile dolu plan ı n ı anlatt ı .
”Padiş ahı m! Güya bana kızarak, kulağı mın ve elimin kesilmesini, burnumun ve dudağımın yarılması nı emredin. Sonra da beni idam etmek için dörtyol ağzında bir idam sehpas ı kurdurun. Tellâllar ç ı kartarak halk ı toplay ı n. Son anda sizin kıramayacağınız biri benim affımı sizden istesin. Bunun üzerine siz de beni uzak bir yere sürgüne gönderin.
Böyle yaparsan hıristiyanlar benden ş üphelenmez. Ben de rahatlı kla aralarında fitne ve fesadımı yayarım. Gittiğim yerde onlara derim ki: DBen gizlice hıristiyan olmuştum. Padi şah bu sırrımı öğrendi. Bana bu zulmü yaptı. Eğer İ sâ aleyhisselâmı n mânevî yardımı yetiş meseydi Yahudiliğinden dolayı beni öldürecekti. Ben Hz. İ sâ’nın uğruna canı mı, başımı
vermeyi canıma minnet sayarım. Onun dininin bütün bilgilerine sahibim. Hıristiyanlığın cahillerin elinde kalmış olmas ı, bana büyük ıstırap veriyor. Üzülüyorum. Belimize Hıristiyanl ığı n kemerini bağladığımızdan beri, Yahudilik’ten kurtuldum. Allah’a ve İ sâ’ya ş ükürler olsun. Bu hak dinin yol göstericisiyim. Ey insanlar, devir İ sâ’nın devridir. Onun dininin emirlerini candan ve gönülden dinleyiniz diyerek vaazlarıma başlarım.”
Padi şah vezirin bu düzenini akıllıca buldu. Çok hoşuna gitti. Derhal istediklerini yerine getirdi. Veziri hıristiyanlar ı n çok olduğu bir bölgeye sürdü. Halk vezirin başına gelenlerden dolayı çok şaşırdı. Vezir sürüldüğü yerde halkı dine davete başladı.
Hıristiyanlar azar azar onun çevresine toplandılar. Vezir onlara gizlice İ ncil’in, namaz ın sırlarını anlatıyordu. Görünü ş te Hıristiyanl ığı n emirlerini anlatsa da anlatt ı klar ı hıristiyanları tuzağa çekmek için bir yemdi. İ mansı z vezir badem ezmesinin içinde sarımsak saklar gibi, din nasihatçiliği yapı yordu. Sözleri, içine zehir katılmış şeker şerbeti gibiydi. Gerçek hıristiyanlar, o sözlerin ardındaki acı lığı hissediyorlar ama tam çözemiyorlardı.
Cahil ve anlayışı az olan hıristiyanlar, gönüllerini hilekâr vezire tamamıyla kaptı rmışlardı . Vezir Hz. İ sâ’nı n yeryüzündeki vekili, sözleri de boyunları nda birer halkaydı artı k. Vezir, kısa zamanda bir emriyle ölüme gidecek kadar kendisine bağlı, yüz binlerce hıristiyanı etrafına topladı .
Aradan tam alt ı sene geçti. Yap ı lan plan ad ı m ad ı m uygulanırken, padiş ahla vezir arasında gizlice haberleşmeler yapı lıyordu. Padişah bu işi bir an önce bitirmesini isterken, vezir padi şahtan biraz daha sabretmesini diliyordu.
O dönemde, Hz. İ sâ’nın kavminin başında yöneticilik yapan on iki emîr vardı. Bu emîrlerin hepsi de vezirin tuzağı na düştü. Ona inanıyor ve güveniyorlardı. Onun için ölmeye bile haz ı rdı lar. Samimiyetinden hiç şüphe etmiyorlardı .
Vezir bu arada her emîr için Hıristiyanl ığı n ilkelerini anlatan on iki kitapçık haz ı rladı. Her kitapçık birbirinden ayrı hükümlerle doluydu. Dinin emir ve yasakları birbirini tutmuyordu.
Kitapçığın birinde riyâzet ve açlığın tövbenin esası , Allah’a dönüşün şartı olarak bildirilirken, di ğerinde açl ığı n insana bir fayda getirmeyeceği yaz ı lıydı. O kitaba göre cömertlik Allah’ ı bulmak için yeterliydi.
Bir diğer kitapta aç kalmanı n da cömertli ğin de Allah’a şirk koşmak olduğu ifade ediliyordu. O kitaba göre de her ş eyin başı Allah’a tevekkül ve teslimiyetti.
Bir baş ka kitapçıkta da diğer kitapçı ktaki belirtilen düşüncenin tamamen zıddına, kulun yapmas ı gereken şeyin hizmet ve ibadet olduğu, ibadetsiz ve hizmetsiz bir tevekkülün suç olduğu belirtiliyordu.
Hilekâr vezirin hazırladığı , bu kitapçı kların hiçbiri birbirine uymuyordu. Birinde yapılmas ı tavsiye edilen şeyler diğerinde yasaklanı yor, suç kabul ediliyordu.
Vezir bir müddet sonra hilesinin gereği olarak vaaz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk-elli gün halvette kaldı. Kendine inananları ayrılı k ateşiyle yaktı. Halk, onun insana huzur veren halinden, güzel konuş maları ndan, sohbetinin zevkinden uzak düşmekten, deli divane oldu. Yanına vardılar ve yalvarı p yakardı lar, s ızlayı p dövündüler. Gözleri görmeyen bir âmâ gibi yolun ortasında rehbersiz kaldı klarını bildirdiler. Vezir onlara, ”Ruhum dostlarımla beraber fakat halvetten çıkmama izin yoktur” dedi. Kendisine inananlar, ”Ey kerem sahibi! Senden ayrı düşünce, biz her ş eyimizi kaybettik, gönülden de dinden de yetim kaldık. Bir kusurumuz varsa affedin. Bize cefa çektirmeyin” dediler. Vezir, ”Bana inanıyor ve güveniyorsanı z, kemâlâtımı kabul ediyorsanı z neden ı srarcı oluyorsunuz? Ben gönlümün halleriyle meş gul olmak istiyorum” dedi. İnananları, ”Ey vezir! Senin kemâlâtını inkâr etmiyoruz. Senden ayrı düş menin ıstırabı yla, gözlerimizden yaş lar akı tarak yalvarıyoruz” dediler. Vezir onlara halvete girdiği yerden ş öyle seslendi:
Hz. İ sâ’dan bana emir geldi ve, ”Bütün dostlarından, yakı nlarından ayrıl ve yalnı z kal” dendi.
Vezir sevenlerinin yalvarıp yakarmaları na, ah edip inlemelerine aldırmadı . Halvetine devam etti. Bir müddet sonra da emîrleri yanı na çağırttı . Her biriyle ayrı ayrı görüştü ve her birine,
”Benden sonra yerime sen geçeceksin. Hı ristiyanl ığı insanlara
sen anlatacaksın. Hak dinin senden baş ka temsilcisi yoktur.
Yaln ı z ben hayatta oldu ğ um sürece bu sırr ı kimseye
açıklamayacaksın” diyerek ellerine yazmış olduğu
kitapçı klardan birer tane verdi. Kitapçı klar hususunda da ş u tembihte bulundu:
” İ sâ aleyhisselâmı n insanl ığa getirdi ği gerçek hıristiyanlı k bu kitapçı kta yazılıdır. Sana verdiğim bu kitabın dışındakiler yanl ıştır.”
Daha sonra vezir kırk gün kapısı nı kapadı. Kırkıncı gün de kendisini öldürdü.
Halk onun ölümünü duyunca, mezarının başı kıyamet yeri gibi oldu. Kabrinin başında bir ay oturdular, ağlayıp inlediler, matemini tuttular. Matem acı sı hafifleyince halk dedi ki:
”Ey emîrler! Vezirin yerine sizlerden kim geçecek? Bize bildirin ki, ona uyalı m. Elimizi, eteğimizi ona teslim edelim. Batan güneşimizin yerine bir mum olsun.” On iki grubun liderlerinden bir emîr ileri atıldı ve, ”O büyük insan, yerine vekil ve halife olarak beni bıraktı. İş te elimdeki bu kitapcı k sözlerimin delilidir” dedi. Bir başka emîr, ”Hayır, gerçek halife benim” diye ortaya çıktı. On iki emîr de gerçek halife ve vekilin kendisi olduğunu iddia ediyordu. Her emîrin bir elinde kı lıç, diğerinde kitapçık vardı. Sarhoş filler gibi birbirlerine saldırdılar. Her emîr peşindekilerle birlikte halifelik mücadelesine girişti. Savaş tılar, vuruş tular yüz binlerce hıristiyan öldü. Kesik başlardan kuleler oluştu.
Böylece vezirin ekti ği fitne tohumları yeşerdi. Hz. İ sâ’nı n dinine inananlar arası nda ayrılı klar meydana geldi. Vezir de canı pahas ına muradına ermiş oldu.
~k ~k ~k
Bu hikâyede şu âyet-i kerimelere işaret vardır: ”Onlar dinlerini parçaladı lar, bölük bölük oldular. Her grup kendi inancı ile sevinmekte ve ferahlamaktadır” (Rûm 30/32).
”De ki! Ey kitap ehli! Geliniz, aran ı zda e ş it olan tek söze, ancak Allah’a kulluk edelim. Ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayalım. Allah’ ı bırakıp birbirimizi rab edinmeyelim” (Âl-i İmrân 3/64).
Ateşe Atılan Çocuk
Dünyadaki gücünü İ sâ aleyhisselâma inananlara zulüm etmek için kullanan yahudi bir padiş ah vardı . Veziri ile birlikte, hıristiyanları birbirine düşüren padi şah ile aynı soydan geliyordu. Bu padi şah, İ sâ aleyhisselâma inananlardan kurtulmak için, zalimli ğine uygun düşen bir yol bulmuştu. Şehrin orta yerine azgın bir ateş yaktırarak yanına da bir put diktirmişti. O puta secde etmeyen hıristiyanları ateş e attı rıyordu. Kucağında çocuğuyla bir kadı n getirdiler ve puta secde etmesini istediler. Kadının secde etmekte isteksiz davrandığı nı gören padişahın adamları, çocuğu kadını n elinden alarak kızgın ateş in içine attılar. ”Eğer secde etmezsen sen de ateşe atı lacaks ın” derler. Çocuğun ıstırabıyla yıkılmış olan zavallı anne, şaşkınlı k içinde puta secde edeceği sırada çocuk ateşlerin içinden ş öyle seslenir: ”Anne, puta secde etme, yanı ma gel. Ben burada çok rahatım. Daha önce görmediğim güzellikler içerisindeyim.” Bunun üzerine anne içine düş tüğü ş aşkınl ıktan kurtulur, koş arak alevlerin arasına dalar. Onun ardı ndan oraya toplanan halk da kendini ateşe atmaya baş lar. Görevliler insanların kendilerini ateş e atmaları na engel olamazlar.
Gördüğü bu manzara karşı sında dahi insafa gelmeyen padi şah, ”Ne oldu senin yak ı c ı l ığı n” diyerek ate ş e kı zar. Ate ş dile gelerek padiş aha cevap verir: ”Ben bir emir kuluyum. Allah’ ı n emri olmadan kimseyi yakamam.”
İ nananlara selâmet olan dünya ateşi, alevlerini artırarak etrafa yayılı r. O zalim padişahı ve ona hizmet edenleri içine alır; yakar ve kül eder.
* * *
Allah’a inananlara bir ça ğ r ı var burada.
Ey inananlar! Nefse muhalefet etmek ve ş eytana uymamak için zorluklara katlanı n ve sabır ateşine girin. Böylece, Allah’ ı n İ brahim aleyhisselâma yaptığı gibi ikramlara ulaş acaksı nız. Ateş in içerisindeki nimet sofrasına oturacaksı nız.
Ambar ve Fare
Bizler şu dünya denilen ambarda buğday toplayan kişiler gibiyiz. Ambarımıza buğdayları dolduruyoruz, ama topladığımız buğdayı n bir yandan eksildiğinin farkında değiliz.
Buğdayı mız ın böyle azalması nın sebebinin, ambara giren fare olduğunu hiç düşünmüyoruz. Bu farenin çeşitli hile ve
tuzaklarla ambarımızdaki buğdayı boşalttığını göremiyoruz. Fare bizim ambarın altı na delikler açmış. Koyduğumuz buğdayı sürekli yiyor. Emeğimiz boşa uçup gidiyor.
Ey Hakk’ ı talep eden kiş i! Önce fareden kurtulmanın çeresini bulmak gerekir. Fareyi uzaklaş tırdıktan sonra, ancak ambarını istediğin gibi doldurursun.
~k ~k ~k
Yaptığımız bütün güzel ameller, işler, ibadetler, insanî
davranışlar, yardımlar bizim için âhiret ambarına attığımız
birer sevap buğdayı dır. Bu mânevî ambarın hırs ız ı olan fare
nefsimiz ve onun arzuları dır.
Yaptığı mız amellerin boşa gitmemesi için, nefis faresini gönül
ambarından kovmalıyız.
Padişah ile Leylâ
Mecnûn’u aşkından deli divane eden kı z ı, devrin padi şahı merak etti. Adamlarına, onu görmek istediğini, bulup huzuruna getirmelerini emretti.
Adamları Leylâ’yı bulup huzuruna getirdiler. Padi şah, Leylâ’yı dünyanı n en güzel ve çekici kızları ndan biridir diye tahayyül ediyordu. Karşısında esmer tenli ve zayıf çöl kızını gören padi şah şaşı rdı , hayretler içinde, ”Mecnûn’u deli eden, peri şan olup çöllere düşmesine sebep olan Leylâ sen misin? Çok güzel de değilsin. Halbuki senden çok daha güzel olan, nice kızlar var” dedi.
Leylâ hemen padi şaha cevap verdi:
”Padiş ahı m, susunuz! Çünkü Mecnûn değilsin. Güzelli ğimi görebilmen için Mecnûn’un gözüyle bakmalı sın. Ben Mecnûn’un bakışlarında güzelim.”
* * *
Mecnûn’un kendini Leylâ ile sınırlad ığı gibi, bütün gayesini dünyaya ve dünyalık arzulara yönlendirenler, mânevî ve ruhanî âlemin güzelliklerinden habersiz yaş arlar.
Allah’ ı n Resûlü’ne Sayg ı s ı zl ı k
Bir gün biri s ı rf alay etmek için, Muhammed aleyhisselâmın adını ağzını eğerek söyledi. Anı nda ağzının payını aldı . Ağzı çarpıldı ve öylece kaldı.
Sonra yaptığı ndan çok utandı . Pişmanl ık duyarak Allah Resûlü’nün yanına geldi ve, ”Ey ilâhî bilgilere ve ledün ilminin sırlarına vâkıf olan Muhammed! Beni affet. Cahilli ğimden dolayı senin isminle alay ettim. Halbuki ası l alay edilecek ki şi benmiş im” dedi.
* * *
Bir kimseyi tanımak, gizlediği düşüncelerini ortaya çıkarmak istiyorsanız onun iyi ve temiz ki şiler hakkındaki kanaatini öğreniniz.
Hz. Hud’un ve
Şeybân-ı Râî’nin Çizgisi
Hz. Hud (a.s) kavmine Allah’ ın azabı geleceği zaman, kendisine inananları bir araya topladı. Onları n etrafı na bir çizgi çekti. İsyan edenleri helâk etmek için Allah’ın gönderdiği ş iddetli fırtına, çizginin içindekilere sabah yeli gibi tatl ı esti ve inananları incitmedi. Çizginin dışında kalanları ise havalarda uçarak yerlere çarptı .
Ümmet-i Muhammed’in evliyalarından olan Şeybân-ı Râî de cuma namazına gideceği zaman, çobanlık yaptığı koyunların etrafına bir çizgi çekerdi. Kurtlar sürüye saldıramadığı gibi, o çizgiyi aşıp koyunları n yanı na ulaş amazdı . Hiçbir koyun da çizgiden dışarı çıkmazdı.
~k ~k ~k
Çizdiği çizgiyle kurtların ve koyunların arzularına engel olan Şeybân-ı Râî gibi, peygamberlerin yolundan giden Allah dostları da sevenlerini dinin ölçülerinin çizgisinde tutar.
Tavşanın Hilesi
Bir zamanlar balta girmemiş bir ormanda, pençeleri güçlü, sesi gür, görüntüsü dehş etli bir aslan vardı. Ormandaki bütün hayvanlar, bu aslanın karnını doyurmak için avlanması ndan yılmışlardı. Her gün araları ndan biri eksildi ğinden dolayı , bugün acaba s ıra bende mi korkusundan titrer olmuşlardı .
Günün birinde hayvanlar, bu korkuya yeter demek için, ormanı n güzel bir vadisinde toplandı lar. Aralarında aslanla baş a çıkabilecek hiçbir hayvan olmadığı için, en doğru çözümün, her gün aslana içlerinden birini yemek olarak sunmak olduğuna karar verdiler. Her gün kura çekilecek, kurada çıkan hayvan kendi isteği ile gidip aslana yem olacaktı. Böylece diğer hayvanlar, ormanda korkusuzca dolaş abilecekti. Aslanı n huzuruna gidip tekliflerini açı kladılar. Aslan,
”Hile yapmayacağınıza, sözünüzde duracağınıza inansam, güzel bir teklif. Fakat ben şundan bundan çok hile gördüğümden, ağz ı m yandı. Onun için size güvenmiyorum. Avlanmaya devam edip rızkımı kendim arayacağım” dedi. Orman sakinleri, aslana tevekkül etmesini, tevekkülle rızkı nın çalışmadan geleceğini, av peş inde koş mas ına gerek olmadığını söylediler. Aslan, ”Yaşamak için çal ışmalı ve rızkı mız ın peş inde koşmalı yız. Bizleri ve bu dünyayı yaratanın önümüze koyduğu merdivenden çıkmak gerekir. Kural budur. Hayatta kalmak için çalışmak esastır” diyerek teklife sı cak bakmadı.
Orman sakinleri, bin bir örnekler vererek tevekkül etmenin
yeterli olduğunu, Allah’ ın yarattığı canl ıyı aç
bırakmayacağı nı anlatı p aslanı ikna ettiler. Aslanla araları nda bir anlaşma yaparak dağıldılar.
Ormandaki hayvanlar anlaşmaya uydular. Her gün aslanı n yemeğini ayağına kadar götürdüler. Bu şekilde günler geçti.
Bir gün kura tavşana çıktı. Tavşan yan çizip başkaldırdı ve,
”Bu zulüm ne zamana kadar sürecek? Birinin çıkıp buna engel olması gerekir” dedi. Diğer hayvanlar, ”Böyle yapma. Bugüne
k ada r he rke s uyum i ç e ri s i nde da vra ndı . He pi mi z or manda r aha t dolaşır olduk. Verdiğimiz sözün, ettiğimiz yeminin gereğini yapmak zorundası n” dediler.
Bunun üzerine tavşan arkadaşları ndan süre istedi. Bu belâdan tamamen kurtulmanın bir çaresine bakacağını bildirdi. Düş üncesinin ne oldu ğ unu soranlara sırr ı n ı aç ı klamayaca ğı n ı belirtti.
Aslan geciken yemeğini beklerken, bir yandan da öfkesinden pençesiyle yeri kazıyordu. Tavşanın yavaş yavaş geldiğini görünce, kükreyerek bağırdı:
”Ey aptal hayvan! Beni bekletmekten korkmuyor musun? Neredesin? Niye sal ı narak gelirsin?” Tavş an, ”Aman efendim, lutfedip bağışlarsanı z gecikmemin sebebini açıklayayı m” dedi. Aslan, ”Ahmağın özrü kabahatinden büyük olur. İ yiliği de lâyı k olunca yaparım” dedi. Tavşan, ”Her ne kadar lutfunuza lâyı k değilsem de söyleyeceklerim sizin için çok önemlidir” diyerek anlatmaya başladı :
”Efendim, sabahı n kuşluk vaktinde, daha semiz bir tavşan arkadaşımla birlikte size gelmek üzere yola çıktık. Yolda önümüze bir başka aslan çıktı. Bizi öldürüp yemek istedi. Kendisine, DBiz bu ormanın padişahının yiyeceğiyiz, ona gidiyoruz, bizi geciktirme’ dediysek de laf anlatamadık.
□Sizin padişahınız da kim oluyor? Benim yanımda onun adını nası l ağzınıza alı rsı nız? Sizi de padi şahını z ı da parça parça ederim’ dedi.
Bunun üzerine ben kendisinden size haber vermek için izin istedim. Karşı mıza çıkan aslan da, □Arkadaşı nı bana rehin bırakırsan olur’ dedi. Ona çok yalvardım, ancak fayda etmedi. Arkadaşımı rehin olarak bıraktı . Beni de size gönderdi.
Ya bu korkusuz aslanı yolumuzdan çekiniz ya da bundan sonra size gönderilecek yemekten ümidinizi kesiniz.” Aslan, ”Çabuk düş önüme. Beni o kendini bilmezin yanı na götür. Onun gibi yüzlercesinin cezası nı verdim, onun da cezası nı vereyim” deyince tavş an önde, aslan arkada yürümeye baş ladılar. Tavşan daha önceden işaret koyduğu bir kuyuya doğru aslanı götürdü. O derin kuyuya yaklaştıkları nda tavş an geride kalmaya, çok korktuğunu belirten davranış larda bulunmaya başladı. Bu durumu gören aslan iyice sinirlendi ve,
”Neden geride kal ıyorsun? Benim yanımda korkmana gerek yok” dedi. Tavş an, ”Padi şahım o aslan şu ilerideki kuyuda oturuyor. Onun için korkumdan yürüyemiyorum” dedi. Aslan, ”Korkma gel. Ben onun işini bir pençede bitiririm. Sen yürü bak bakalım kuyuda mı?” dedi. Tavş an, ”Ben korkumdan yaklaşamıyorum. Efendim, siz beni kucağınıza alı rsanız, cesaret edip bakabilirim” dedi.
Aslan tav ş an ı kollar ı n ı n aras ı na ald ı . Beraber kuyunun yan ı na yaklaştılar. Kuyuya baktı klarında suyun üzerinde aslan ve tavş anı n aksi göründü.
Aslan kuyuda heybetli bir aslanla, şiş man tavşanı görünce kolları nın arasındaki tavşanı bir kenara fırlatıp, kükreyerek kuyuya daldı. Derin kuyunun içinde boğulup gitti. Tavşan sevinçle müjde vermek için diğer hayvanların yanı na koşarken bir yandan da dans ediyordu.
Nice zamandır canlarına kıyan aslandan kurtulduklarını ö ğrenmek bütün ormanı sevince boğdu. Bayram gibi kutlamalar yaptılar. Herkes küçük tavşanı tebrik etti, övgü dolu sözler söylediler. Küçük tavşan tevazuyla, ”Ben küçük bir tavşanım. Güç veren Allah’tır. O yardı m etti. Zihnime kuvvet, gönlüme nur ihsan etti. Onun yardımı yla aslanı alt ettim” dedi.
Azrâil’den Kaçan Adam
Hz. Süleyman’ ın hüküm sürdüğü devirlerde, bir adam koş a koş a saraya gelerek, Hz. Süleyman’ ın huzuruna çı kar. Benzi sapsarı , korkudan tir tir titrer bir halde, Süleyman aleyhisselâmdan kendisine yardım etmesini ister. Hz. Süleyman bu adama sorar: ”Ne oldu sana böyle? Seni bu kadar korkutan şey nedir?” Adamcağız nefes nefese: ”Azrâil bana öyle öfkeli baktı ki, canı mı alacağından korktum. Koş up sana geldim.” Hz. Süleyman, ”Peki, benden isteğin nedir?” der. Adamcağız, ”Ey canları koruyan adaletli padiş ah! Senin hükmün rüzgâra geçer, emret de beni Hindistan’a götürsün. Bel ki o zaman canı mı kurtarırım” der.
Süyelman aleyhisselâm rüzgâra, adamı istediği yere bırakmasını emreder. Rüzgâr adamı Hindistan’ ı n iç tarafları nda bir yere uçurarak bırakır.
Ertesi gün divan kurulur ve herkes Hz. Süleyman aleyhisselâmı n huzurunda toplanır. Hz. Süleyman Azrâil’e, ”Dün bana bir adam geldi. Kendisine öfkeyle baktığını söyledi. O müslümanı evinden barkı ndan, çoluğundan çocuğundan uzaklaştırmak için mi öyle baktın? Sebebi nedir?” der. Azrâil, ”Ey Süleyman! Ben ona öfkeyle değil, şaş kınlıkla baktım. Çünkü Cenâb-ı Hak bana, □O kulumun canını bugün Hindistan’da al’ diye emir buyurmuştu. Ben de o adamı burada görünce şaşırarak kendi kendime, □Bu adamın burada ne işi var? Yüzlerce kanadı olsa Hindistan’a varması çok zor’ dedim. Onun için adama tuhaf ve şaşkınl ıkla baktım.
Fakat Hindistan’a gitti ğim zaman adamı orada buldum, ve vazifemi yerine getirdim” diyerek Hz. Süleyman’ ın sorusunu cevaplar.
* * *
İnsanlar ihtirasları na kapılarak yoksulluktan ve ölümden korkarlar. Halbuki bütün dünya işlerimizi ölüm gerçeğini kabullenip, göz önünde bulundurarak yapmalıyız. Kimden, neyi kaçı rıyoruz? Allah’tan kaçabileceğini düş ünmek büyük bir cahillik değilmidir?
Hz. Ömer ve Romalı Elçi
Halifeler döneminde, dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altı nda bulunduran Roma İ mparatorluğu’ndan Medine şehrine bir elçi gönderildi.
Günler süren yolculuktan sonra Medine’ye yorgun bir ş ekilde ulaş an elçi, halifenin sarayını sordu.
Eşyasını indirip atını dinlendirmek istiyordu. Zafer üstüne zaferler kazanan, adaleti ile dillere destan olan bu büyük
yöne t i c i ni n, görk e ml i bi r s a rayı ol mas ı ge re k t i ği ni düş üne n elçi halka sarayın yerini sordu.
Medine halk ı elçiye, ”Halifenin dünyal ı k saray ı yoktur ama çok aydı nlı k bir gönül sarayı vardır. Her ne kadar adı halife ve emîr olarak dünyaya yayılmışsa da o garip bir dervi ş gibi küçük bir evde oturur” dediler.
Daha önce hiç işitmedi ği sözleri duyan Romalı elçinin, Hz. Ömer’i görme merakı iyice arttı. Atını ve eşyasını bir kenara bırakıp, büyük insanı bir an önce görme sevdas ına kapıldı.
Onun yabancı olduğunu ve Hz. Ömer’i aradığı nı anlayan bir bedevî kadın eliyle bir hurma ağacını göstererek, ”İşte şu hurma ağacını n altı nda yatan Hz. Ömer’dir” dedi.
Elçi, gösterilen ağaca yakla ş t ığı nda heyecandan titremeye başladı . Orada uyuyan kişinin heybetinden etkilenmiş ve gönlü bir hoş olmuştu. Sevgi ve korku gibi birbirine zıt iki duygunun gönlünde belirdiğini hissetti. Şaşkın bir durumdaydı. Kendi kendine, ”Ben ş imdiye kadar nice padiş ahlar gördüm, sultanları n huzuruna çıktım, ama hiçbiri beni, bu ağacı n altı nda yatan sı radan görünümlü adam kadar heyecanlandı rmadı” dedi.
Saygıyla yanı na yaklaşarak elini bağlayıp beklemeye başladı . Bir müddet sonra Hz. Ömer uykudan uyandı ve ayağa kalktı. Elçi Hz. Ömer’e saygı gösterip, selâm verdi.
Hz. Ömer (r.a) elçinin selâmını aldı. Korkudan yüreği çarpan elçiyi yanı na çağırarak sakinleş tirdi. Gönlünü alı p neşelendirdi. Karşıl ıkl ı konuşmaya başladılar. Hz. Ömer’in içten davranması sohbetlerini koyulaş tırdı.
Hz. Ömer, dışı yabancı gibi görünen o elçinin içini uyanık ve dost buldu. Onun ruhunun ilâhî sırları arzuladığını sezdi. Elçiye Allah’ ı n s ı fatlar ı ndan bahsetti. Sohbet s ı ras ı nda elçi: ”Ey müminlerin emîri! Ruh, yücelikler âleminden yeryüzüne nası l indi? Sonsuzluklar âleminde özgür iken, ten kafesine neden girdi?”
Hz. Ömer: ”Hak ruha efsunlar okudu, kıssalar söyledi, ruh da ilâhî emirle büyülendi. Baz ı şeyler maddîleş ince anlam kazanır. Örneğin, yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Kan damlaları ceylanın karnı nda misk kokusuna dönüşür. Ekmek sofrada cansızken, insan vücudunda neş eli bir ruh kesilir.”
Elçi bu cevap kar şı s ı nda zihnindeki bütün sıkınt ı lardan kurtulduğunu, ruhunun hafiflediğini hissetti. Asıl olanın ne olduğunu keş fetti. Fakat böyle büyük bir kaynağı bulmuşken bırakmak istemedi. Faydalanmak için sormaya devam etti.
”Duru ve berrak bir su gibi olan ruhun, bulan ı k bir yer gibi olan cesette hapsedilmesinin hikmeti nedir?”
Hz. Ömer: ”Ses ve sözle ilgisi olmayan mânayı neden kelimelerle ifade ediyorsak, neden yazıya döküyorsak, ruh da bu yüzden beden denilen kalı ba sokulmuştur.”
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, elçiyi mâna kadehinden içki içmi ş gibi mest etti. Kendinden geçirdi. Getirdiği haberi de ne için geldi ğini de unuttu.
Al l a h’ ı n büyükl üğüne , gücüne kuvve t i ne ş aş ı rı p kal dı . Bu makama ulaşı nca da elçiği bıraktı ve mâna âleminin padi şahı oldu.
~k ~k ~k
Mevlânâ hazretleri, bu kıssada, yarat ı l ışı , varl ı klar ı n yaratılışındaki hikmet ve kudreti, yaratılıştaki gelişmeyi, insanın nefsinden geçmemesinin demir zincirlerle bağlanmaktan farks ı z oldu ğ unu, kendisine has üslûbuyla anlat ı yor.
Tâcir ile Papağan
Ticaretle uğraşan bir adamın güzel bir papağanı vardı. Bir gün bu tâcir işi gereği Hindistan’a gitmek için yol hazı rlığına başladı . Cömertliği ile tanınan bu tüccar, köle ve câriyelerine tek tek sordu: ”Sana Hindistan’dan ne getireyim? Ne istersin?” Her biri ayr ı ayr ı istekte bulundu. Bu cömert ve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not aldı . Getireceğine dair söz verdi.
Sı ra papağana geldi. Ona da sordu: ”Ey güzel kuş um, sen ne istersin?” Papa ğ an, ”Oradaki papa ğ anlar ı görünce, halimi onlara anlat. Papağanımı n size selamı var. Sizi özlediğini ve kurtuluşu için çare bulmanız konusunda yardı mcı olmanızı istiyor dersin” dedi. Sözlerine devam ederek. ”Ben gurbet ellerde özlemle ve ayrı düş menin ıstırabıyla çırpı nırken, sizlerin yeşil ormanların güzel ağaçlarını n dallarında dolaşarak keyfetmeniz reva mıdır? Dostların vefası böyle mi olur? Sizler boylu poslu güzel eşlerinizle zevk sefa içerisindesiniz. Ben ise burada mahpusum. Yüreğim kan ağlar. Hiç olmazsa, sabahın seherinde şu garibi de hatı rlayın. Dostların dostu hatırlaması mutluluktur. Başka bir şey istemiyorum” dedi.
Tüccar, papağanın selâmını ve mesajı nı oradaki dostlarına götürmeyi de kabul ederek kervanını hazırlayarak, yola koyuldu. Günlerce yol aldı ktan sonra, Hindistan’ ı n öbür ucuna vardı. Ağaçların üzerinde papağanları görünce, atını durdurarak onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanı n selâmını bildirdi. Söylemesini istedi ği sözleri, bir bir aktardı.
Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki papağanlardan biri birkaç kere titredi. Nefesi kesilerek düşüp öldü.
Bu durumu görünce söyledi ğine de söyleyeceğine de pi şman oldu. Kendi kendine, ”Bir canlı nın ölümüne sebep olarak günaha girdim. Galiba bu papağan, benim papağanın ya bir yakını ya da çok candan seveniydi” diye düş ündü.
Hindistan’daki alışveriş ini bitirerek memleketine döndü. Herkesin istediklerini birer birer teslim etti.
Papağan, tüccarın hediyeleri dağıtması nı kafesinden izliyordu. Köle ve câriyelerle iş i bittiğinde sahibine seslendi.
”Benim armağanı m nerede? Papağan dostları ma selâmımı ulaş tırdın mı? Onların haberlerini bana anlat ki, ben de diğerleri gibi mutlu olayı m.” Tüccar, ”Sevgili kuş um! Bana öyle bir iş yaptı rdı n ki, sana uyup da nasıl böyle bir
cahillik yaptığıma hâlâ yanmaktayım. Bin pişman oldum ama pişmanl ık neye yarar?”
Papa ğ an bu sözleri duyunca olanlar ı daha çok merak etti. Sevgili kuşunun ısrarlarına dayanamayan tâcir, olanları ba şı ndan sonuna bir bir anlatt ı .
”Söylediğin yere gittim. Dostları na selâmını ve
söylediklerini aktar ı nca içlerinden biri, senin gönderdi ğ in haberin üzüntüsüne dayanamamış olacak ki düşüp öldü. Bu durumu görünce çok pişman oldum. Ne gelir ki elden? Bir kez söylemi ş bulundum” dedi.
Tüccar ı n bu anlatt ı klar ı n ı dinleyen kafesteki papa ğ an da, önce titredi, sonra kaskatı kesildi. Tâcir kendi güzel papağanını n da aynı şekilde düş üp öldüğünü görünce, akl ı başından gitti. Ağlayıp sızlanmaya, ah vah edip dövünmeye başladı . Başındaki külah ı n ı yere atarak,
”Ey güzeller güzeli papağanım. Hoş sesli kuş um, yoldaşım, sırdaşı m. Ne oldu sana? Neden bu hale geldin?” diye feryat etti, ağıtlar yaktı.
Ölü papa ğ an ı üzüntüyle kafesin içinden çı k ı nca, papa ğ an birden canlanı p uçtu. Yüksek bir dala kondu.
Tâcir kuş un bu durumuna şaşırdı kaldı. Başı nı kaldı rıp, ”Ey güzel papağanım! Ben bu i şten bir şey anlamadı m. Sen bu hileyi nereden öğrendin? Böyle canımı zı yaktın” dedi. Papağan konduğu yerden cevap verdi: ”Sevgili efendim! Hindistan’daki o kuş, yaptığı hareketle bana yol gösterdi. Selâmımı al ınca düşüp ölmüş gibi yapması, bana öğüttü. Söz söylemeyi, neşelenmeyi bırak. Çünkü sen, güzel sözler söylediğin için o kafesin içerisine hapsedildin. Kurtulmak için kendini ölü gibi göster. Esirlikten kurtul demek istedi.” Tâcirin hayata bakışını değiştirecek çok hoş bir de öğüt verdi.
”Efendim! Sen de benim gibi yap. Ölmeden önce öl. Canı nı, ten kafesinin esaretinden kurtar. Ruhun gerçek vatan ı n güzelliklerine uçsun.”
Papağan efendisine, ”Allaha ısmarladık” diyerek vatanına ve dostlarına doğru kanat çı rptı.
Gayb Yağmuru
Resûlullah Efendimiz (s.a.v), bir gün dostlarından birinin defni için mezarlığa gitmişti. Oradan döndüğünde, Hz. Âişe’nin yanı na geldi.
Hz. Âi şe, Peygamber Efendimiz’in mübarek sarığını, yüzünü, saçlar ı n ı , yakas ı n ı , gö ğ sünü, kollar ı n ı , elleriyle kontrol etti. Peygamber Efendimiz, ”Böyle ne arıyorsun?” diye sordu. Hz. Âiş e, ”Bugün hava bulutluydu ve sen mezarlıkta iken yağmur yağmış tı. Sen hiç ıslanmamışsın” dedi.
Peygamber Efendimiz, ”O sırada başına ne örtmüş tün?” diye sorunca, Hz. Âiş e, ”Senin şal ını örtmüştüm” diye cevap verdi. Resûlullah Efendimiz, ”Ey gönlü tertemiz olan Âişe! O ş aldan dolayı , Allah sana gayb yağmurlarını göstermi ş. O senin gördüğün yağmur, bildi ğin gökyüzünden yağan yağmur değildir. O başka buluttan, baş ka gökten yağar” buyurdu.
~k ~k ~k
Velîlerin sözleri gayb âleminden gelen yağmurlar gibidir. İnsanların gönlünü bahara çevirir. Filizleri canlandırır. Yaprakları ve dalları yeş illendirir.
İhtiyar Çalgıcı
Hz. Ömer zamanında bir çalgıcı çok güzel çeng çalardı . Bülbüller onu dinlerken kendinden geçerdi. Çalgısından çıkan nağmeler, dinleyenleri bazan neşelendirir, bazan da insanı n aklı nı başı ndan alı r, ruhunu kanatlandırı r, hayal âlemlerinde gezdirirdi.
Zaman geçti, yaş ilerledi, çalgıcı ihtiyarladı. Güzelim sesi çirkinleştiği için itibardan düştü. Artı k bir şey kazanamaz duruma gelmiş , bir dilim ekmeğe muhtaç olmuştu.
Bir gün, içi yanarak Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rabbine, ”Allahım, sen bana uzun bir ömür, birçok fırsat verdin. Benim gibi değersiz kulundan ihsanını eksik etmedin. Yetmiş yıl, çeşitli günahlar işleyerek sana isyan ettim. Bir gün olsun rızkımı kesmedin. Artı k kazancı m yok. Bugün senin misafirinim. Sana konuk oluyorum. Çalgımı da senin için çalacağım” dedi.
Çengini alarak mezarl ığa gitti. Medine mezarlığında bir hayli ağlayarak çeng çaldı. Sonra da çengini yastık yapıp uyudu.
O sırada, Halife Ömer’e de bir uyku hali geldi. Kendini uykudan alamadı. Âdeti olmadığı halde, o saatte uykuya daldı . Rüyasında bir ses ona, ”Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar. Mezarlıkta has bir kulumuz var. Beytülmâlden 700 dinar al, götür o kulumuza ver. Ona de ki: Şimdilik ihtiyaçlarını bununla karşı la. Paran bitti ğinde tekrar gel.”
Hz. Ömer rüyas ında duyduğu sesin heybetiyle uyandı . Hemen haz ı rlığını yapı p mezarl ığı n yolunu tuttu. Mezarl ığı n çevresinde döndü dolaştı . Birkaç tur attı. Çalgıcı ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Rüyası nda bildirilen has kulun, ihtiyar çalgıcı olabileceğine ihtimal vermiyordu. Mezarlığı yeniden dolaştı . Aradı, taradı , başka bir kimseye rastlayamadı. Kendi kendine, ”İ htiyar çalgıcı nas ıl olur da bana bildirilen tertemiz, hizmete lâyık bir kul olur?” diye düşündü.
Çölde avı nı arayan aslan gibi mezarl ığı n içini, dışı nı etrafı n ı bir daha dola ş t ı . İ htiyar çalg ı c ı dan ba ş ka etrafta kimse bulunmadığına kanaat getirdi.
Karanlı k içinde nice nurlu gönüller vardı r diyerek, ihtiyar çalgıcı nın yanına gitti. Saygı yla oturdu. Aksı rarak geldi ğini haber verdi.
İ htiyar çalgı cı sıçrayarak uyandı. Karşı sında emîrü’l-müminîn Hz. Ömer’i görünce şaşırdı ve korkudan titremeye baş ladı. Beti benzi attı. Oradan uzaklaşmak istedi ama yapamadı. İçinden, ”Yâ rabbi! Sen yardım et” dedi. Hz. Ömer, ”Benden korkma. Sana, Hak Teâlâ’dan müjde getirdim. Selâm edip, hatı rını soruyor. İ htiyaçların için bu parayı gönderdi. Bunları harca, bittiğinde bana gel” dedi.
Çalg ı c ı ihtiyar bunlar ı duyunca utanc ı ndan titreyip ağlamaya
başladı. Bir hayli ağladıktan sonra, ‘ ‘Rabbimle arama perde oldun” diyerek çengisini parçaladı . Ağlayıp, sızlayarak rabbine şöyle yalvardı :
”Ey Allahım! İ syanla geçen ömrüme acı. Bir günümün bile kıymetini bilemedim. Ömrümü boş yere harcadı m. Nefesimi ş arkılar söyleyerek tükettim. Dünyadan ayrı lacağı mı unuttum. Yaz ı klar olsun bana. Gün bitti ak ş am oldu. Allahı m! Verdiklerine raz ı olmayan nefsimi, sana şikâyet ve bütün yaptıkları ma da tövbe ediyorum.”
Hannâne Direğinin İnlemesi
Medine’de yapılan ilk mescidde, minber yoktu. Cuma günleri
Peygamber Efendimiz ayakta hutbesini okurken, mihrabı n
yanı ndaki hurma direğine dayanı rdı . Bu, sekiz sene böyle devam
etti. Bu zaman zarfında müslümanlar çoğalmış tı. Cemaat
kalabal ık olduğu için müslümanlardan bir kı smı ,
Peygamberimiz’in mübarek yüzünü göremiyordu. Bunun için üç basamaklı mütevazi bir minber yapıldı. Peygamber Efendimiz bu minber üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca; daha önce hutbe okurken dayandığı hurma direğinden inleme sesleri gelmeye başladı. Kundaktaki bebeğin ağlaması na benzer sesler i ş itildi.
Öyle ki mescidde bulunanlar bu inleme ve feryadı duydu. Cansı z bir direğin böyle inleyip feryat etmesine sahâbeler ş aşı rdı lar. Peygamber Efendimiz yeni yapılan minberden inerek, inleyen hurma direğinin yanı na gitti.
”Ey direk! Ne istiyorsun?” diye sordu. Direk, ”Senin ayrı lığın yüzünden ağlarım. Daha önce hutbe verirken bana dayanırdın. Şimdi ise beni bırakıp, minberin üstüne çıktın.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona, ”Ey sırrı ahdine yoldaş olan ağaç! Söyle ne istiyorsun? Dilersen seni yemi şlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ya da cennette devamlı yemyeşil kalan, ölümsüz selvi fidanı mı olmak istersin?”
Direk, ”Yâ Resûlallah! Ben ölümsüzlüğü ve bâki olanı isterim” dedi.
O direği, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için yere gömdüler.
* * *
Ey gafil! Bunu duy da bir ağaçtan aşağı kalma. Sen de Hannâne direği gibi ayrılı ktan inle ve Allah’ ın davetine uy. Dünya i şlerinden. Hakk’a yönelmeyi unutma. Hakk’a yönelen, Hakk’a yaklaşı r. Hakk’a yaklaşan, lutfuna mazhar olur.
Ebû Cehil’in Elindeki Taşlar
Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’i denemek istedi. Avucunun içine taş parçaları saklayarak Peygamberimiz’in yanı na gitti.
”Göklerin sırrı ndan haberin varsa ve gerçekten peygamber isen, bil bakalı m avucumda gizlediklerim nedir?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu: ”Elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa hak peygamber olduğumu avucunda sakladıkların mı söylesin?” Ebû Cehil, ” İ kinci teklifin mümkün değil, olamaz” dedi. Peygamber Efedimiz, ”Allah’ ı n kudreti, daha da ötesine kadirdir” buyurdu ğ unda Ebû Cehil’in elindeki taşlar kelime-i şehadet getirmeye başladı lar. Her bir taş ”lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resûlullah” dedi.
Ebû Cehil ta ş lardan bu sözleri duyunca öfkeyle onlar ı yere attı.
Bakış Açısı
Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’e, ”Hâşimoğulları’nda, senden daha çirkini yoktur” dedi.
Peygamber Efendimiz, ”Her ne kadar haddini aş tınsa da yine de doğru söyledin” buyurdu.
Biraz sonra, Hz. Ebû Bekir Resûlullah Efendimiz’in yanına geldiğinde, ”Ey güneş ! Sen ne doğudans ın ne batıdan, latif nurunla parla” dedi. Peygamber Efendimiz, ”Değersiz dünya sevgisinden kurtulan aziz dostum! Sen de doğru söyledin” buyurdu.
Orada bulunan sahâbeler bu durum karşı sında ş aşı rdı lar ve, ”Ey insanları n en ş ereflisi! Birbirine tamamıyla zıt şeyler söylendi. İkisine de doğru söyledin, buyurdunuz. Sebebi nedir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz buyurdu: ”Ben, Hakk’ ın kudret eliyle cilâladığı bir aynayım. Bana bakan, olduğu gibi kendini görür.”
Dil Bilginiyle Gemici
Kendini beğenmi ş bir dil bilgini gemi ile seyahat ediyordu. Yolda gemiciye sordu: ”Hiç dil bilgisi okudun mu?” Gemici,
”Hayır, okumadı m” dedi. Dil bilgini,
”Ömrünün yarısı boşa geçmiş ” cevabı nı verdi.
Gemici, dil bilgininin bu davranışı ndan rahatsı z oldu ama sesini çıkarmadı . Kızdığı nı belli etmedi.
Bir zaman sonra, denizde fırtı na çıktı. Rüzgâr gemiyi dalgaların üzerinde bir girdaba doğru sürüklüyordu. Dalgalarla boğuşan gemicinin, gözü dil bilginine takıldı. Gemici yüksek sesle sordu: ”Hocam yüzme bilir misiniz?” Dil bilgini korku içerisinde büzüldüğü yerden cevap verdi: ”Hoş sözlü, güzel gemici bilmiyorum.” Gemici; ”Yaz ık, ömrünün tamamı gitti. Çünkü, gemi bu girdaptan kurtulamaz, batar” diyerek dil bilginine iyi bir ders verdi.
* * *
Dil bilgininden maksat; dedikodudan ibaret ilmine mağrur olan, kimseyi adam yerine koymayan gafillerdir. Böyle lüzumsuz bilgilere sahip olanlar, o bilgiyle dünyada biraz işe yarasalar da, hayat gemileri ölüm girdabına girince o bilgilerinin bir işe yaramadığı nı anlarlar. Ölüm girdabında
âhiret bilgisine vâkıf olanlar yüzebilir.
Bedevînin Hediyesi
Çok eski zamanlarda iyilik sever ve cömert bir halife vardı . Halife olmas ı gereken bütün güzelliklere sahipti. Yaşadığı Bağdat şehri onunla dört mevsim baharı yaşardı .
Bu halifenin zamanı nda, bir bedevî ile karı sı çölde son derece fakir bir durumda yaşı yordu. Bir gece bedevînin karısı , kocasına söylenmeye başladı : ”Herkes rahat içinde yaşı yor, biz yoksulluk çekiyoruz. Ekmeğimiz yok, dert katığı mız, suyumuz göz yaşı . Gündüzleri güneş ışığı elbisemiz, geceleri yorganı mız ay ışığı . Ay gökte görününce, pide zannedip elimizi uzatırı z. Fakirliğimizden fakirler bile utanmakta.”
Bedevî hanı mına cevap verdi: ”Gelir için sızlanarak, ömrünü boşa harcama. Zaten ömrümüzden geriye ne kaldı ? Çoğu gitti, azı kaldı. Allah bütün yarattıklarını n rızkı nı verir. Akıll ı olan, rızkın azına çoğuna bakmaz. Hırs ını n esiri olmaz. Çektiğimiz bütün sıkıntı lar ve dertler ölümün habercisidir. Bize ölümü kolaylaş tırır. Bolluk içinde tatlı bir ömür sürenin ölümü acı olur.
Benim güzel karıcığı m, bak sabah oldu. Sen, daha ne zamana kadar bu yoksulluk masalı nı anlatacaksın?
Ben, bana verileni yeterli buluyorum. Rabbime olan güvenim sonsuzdur.Yolum kanaat yoludur.”
Kanaat sahibi bedevî, türlü iltifatlarla hanı mını
sakinleştirmeye çalıştı. İ hlâsla yüreği yana yana, sabaha kadar hanımı na nasihat etti. Fakat kâr etmedi. Hanı mı, ”Ey adam! Bu kanaatten sen ne elde ettin? Ne kazandın? Kanaat bizim için bitmez tükenmez s ıkı ntı dan başka ne getirdi?”
Kad ı n kocas ı na daha nice sert ve ac ı sözler söyledi. Bedevî karı sına, ”Hanım, sen kadın mısın? Dert ve üzüntü kaynağı mısın? Ben anlamadım. Sana yoksulluğumla övündüğümü söylüyorum, sen tutup yoksulluğumu başıma kakı yorsun. Kimseden bir isteğim ve ümidim yok. Gönlümde kanaatten bir dünya var. Ne olurdu? Sen de yoksullukla kucaklaşı p dost olsan. Mânevî değerler kazansan. Allah’ ın izzeti, ikramı ve lutufları sana yetmez mi?
Hanı m yoksulluğumla uğraş ma, kavgayı bırak. Yolumu kesme. Ya yakamı bırak ya da ben evi terkedeyim.”
Kad ı n kocas ı n ı n öfkelenip sinirlendi ğ ini görünce, ağlamaya başladı . Taktik değiştirdi. Gönül alı cı yumuşak bir konuşma tarz ını seçerek kocası nı ikna etmeye çal ıştı:
”Biliyorsun ki ben senin ayağı nın toprağıyım. Bedenim, canım, varı m, yoğum hepsi senin. Senin emrindeyim. Bu ş ekil konuşmalarım yoksulluk yüzünden ve sabrı mın kalmamasındandır. Senin rahatını düşünüyor, yoksul kalmanı istemiyorum. Sen benim canımsın. Her şeyimi senin yoluna feda edecek kadar, seni çok seviyorum. Senin iyiliğini istediğimden dolayı , benden ayrılıp uzaklaşmayı düşünmen ne kadar yanl ış. Yine de bir hata yaptıysam özür dilerim.”
Kadı n bu çeşit güzel ve tatl ı sözler söylerken bir yandan da
ağlıyordu. Güzel kadının göz yaşları kocanın gönlüne tesir etti. Bedevî, ”Hanım, seni üzüp kırdı msa, özür diliyorum. Bilmeni isterim ki ben de Allah için seni çok seviyorum. Şimdi bana yoksulluktan kurtulmamız için ne çare düş ündüğünü açıkça söyle.” Kadı n, ”Bağdat’taki halifeye git. Onun kapısı , ateş e tapana da müslümana da açı k. İ htiyaç sahiplerine ihsanları dillere destan. Bereketli nisan yağmurları gibi herkes ondan faydalanır.” Bedevî, ”Halifenin yanına varmak için bir bahane bulmamız lâzım. Eli boş gidilir mi?” Hanımı , ”Halifeye bir testi tatl ı yağmur suyu götür. Padiş ahı n hazinesinde çok değerli malları vardı r. Fakat böyle tatlı suyu yoktur.
Hanı mının teklifi adamın da akl ına yattı . Hanı mına,
”Sen testinin ağzını iyice kapat. Dışını güzel bir keçeye sarı p dik. Padi şahım orucunu bu su ile açsı n.Doğrusu dünyanı n başka bir yerinde de böyle güzel su bulamaz” dedi.
Bedevî ertesi gün yola düştü. Gece gündüz yol aldı. Testinin
başı na bir iş gelmesin diye de çok dikkat ediyordu. Sağ salim
Bağdat’a ulaştı. Halifenin sarayını sorup, öğrendi. Sarayı n
kapı sındaki görevliler kendisini güler yüzle karşıladı lar.
Ona, ”Yoksullar cömertlere, cömertler de yoksullara
muhtaçtır” gibi tatlı sözler söyleyip içeri aldı lar.
Görevliler bedevîye sordu: ”Ey Araplar’ ı n şereflisi, nereden
geliyorsun? Yolculuğun nası l geçti? Yorgun musun?” Bedevî,
”Beni iltifatınızla sizler ş ereflendirirsiniz. Yüz
çevirirseniz mahrum kalı rım. Sultanı n lutfunu ümit ederek, çölden gelmiş bir garibim.”
Bedevî, dinlenmiş yağmur suyu dolu testiyi görevlilere uzatarak, ”Bu yeşil ve yeni testiyle birlikte, içinde dinlenmiş tatlı yağmur suyu padişahıma hediyemdir. Bu armağanı padi şaha götürün. Padi şahımı n ihsanıyla bir fakir yoksulluktan kurtulsun.”
Bedevînin bu safiyeti karşıs ında görevlilerin gülesi geldi. Gülmediler. Çünkü, padi şahın güzel huyları bütün memurlarına da tesir etmi şti.
Halife bedevînin hediyesini kabul edip te ş ekkür etti. Testiyi altı nla doldurarak geri vermelerini emretti. Adamlarına, ”Çöl yolu uzun ve meşakkatlidir. Bu zavallıyı, Dicle nehri üzerinden gemiyle memleketine gönderin. Kestirme olur” diye tembihledi.
Görevliler gemiye bindirmek için, bedevîyi Dicle nehrinin kenarına götürdüler. Bedevî taptatl ı suyuyla gürül gürül akan Dicle’yi görünce çok utandı. Padişahın kendisine bir testi altı n ihsan etmesinden çok, testiyle götürdüğü yağmur suyunu kabul ederek alicenapl ık gösterdiği, incelik ve nezâket dolu davranışına hayran oldu.
* * *
Mevlânâ hazretleri, bu hikâyede geçen ki ş ilerin neyi sembolize etti ğini kendisi açı klamış tır. Bedevî aklı n, hanımı da nefsin sembolüdür. Nefis ve akıl iyiyi kötüden ayırt edebilmek için gereklidir. Bu ikisi topraktan yaratı lmış olan beden evinde otururlar. Birbirleriyle gece gündüz mücadele ederler. Kadın, yani nefis devamlı beden evinin ihtiyaçlarını
dile getirir. Şeref ister, makam ister, giyecek ister, ekmek ister, sofra ister. Hikâyedeki kad ı n ı n yapt ığı gibi nefis de arzularına ulaşabilmek için değişik taktikler uygular. Bazan büyüklenir, bazan yüzünü toprağa sürer, bazan da tevazu gösterir.
Akıl cismanî arzu ve i ştiyaklardan uzaktır. O Allah sevgisiyle ve Allah sevgisini kaybetmenin korkusuyla yaşar.
Bedevînin destisinden maksat sâlikin vücududur. İ çindeki sudan murat sâlikin pek az olan amel ve ilmidir. Halife mürş id-i kamili temsil eder. Dicle nehri mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullahtır. Mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullah ilminden istifade etmek için, kapısına testisi boş olarak gitmek gerekir.
Avlanmaya Çıkan Aslan, Kurt ve Tilki
Bir gün, arslan kurt ve tilki avlanmak için dağa çıkarlar. Avlanırken birbirlerine yardım etmek için, aralarında sözleşirler.
Geni ş arazide, yardımlaşma sayesinde daha çok av yakalayacaklardı r. Aslanın kurt ve tilkiyle arkadaşlık yapmak zoruna gitse de, yoldaşlığını ikram ve lutuf olarak görür. İşleri rast gider. Bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de tavş an avlarlar. Avlarını kanlar içerisinde sürükleyerek ağaçlık bir su başı na getirirler. İ yice yorulmuşlar hem de iyice acıkmışlar. Özellikle kurtla tilkinin, ağzının suyu akmaya baş lar, paylarını bir an önce almanın hırs ı içerisindedirler. Ormanlar padiş ahı nın, bu avları adaletle paylaştırması nı beklerler.
Aslan, kurtla tilkinin açgözlülüklerini farkeder. Fakat sesini çıkarmaz. Yüzlerine gülerken, kendi kendine, ”Dağı tacağı m paya, adaletime güvenmeyene ben ne yapacağımı bilirim” diye düşünür. Aslan, ”Ey tecrübeli ve ihtiyar kurt, avladığımız hayvanları aramızda adaletli bir şekilde paylaş tır. Yeni bir adalet ortaya koy. Vekilim sensin.” Kurt, ”Padi şahım! Sizin büyüklüğünüze, iri ve büyük olan bu yaban öküzü yakışır. Çevikli ğinize ve semizliğinize uygun düş er. Keçi, orta boyda ve irilikte, o da bana uygun düşer. En küçüğümüz tilki olduğuna göre, avı mız ın en küçük parças ı olan tavşan da onun hakkıdı r” der.
Aslan bu paylaştırma karşısında kı z ıp kükrer, ”Ey kurt! Nası l paylaştırdığı nı pek anlayamadım. Ey kendini bilmez eşek! Yaklaş ve karşıma geç de bir daha söyle” der. Yanına yaklaşı nca bir pençe vurarak kurdu parçalar. Aslan tilkiye: ”Ey tilki! Şimdi bu avları adaletli bir şekilde sen paylaştı r bakalım.” Tilki önce aslanı n önünde saygıyla eğilir, yer öper sonra, ”Bu semiz yaban öküzü, efendimizin kuş luk yemeğidir. Güne bunu yiyerek başlars ını z. Şu keçi de aziz padişahımıza, öğle yemeği için güzel bir yahni olur. Lutuf ve kerem sahibi sultanı mız ın akş am yemeğindeki çerezi de tavşan olsun” deyince. Aslan, ”Ey tilki, adaletin ışığını sen yaktı n. Tam hakça paylaştı rdı n. Söyle bakalım, bu taksimi kimden öğrendin?” Tilki kuyruğunu bacaklarını n arası na sıkıştırı p kurnazca gülerek, ”Kurdun başına gelenlerden efendim, kurdun
başına gelenlerden’ ‘ der. Aslan, ‘ ‘Alçak kurdun başına gelenlerden ibret alıp hikmetle davrandığın için, bütün avları sana bağış lıyorum” diyerek tilkiyi ödüllendirir.
Paylaştırma işi önce kendisine verilmiş olsaydı , kurdun âkıbetine uğrayacak olan tilki, avların taksimini kurttan sonra yapmış olmaktan dolayı yüzlerce kere şükreder.
* * *
Bizler de, dünyaya sonradan geldiğimiz için şükredelim. Geçmi ş kavimlerin helâk olma sebeplerinden ibret alalı m. Tilki gibi kendimizi koruyalım. Âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: ”Yeryüzünde gezin, dolaşın, peygamberlerini yalanlayanları n sonunun ne olduğunu görün” (Âl-i İmrân 3/37).
Sevgilinin Kapısı
Bir gün, bir âşık sevgilisinin kapısına giderek, kapısını çaldı. İ çerideki sevgilisi: ”Kim o? ” Âşı k: ”Kapıyı çalan benim.” Bunun üzerine sevgili, ”Git kapımdan, senin içeriye girme zamanı n daha gelmemiş . Benim aşk soframda hamlara yer yok” diyerek kapıyı açmadı.
Kişiyi olgunlaştı ran, nifaktan kurtaran, ayrılığı n verdiği ı stı raptır. Sevgilinin kapısından geri çevrilen âşık, yollara düştü. Tam bir yıl ayrı lık acı sıyla yandı, sevgili hasreti çekti.
Ayrı lık acısıyla piştikten sonra, sevgilinin evi etrafında dolaşmaya baş ladı. Cesaretini topladı . Sevgiliyi incitecek bir söz söylememe özenini göstererek, edeple kapı nın halkasını vurdu. Sevgili içeriden, ”Kapı yı çalan kim?” diye sordu. Âşık, ”Ey gönlümü almış olan güzel! Kapıdaki sensin” dedi. Sevgili, ”Mademki sen ben olmuşsun, gir içeri. Gönül evi dardır. İ kili ğe ise, yer yoktur” diyerek aşığı evine aldı .
Sûfîlerin Yeri
Padi şahların meclislerinde, sol tarafa, yiğitler, pehlivanlar, kahramanlar oturur. Çünkü yiğitlik ve cesaret duygusunun yeri olan yürek, insan bedenin sol tarafındadır.
Hesap, kitap ve yazma işiyle uğraşanlar ile idareciler padi şahın sağ tarafında otururlar. Kayıt tutmak, yaz ı yazmak, defter taşımak sağ elin i şidir.
Sûfîlere ise padi ş ah ı n kar şı s ı nda yer verirler. Zira sûfîler, canı n aynas ıdı r. Aynaya bakmak, karşıs ında olmakla mümkündür. Ayna ruhu parlatır, kalbi kuvvetlendirir.
Hz. Yusuf’un Dostu
Çok uzaklardan, ş efkatli bir dostu Hz. Yusuf’a ziyaret için geldi. Misafiri oldu. Hz. Yusuf, çocukluk arkadaşıyla oturup sohbete başladı. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlığından, kuyuya atmalarından, zindanda geçen yıllardan, çekilen s ıkı ntı ların sonunda ilâhî yardımın yetişmesinden, uzun uzadıya konuştular. Sonunda Yusuf aleyhisselâm misafirine
sordu: ‘ ‘Dostun kapısına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmek gibidir. Bize ne hediye getirdin?” Misafir utana s ıkı la, ”Sana armağan getirmek için birkaç şeye baktım, fakat hiçbirini sana lâyı k görmedim. Altın madenine, altın kı rıntısı götürülemez. Denize bir damla su hediye verilmez. Sana gönlümü ve canı mı getirdim desem, Kirman’a baharat satmaya gitmiş gibi olurum. Senin güzelliğinden baş ka, Mısır ülkesinin ambarında olmayan bir ş ey yok.
Ey gözümün nuru Yusuf’um! Sana armağan olarak ayna getirdim. Güneş gibi parlayan güzelliğine baktı kça, sevinir beni hat ı rlars ı n. Zaten güzeller, hep aynaya bakar” dedi.
Koltu ğ unun alt ı ndan ç ı kard ığı aynay ı Yusuf’a sundu.
~k ~k ~k
Cenâb-ı Hak mahşer gününde insanlara, ”Kıyamet günü için, ne armağan getirdiniz?” diye soracak. Eğer o güne inanı yorsan, inkâr etmiyorsan, neden haz ı rlı k içerisinde değilsin?
Azıcık olsun yemeyi içmeyi bırak da Hak’la buluşacağı n gün için bir armağan haz ı rla. Geceleri az uyuyanlara katıl. Seher vakti günahlarının bağışlanması nı dileyenlerden ol.
Sağırın Hasta Komşusunu
Ziyaret Etmesi
Komş uluk ilişkilerine ve insanlığa önem veren bir zat, tanı dığı bir sağı ra, komşusunun hasta olduğunu haber verdi. Bunun üzerine o sağır, komşusunun hatırı n sorması gerektiğini, fakat bu sağı r kulakla nasıl yapacağını düş ündü. Kendi kendine, ” İ nsan hasta olunca sesi de zayıflar. Komş udur gitmek lâz ı m. Fakat, söylediklerini bu kulakla duymam mümkün değil. En iyisi dudakları kıpırdayı nca söylediklerini tahmin eder, ona göre konuşurum” dedi.
Ziyarete gitti ğinde komşusuyla arasında şöyle bir konuşma geçebileceğini düşünerek, hazırlık yaptı .
”Ey benim dertli komşum! Nas ıls ın?” derim. O da bana, ” İ yiyim, hoşum” der. Ben, ”Allah’a şükürler olsun” derim. Sonra ne tür yemekler yediğini sorarı m. O da herhalde bana, ” Şerbet içtim veya mercimek çorbası yedim” der. Ben de, ”Afiyet olsun” dedikten sonra, tedavi için hangi doktorun geldiğini sorarı m. O, ”Filan hekim” deyince, ”O doktorun ayağı çok uğurludur. İşini bilen biridir. İ yi ki onu çağı rmışsınız. O doktorla hastalığın iyileş ti sayılı r” derim.
Sağı r kafas ı nda kurguladığı bu senaryoya göre komş usunun ziyaretine gitti. Selâm verip bir köşeye oturduktan sonra, ”Nasılsın komş um?” diye sordu. Hasta, ”Çok fenayım, ölüyorum.” Sağı r, ”Allah’a şükürler olsun” deyince, hastanı n canı sıkılır. Komş usunun bu sözü onu kırar. Şükrün s ırası mı diye düşünürken, sağı r sorar: ”Ne yiyorsun?” Hasta o kızgınl ıkla, ”Zehir zıkkı m” diye cevap verir. Sağı r yine önceden tasarladığı gibi tebessüm ederek: ”Afiyet olsun” der. Bunun üzerine hasta iyice sinirlenir, fakat belli etmez. Sağı r sormaya devam eder: ”Tedavi için hangi hekim geliyor?” Artı k dayanamayan hasta bütün öfkesiyle, ”Kim gelecek? Azrâil
geliyor. Sen nasıl komşusun? Defol git başımdan” diye bağı rır. Bunun üzerine sağı r olanca sakinliğiyle, ”O mu geliyor? Onun ayağı çok uğurludur. Sevin neşelen. Hastal ığı n iyileşti sayı lır” diye cevap verir.
Hasta, böyle bir komşusu olduğu için çok üzülür. ”Meğer biz bu komşuyu tanı yamamışız. Can düşmanımızmış” diye düşünür. Sağı r, bir müddet sonra müsaade isteyerek kalkar ve komş uluk hakkını ödediğini düş ünerek sevinçle komşusunun evinden ayrılır.
Sağı r vazifesini yapmanı n mutluluğuyla evine giderken hasta komş usu, onun hakkı nda, ”Hasta ziyareti hatır sormak, gönül almak için yapı lır. Adam hatırımızı kırdığı gibi, hastalığımız ı artırdı” diye düşünmektedir.
~k ~k ~k
Sağır, komşusunu Allah rızâsı için değil, âdet yerini bulsun diye ziyaret ediyor. Sevap işlediğini zannederek ayrılı yor. Halbuki, komşusunu teselli edemediği gibi, dostluklarını n bozulduğunun farkında değil.
Bunun gibi kulun ihlâsla yapmadığı ameller de Allah katında aynı neticeyi verir. Gösteri ş olsun diye yapılan işler, kulu gizli ş irke düşürebilir. Sevap yerine günah kazandırır.
Rumlar’la Çinliler’in Resim Yarışması
Çinliler, ”En iyi resmi ve nakışı biz yaparı z” iddias ında bulundular. Rumlar da, ”Hayı r, bu konularda bizim üstümüzde kimse yoktur. Ustal ığı mız daha üstündür” dediler.
Her iki tarafı n iddiaları , adaleti ile bilinen bir padiş ahı n kulağına gitti. Padişah, ”Bu konuda sizleri imtihan edeceğim. Bakalım hangi taraf iddiasında haklı çıkacak? Göreceğiz” dedi.
Rum ve Çin ülkesinin ressamlar ı , yar ış ma için haz ı rl ı klar ı n ı yaptılar. Çinli ressamlar, ”Bize bir oda verin, siz de bir oda alı n. Her grup kendi çal ışma odas ında sanatını ve hünerini göstersin. Sonunda padişah gelip, ortaya çıkan eseri değerlendirsin” dediler.
Kapı ları karşı karşı ya olan iki odadan biri Çinli sanatkârlara, di ğeri Rum diyarı nın sanatkârlarına verildi.
Çinliler padi ş ahtan yüz çe ş it boya istediler. Padi ş ah hazinesini sanatkârları n emrine verdi. Çinliler’in istediği boya malzemeleri her sabah kendilerine verildi. Sanatkârlar da bütün titizlikleriyle bu boyalarla çeş itli resimler ve süsler yaptılar. Nakışlar işlediler. Rum ülkesinin ressamları ise, ”Pas giderilmeden boya bir işe yaramaz. Resim yapı lmaz diyerek” her tarafı güzelce cilâladılar, parlattılar. Bütün duvarlar gökyüzü gibi sade ve temiz oldu.
Çinliler resimlerini yapı p bitirdiler. Kendilerine çok
güveniyorlardı. Sevinç ve neş elerinden eğlenceler
düzenlediler.
Bu durum padişaha haber verildi. Padişah önce, Çinli ressamları n çal ışma yaptığı odaya girdi. Resim ve nakışlarına baktı.Bütün yapı lanlar hârikulâde, çok güzeldi. Resimlerdeki
incelik ve güzelliğe hayran oldu.
Çinli ressamların yanı ndan takdir hisleriyle ayrı lan padi şah, Rum diyarını n ressamları nın çal ıştığı odaya geçti. Rum ressamlar, iki oda arası ndaki görüntüyü engelleyen perdeyi kaldırdılar. Çinli ressamların binlerce boyayla, günlerce emek vererek yapmış olduğu resimler, bu odanı n cilâlanmış duvarlarına yansıdı. Çinli ressamları n odasındaki süs ve resimler, daha parlak bir biçimde bu odanın duvarlarındaydı.
Rum diyarı ressamları nın çal ışma yaptıkları oda, Çinli ressamları n odası ndan çok daha güzeldi. Bu odanın, seyredenlerin gözlerini yuvalarından dışarıya çıkartacak, muhteşem bir güzelliği vardı.
Böylece Rum diyarının ressamları, iddiaları nda haklı çı ktı lar. İmtihanı kazandılar.
* * *
Bu hikâyede Çinli ressamlar zâhirî ilim ehlini temsil eder. Rum diyarı nın ressamları ise sûfîlerdir. Hak âşığı sûfîler, Allah’ ı n zikriyle, ibadetlerle, iyiliklerle gönül aynas ı n ı parlatı rlar. Aynanı n kiri ve pasının cilalanarak temizlenmesi; cimrilikten, hırstan ve kinden arı nmaktı r. Düş ünce ve duyguların ağırl ığı ndan kurtulup, irfan denizinin aydı nlığına ulaş maktır.
Lokman ve Köleler
Lokman Hekim’in Kur’an’da ismi geçer. Peygamber olup olmadığı bilinmeyen üç kişiden biridir (Üzeyir, Zülkarneyn ve Lokman). Habeşli veya zenci olduğu, memleketinden getirilip köle olarak İ srâiloğulları’na satı ldığı rivayet edilmiş tir.
Lokman Hekim efendisinin hizmetindeyken, diğer köleler tarafından çok kıskanı lırdı.
Bir gün, efendisi Lokman’ ı diğer kölelerle birlikte bahçeye gönderdi. Vazifeleri, bahçeden topladı kları meyveleri efendilerine getirmekti. Köleler topladıkları meyveleri yağma eder gibi büyük bir iş tahla yediler.
Efendilerinin yanına varınca da, ”Meyvelerin hepsini Lokman yedi” dediler. Bunun üzerine, efendi Lokman’a kızdı , söylendi. Lokman efendisinin kızgınlığının sebebini araştırıp anlayınca dedi ki: ”Ey kerem sahibi olan efendim! Kölelerin hakkında bir karar vermeden önce, onları bir imtihan et. Hepimize bol bol sıcak su içir. Sen atlı, biz yaya olarak kırda koş alı m. O zaman, meyveleri kimin yediği anlaşıl ır ve hakkımı zda doğru kararı verirsin.”
Efendisi Lokman’ ın dediği gibi yaptı. Sonra onları kırda aşağı yukarı koşturdu. Köleler yorgunluktan kusmaya başladı lar. Yiyip içtiklerini çıkartı nca, kimin yalancı olduğu ortaya çıktı.
* * *
Aynaya beni çirkin gösterme demen fayda vermez. Teraziye ne koyarsan onu tartar. Kıyamet günü de, Allah bütün gizlediklerimizi güzel çirkin demeden ortaya dökerek, hesap görür.
Hz. Ömer Zamanında Çıkan Yangın
Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Medine’de büyük bir yangın çıktı. Ateş taşları dahi, kuru odun gibi yakı yordu. Binaları ve evleri saran ateş havada uçan kuşları n kanatlarını tutuşturuyordu. Şehrin yarısı alevlere teslim olmuştu.
Ateş e kova kova su verilmesine rağmen bir faydası olmuyor, ateş inadı na artarak devam ediyordu. Halk yangını söndüremedi. Çaresiz kalınca koş arak Halife Hz. Ömer’in yanına gitti.
”Yâ Ömer! Bu yangı n su ile sönmüyor” dediler. Hz. Ömer, ”O ate ş Allah’ ı n i ş aretlerindendir. Alevleri böyle co ş turan sizin cimrili ğinizdir. Suyu bırakı n da yoksullara yardı mda bulunun. Cimrilikten tövbe edip, cömert olun” dedi. Halk, ”Yâ Ömer! Bizim kapı mız herkese açı ktı r. Yardım etmekten hoşlanan cömert kişileriz” deyince; Hz. Ömer, ”Siz verdiğinizi, Allah için vermiyorsunuz. Gayeniz gösteriş yapmaktır. Yerleşmi ş bir geleneğiniz var. Âdet yerini bulsun diye yardı m ediyorsunuz. Allah’ ı n kabul edip etmeyeceğinden çekinerek, korkarak bağışlanmayı dileyerek verin ki, Allah size merhamet etsin” dedi.
* * *
Yardım ve sadaka, Allah rızâsı için gerçek ihtiyaç sahiplerine verilmelidir. Haram işlerde harcayacak olana, yardı m verilmemelidir. İ hlâsla erbabı na yapılmayan yardı mlar, belâyı defetmez.
Hz. Ali’nin İhlâsı
Hz. Ali savaş sırasında, altına aldığı bir düşmanı öldürmek üzereydi. Tam o sırada, düşmanı yüzüne tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bıraktı , öldürmekten vazgeçti. Ayağa kalktı . Düşmanı na, ”Seni bağış lıyorum, serbestsin” dedi. Düş manı olan savaş çı bu duruma şaşırarak,
”Beni öldürmekten seni vazgeçiren sebep nedir?” dedi. Hz. Ali şöyle cevap verdi: ”Kılıcımı Allah yolunda ve O’nun rızâsı için kullanırım. Nefsim için değil. Sen savaşı rken yüzüme tükürünce, nefsime ağır geldi. Sana kızdı m. O kızgınl ıkla seni öldürseydim, nefsimin intikamını almış olacaktım. Allah için öldürmüş olmayacaktım.”
Hz. Ali’nin düşmanı bu sözleri duyunca gönlünde Hakk’ ı n nuru parladı ve imana geldi.
Bu olay üzerine, o yi ğ idin kabilesinden elli kadar ki ş i de müslüman oldu. Bu asil ve ince davranış, insanları İ slâm’la ş ereflendirdi.
~k ~k ~k
İhlâs ve sevgi kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Orduları dize getirir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor: ”Kim Allah için sever, Allah için öfkelenir, Allah için verir, Allah için vermezse, şüphe yok ki, o müminin imanı kemal bulmuştur” (Feyzü’l-Kadîr, 4/29).
İKİNCİ CİLT
Kaşındaki Beyaz Kılı Ay Sanan Adam
Hz. Ömer’in halife olduğu zamanlarda, ramazan ayını n vakti geldi. Birkaç kiş i hilâli gözetlemek için dağa çıktı . Araları nda Hz. Ömer de vardı .
Oruç ayının başladığını ilân edecek olan yeni ayı, görmenin heyecanı içindeydiler. İ çlerinden biri, ”Yâ Ömer! İşte hilâl, ş urada” dedi. Hz. Ömer bunun üzerine gökyüzüne dikkatlice baktı. Fakat hilâli göremedi. Hilâli gördüğünü söyleyen adama, ”Gökyüzünü senden daha iyi görüyorum. Ben hilâli göremedim. Sen ellerini ıslayıp yüzünü bir sıvazla da, ondan sonra bak bakalım. Hilâli görebilecek misin?”
Adam söylenileni yapınca, ”Demin gördüğüm hilâl, ş imdi yok oldu” dedi. Hz. Ömer, ”Kaşı ndan kıvrı lan bir kıl gözünün önüne geldi. O kıl seni yanı lttı” dedi.
* * *
Vücudundaki bütün eğrilikleri düzeltip do ğ ru ol. Do ğ ru bildiğin yolda, haksızlığa boyun eğme. Dürüst olmayan kişilerle yapılan dostluk, akl ı karıştırır, insanı yanlış a sevkeder.
Yı lan Çalan H ı rs ı z
Hırs ız ı n biri, yılan oynatıcısının sandığı nı çaldı. Ahmak hırs ız, çok değerli bir şey çaldığı nı düşünerek seviniyordu. Sand ığı n kapa ğı n ı aç ı nca, yılan hırs ı z ı soktu. Yılan kendini çalanı inlete inlete öldürdü.
Yılancı , kaybolan yılanı nı bulmak için hırs ız ı n peşine düştü. Bir yandan da, yılanı na kavuşmak için rabbine dua ediyor, yardım diliyordu. Yılancı böyle gezerken, hırsız ın ölüsüyle karşılaştı . Hırsı z ı, çaldığı yılanın zehirleyip öldürdüğünü görünce, ”Bizim yılan hırsı z ı temizlemiş . Hırsı z ı bulayım, yılanımı geri alayım diye dua ediyordum. Allah’a ş ükürler olsun ki, o duam kabul edilmedi. Yılanımın çalı nması zarar değil kârmış” diye düşündü.
* * *
Nice dualar vard ı r ki dua edenin aleyhinedir. Ki ş inin zarar ı na ve helâkine sebep olacak bu duaları, rabbü’l-âlemîn kereminden ve merhametinden kabul etmez. Kul ise, duaları nın kabul ommadığını sanır.
Ahmak Kişi ve İ sâ Ruhullah
Her nas ılsa ahmağın biri, İ sâ aleyhisselâma yol arkadaşı oldu. Beraber yürürlerken, bir hende ğ in içinde baz ı kemikleri gören bu adam Hz. İ sâ’ya, ”Ey yol arkadaşı m! Ölüleri nası l dirilttiğini bana da öğret. Yararl ı bir insan olayım. Ölülerin kemiklerini dirilteyim.” Hz. İ sâ, ”Sus, o senin yapacağı n i ş değildir” dedi. O adam, ”Yâ nebiyallah! Madem ism-i azama, ben lâyık değilim. Sen oku da ş u kemikler dirilsin.” İ sâ
aleyhisselâm adamın bu talebinden rahatsız olur.
Israrcılığından canı çok sıkılır. Yine de isteğini yerine getirir. Kemiklere ism-i azamı okur.
Dirilen kemiklerin arası ndan siyah bir aslan çıkar. Adama bir pençe vurup öldürür. Aslan, adamın başını kopartıp parçaladığında, beyninin ceviz büyüklüğünde olduğu görülür.
Hz. İsâ aslana sorar: ‘ ‘Neden bu adamı öldürdün?’ ‘ Aslan, ‘ ‘Sen ondan rahatsız olduğun için” der. Hz. İsâ, ”Peki, kanı nı niye içmedin?” Aslan, ”Birincisi, onun kanı benim rızkım değildi. İ kincisi, onu öldürmem, avlanıp yemek için değil, ibret içindi” der.
* * *
O aptal kiş i İ sâ Ruhullah gibi bir peygamberi buldu. Fakat kendini diriltmeyi düş ünmeyerek fırsatı kaçırdı. Canını n derdine derman aramadı. Nefsinin arzusuna uyarak, kendisine bir faydas ı olmayan iş e merak sardı. Belâsı nı da buldu.
Sûfî ile Hizmetçi
Bir sûfî seyahate çıkt ı . Dönüp dola şı rken, bir gece yolu bir tekkeye uğradı . Orada misafir oldu. Hayvanını ahı ra bağladı . Kendisi de ba ş kö ş eye geçip oturdu. Tekkedeki di ğ er dervi ş lerle birlikte tasavvufî edeplere göre, ilâhî feyzi talep ettiler. Zikir ve sohbet bittikten sonra sûfîye sofra kurdular. Yeme ğ i görünce, sûfînin aklı na hayvanı geldi. Hizmetçiye, ”Ahıra git, hayvana saman ve arpa ver” dedi. Hizmetçi, ”Eskiden beri bu işler benim işim. Söylemenize bile gerek yok” dedi. Sûfî, ”Arpay ı ı slat ı p ver. Hayvanca ğı z ya ş l ı d ı r, di ş leri kesmez” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Gereksiz konuşuyorsun. Tarif etti ğ in ş eyleri herkes benden öğrenir” dedi. Sûfî, ”Önce sırtı ndan semeri al, yaraları na da merhem sür” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… İşimi bana tarif etme. Ben senin gibi yüz binlerce misafir ağırladı m” dedi. Sûfî, ”Eşeğime su vermeyi de unutma. Yalnız verdi ğin su ılık olsun” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Artık senden utanıyorum” dedi. Sûfî, ”Arpas ına da az ıcı k saman karış tır” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Efendi, sözü kısa kes” dedi. Sûfî, ”Eşeğimin yattığı yerleri de güzelce bir süpür. Taş ve gübrenin üzerine yatması n. Yattığı yer ıslaksa biraz kuru toprak dök” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Baba, yetti artık. İşi bilen kimseye tavsiyeye gerek yoktur” dedi. Sûfî, ”Kaşağı ile sırtını güzelce tımar etmeyi de unutma” dedi. Hizmetçi, ”Baba, artı k utan. Biz işimizi biliyoruz. Hemen arpa ve saman getirmeye gidiyorum. Sen keyfine bak, eşeğini bana bı rak” dedi.
Hizmetçi sûfîyi yatırdı. Uykusu ile baş baş a bıraktı . Ne eşeğe baktı ne de ahı ra uğradı. Ortalıkta külhanbeyi gibi dolaşan arkadaş larını n yanına gitti. Sûfînin eşeği için istediklerini anlatıp gülüş tüler. Sûfiyle alay ettiler.
Sûfî ise, yol yorgunu oldu ğ undan hemen uykuya dald ı . Gece boyunca eşeğiyle ilgili kötü rüyalar gördü. Bazan eşeğini kurtlar parçalıyor, bazan da eşeği bir kuyuya ya da çukura düşüyordu.
Bir ara hafakanlar içersinde uyand ığı nda ah ı ra gidip eşeğini
kontrol etmek istedi, fakat dervişler evlerine çekildiğinden tekkenin bütün kapıları kapal ıydı. Yapacak bir şey yoktu. Şöyle düşünerek kendini sakinleştirdi.”Bu hizmetçi bizimle aynı sofraya oturup yemek yedi. Aynı sofraya oturanlar birbirini aldatmaz.”
Sûfî bu vesveseler içinde uyurken eşeğin durumu çok kötüydü. Yol yorgunluğunun yanında bütün geceyi aç olarak geçirdi. Sırtındaki palanı ters dönmüş , taş toprak içerisinde ıstırap çekiyordu.
Sabah olunca, insafsız hizmetçi ahıra geldi. Eşeğin palanını düzeltti, ucu sivri bir sopayla birkaç kere dürttüğü eş ek, can acısıyla yerinden doğruldu.
Sûfî eşeğine binip kervana kat ı ld ı . Yola koyuldu. Biraz sonra bütün gücünü yitiren eşek, adım başı yüzüstü yere kapaklanmaya başladı . Herkes eşeğin hasta olduğunu sandı .
Biri eşeğin kulağı nı burdu, biri damağında yara var mı diye baktı. Diğeri nallarının arasına taş girip girmediğini kontrol etti. Bir baş kas ı da gözünde leke var mı diye araştı rdı . Hiçbir şey bulamayı nca sûfîye sordular: ”Ey sûfî! Hani sen eşeğinin sağlaml ığı yla övünüyordun? Ne oldu buna?” Sûfî,
”Eşek bütün gece Dlâ havle’ yediği için bu duruma düştü. Eşeğin geceleyin yemi yiyeceği Dlâ havle’ olursa, gece yaptığı tesbihin secdesini gündüz yapar.”
* * *
Bu kıssada sûfî Allah yolunu talep eden kiş idir. Eşek onun nefsidir. Hizmetçi, nefsi terbiye edecek olan ş eyhtir, mürş iddir.
Gerekli olgunluğa ulaşamamış, dünyalı k bazı menfaatler için insanları aldatan sahte ş eyhlere karşı dikkatli olmak gerekir. Sahte şeyhlerin peşinden gidenler, hikâyedeki eşek gibi ilâhî feyizden yana aç kalırlar. Hem de tasavvuf yolunda ilerlemek ş öyle dursun, her adımda yere tökezleyip düşerler.
Padişahtan Kaçan Doğan Kuşu
Padi şahlardan birinin, çok güzel bir doğanı vardı. Bu kuş bir gün, saraydan kaçtı. Çocukları na çorba yapmak için un eleyen, yaşlı bir kocakarının kulubesine girdi. Kocakarı, iyi bir cins olan bu güzel doğanı yakaladı. Kocakarı, ”Zavall ı kuş ! Sana iyi bakmamışlar. Kanatların fazla büyümüş, tırnakların da uzamış” dedi.
Do ğ an ı ba ğ layarak kanatlar ı n ı kısaltt ı , tırnaklar ı n ı kesti. Yemesi için de önüne saman koydu. Bir yandan da, ” İş i bilmeyenler seni hasta eder, anneciğin sana çok güzel bakı p büyütecek” diyordu.
Padi şah doğanını aramaya çıktı. Akşama doğru kocakarını n bulunduğu kulubeyi buldu. Birdenbire doğanı nı o halde görünce, çok üzüldü, hüzünlendi.
Padi şah doğanına, ”Bu, senin bize olan vefasızlığının cezasıdır. Her türlü ihtiyacın karşılandığı halde, tutulduğun saraydan kaçı p, bu kötü kulübeye neden girdin? Başına gelenleri de hak ettin” dedi.
Padişah bunları söylerken, doğan kırık kanadını padişahın eline sürerek hal dili ile, ”Ben yanlış yaptı m, suç iş ledim” demek istiyordu.
~k ~k ~k
Cahil, sevgisi ile de zarar verir. İyilik yaptığını zannederek, büyük kötülüklere sebep olur. İ nsan yaratı lışı gereği, hata yapabilir. Hatada ısrar etmeyerek, tövbe etmelidir. Candan tövbe edenleri, Cenâb-ı Hak affeder. Yeter ki kul samimi olsun. Göz yaşları yla birlikte dua ve iltica etsin.
Cömert Şeyh
Şeyh Ahmed b. Hadraveyh hazretleri, cömertliği ile bilinirdi. Bu yüzden de hep borçlu yaşadı. Zenginlerden borç aldığı paraları, fakirlere ve kimsesizlere dağı tırdı.
Borç ile bir tekke yaptırdı. Tekkesini, canını , mal ını , her ş eyini Allah yolunda harcard ı . Zenginlerden al ı p, yoksullara dağı tma işinde bir görevli gibi çal ışı rdı . Borçlarını da kendisine ummadığı yerden gelen hediyelerle öderdi.
Hayatını bu ş ekilde ihtiyaç sahiplerine hizmetle devam ettiren Şeyh Ahmed hazretleri, bir gün hastalandı. O sırada, 400 dinara yakı n borcu vardı. Ölüm derecesinde hasta olduğunu duyan alacaklıları , hemen başı na toplandı. Şeyhin durumunu görünce, paralarından ümit kesen alacaklılar suratlarını astı lar. Şeyh kendi kendine, ” Şunların haline bak. Allah’ ı n hazinesinde benim 400 dinarımı ödeyecek altı n yokmuş gibi davranı yorlar” diyordu.
O sırada, dış arı da helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Şeyh hizmetindeki müridine, dış arı çıkıp helvacı çocuğun tepsisindeki helvanı n hepsini satın almas ını gizlice emretti. Hizmetçi sûfî dış arı çıkıp, helvacı çocukla pazarlı k yaptı . Yarı m dinara helvanın hepsini satı n aldı . Helva kabı nı getirip ş eyhin yanına koydu. Şeyh alacaklılara, ”Buyrun helva yiyin, afiyet olsun” dedi. Alacaklılar helvayı yiyip bitirdiler. Helvacı çocuk boş tepsiyi eline al ıp şeyhten helvanı n ücretini istedi. Hasta yatağından şeyh, ”Ben nas ıl para vereyim? Ölmek üzere olan borçlu biriyim” dedi.
Çocuk, bu cevap üzerine elindeki tepsiyi yere vurarak ağlayı p
bağı rmaya başladı . Aldatıldığı nı düşünerek, ”Ayağı m
kırı lsaydı da bu tekkenin kapısından geçmeseydim” dedi.
Çocuğun feryatları, çevredeki hayı rlı hayırsız di ğer insanları da oraya topladı. Alacaklıları n da bu duruma canları sıkıldı . İ leri geri söylenmeye baş ladılar. Şeyhe, ”Bizim canı mız ı yaktın, mal ımı z ı yedin, yetmiyormuş gibi çocuğa da haksı zlı k yapı yorsun” dediler.
Çocuk ikindi vaktine kadar tekkede ağlayıp durdu. Şeyh onun ağlamas ıyla hiç ilgilenmiyor, gözlerini kapatmış, yorganını n altı na büzülmüş yatıyordu.
İ kindi namaz ı vakti geldiğinde, hizmetçi elinde bir tabakla içeri girdi. Taba ğı ş eyhin yan ı na bırakt ı . Ş eyh, hizmetçiye tabağı alacakl ılara vermesini söyledi. Hizmetçi getirdiği
tabağı alacaklıların önüne koydu. Tabağın örtüsünü kaldırdıkları nda, herkes hayretler içinde kaldı. Tabağı n içinde, şeyhin borcu olan 400 dinar bulunuyordu. Di ğerleriyle birlikte helvacı çocuğun parası da özel olarak gelmi şti.
Bu durumu gören alacaklılar, şeyh hakkında yaptı kları kötü zandan utandılar, pişman oldular. Şeyhin ellerine sarılı p helâllik istediler.
”Ey büyük şeyh, bu ne hikmettir? Bu işin sırrı nedir? Bize anlat” dediler.
Bunun üzerine şeyh, ”Borcumun ödenmesini Allah’tan istedim. O da bana, doğru yolu gösterdi. O paranın gelmesi, çocuğun ağlamas ına bağlı ydı . Helvacı çocuğun masumane ağlaması, rahmet denizini coşturdu. Alacağınızın ödenmesine vesile oldu.”
* * *
Bütün insanlar Allah’ ın af ve merhametine muhtaçtı r. Bizi bağışlamas ı için, rabbimize sığınmalı yız. O’na canı gönülden s ığı nmanın yolu da pi şmanlı k göz yaşlarıdır. Kulun bütün içtenli ğiyle ağlaması, rabbü’l-âlemînin rahmetine vesile olur.
Zâhidin Gözleri
Devamlı ibadetle meşgul olan, ağlayıp göz yaşı döken bir zâhide, arkadaşı , ”Vücudunun hakkını da korumak lâzım. Ağlamaktan gözlerini kaybedeceksin” dedi. Zâhid cevap verdi: ”Gözün iki hali vard ı r. Ya ilâhî güzellikleri görür ya da görmez.”
Göz hakkın nurunu görüyorsa, maksat ele geçmiş demektir. Bozulması, az veya çok görmesi önemli değildir. Çünkü insanı n Allah’a ulaş mas ı, rızâsı nı kazanması sonucunda, iki gözünü kaybetmesinin bir değeri yoktur. Yok eğer bu göz, Allah’ ı n nurunu göremeyecekse, böyle isyankâr bir gözün görmesinden, kör olması daha iyidir.
Öküzün Yerine Geçen Aslan
Köylünün biri, çok sevdi ği öküzünü ahı rına bağladı . Gece olunca, aslan gelip öküzü yedi. Karnını doyurmanı n getirdiği rehavetle, öküzün yerine yattı.
Köylü gece vakti ah ı ra geldi. Her taraf karanl ı k oldu ğ u için eliyle yoklayarak öküzünü aramaya başladı. Aslanı bulunca öküzünü bulduğunu zannetti. Sevinçle sağı nı solunu okşamaya başladı.
Bunun üzerine aslan, ‘ ‘Eğer ortalık aydınlık olsaydı, beni korkusuzca okşayan bu adamın ödü patlar, yüreği kan kesilirdi. Beni öküzü zannettiği için böyle rahat rahat okşayıp, seviyor” diye düşündü.
~k ~k ~k
Nefsini tanımayan, hilelerini bilmeyen kişi gece karanlığında öküzünü sevdiğini zanneden ki şi gibidir. Aslanı n bir vuruşta insanı parçaladığı gibi, nefsânî arzular da insanı cehenneme
götürür.
Mürşid-i kâmil aydınlığı temsil eder. İnsanın nefsini tanıyıp, terbiye etmesine vesile olur.
Misafirin Eşeği
Sûfînin biri, seyahati sıras ı nda bir tekkeye misafir oldu. Kendi eliyle eşeğini ahı ra bağladı . Güzelce yemini suyunu verdi. İş ini ba ş kas ı na b ı rakmad ı .
Bu tekkenin sûfîleri çok yoksuldu. Toplanıp aralarında misafire ne ikram edeceğiz diye konuş tular. Misafirin eşeğini satmaktan baş ka çarelerinin olmadığına karar verdiler. Eşeği pazar yerine götürüp sattı lar. Parasıyla yicek bir şeyler aldı lar.
Tekkenin mumlarını yaktılar. Akş ama ziyafet ve semâ olduğunu ilân ettiler.
Misafir uzak yoldan gelmi şti, yorgundu. Tekkedekiler onu güzelce dinlendirdiler. Akş am olunca yemeğe davet ettiler. Birbirinden güzel sözlerle kendisine iltifat edip, saygı gösterdiler.
Yemekten sonra semâ baş ladı. Misafir sûfî, kendine gösterilen sevgi ve ilgiye karşılık vermek için tekkedekilerin coşkusuna katı ldı .
Mutfaktan tüten duman, yerden kalkan toza karıştı. Sûfîlerin aşk ve muhabbetle dönmeleri ortalığı birbirine kattı .
SemâD n sonuna doğru, çalgıcı ağır aksak bir makamla çalgısını çalarak, ”Eş ek gitti, eşek gitti” demeye başladı. Sûfîler hararetle bu tempoya uydular. Bir yandan ayakları nı vururken, diğer yandan ellerini çırparak, hep bir ağı zdan seher vaktine kadar, ”Ey oğul eş ek gitti, eş ek gitti” diye tempo tuttular. Misafir sûfî de onları n heyecanına ayak uydurmaya çalışıyordu.
Semâ bitti, meclis dağıldı. Herkes evine çekildi. Tekke boşaldı .
Sabahleyin sûfî, eşeğine yüklemek için eşyası nı odası ndan dışarı çıkardı. Yola çıkmak için haz ı rlı klarını yaptı. Eşeğini almak için ahıra gittiğinde bulamadı. Kendi kendine, ”Akşam pek az su içmiş ti. Herhalde tekkenin hizmetçisi suya götürmüştür” dedi. Hizmetçi geldi ğinde sordu: ”Eşek nerede?” Hizmetçi, ”Bu ne biçim soru? Akş amdan beri eşek gitti diye bağırmıyor musun?” Sûfî, ”Ben, eşeğimi sana emanet etmiştim. Koruman gerekirdi” dedi. Hizmetçi, ”Sûfîlerin hepsi üzerime çullandı. Onlarla baş edemezdim. Zorlay ı p ald ı lar” dedi. Sûfî, ”Peki, bana niye haber vermedin?” dedi. Hizmetçi, ”Vallahi defalarca geldim, ama sen eşek gitti lafını hepsinden daha coşkulu söylüyordun. Haberin vardır diye düşündüm. Hatta ne kadar tevekkül ehli, ârif bir sûfî diye takdir ettim” dedi. Sûfî, ”Sûfîler gerçekten aşkla söylüyorlardı . Onları taklit etmek, bana da büyük zevk verdi. Fakat sonuçta eşeğim elden çıktı . Bilinçsizce yaptığı m taklit, bana pahalı ya mal oldu” dedi.
* * *
Yemek hırsı, zevke düşkünlük, insanın aklını körleştirir.
Doğruyu bulmasına engel olur. Tasavvufun şekli ve zevkleriyle oyalanmak sûfînin ilerlemesini durdurur.
Müflis Adam
Mals ız, mülksüz, evsiz, barksız bir adam vardı. Aç gözlü ve arsı zdı . Aynı zamanda insanları aldatı rdı . Kadı buna ceza verdi. Hapishaneye koydu.
Kısa zamanda oradakileri de kendinden bıktırdı. İ nsanlı k ş erefini ayaklar altına alan bu adam, çağrılmadığı halde, sinek gibi her sofraya dalardı. Altmış kişinin yiyeceğini tek başı na yerdi. Selâmsız, sabahs ız, yüzsüzlükle oturduğu sofrada, hiç kimsenin bir lokma yemesine fı rsat vermezdi.
Zindandakiler bu durumu kadı ya şikâyet ettiler:
”Ya bu rezil adamı buradan al ya da bunun yemeğini ayrı olarak gönder.”
Kadı durumu inceleyince, hapishanedekilerin haklı olduğunu anladı. O adamı huzuruna çağırtarak,
”Bu zindandan çık git. Evinde otur.” Adam, ”Hapishane benim için cennet gibi. Eğer beni oradan çıkartı rsan, yokluktan, yolsuzluktan ölürüm” dedi.
Kadı bu adamın kötülüğünü ve hiçbir şeyinin olmadığı nı, bütün ş ehirde bilinmesine karar verdi.
Tellâlları çağı rdı : ”Kimse ona bir şey satmas ın. Bir kuruş bile olsa, borç vermesin. Bu adamı dava etmek için gelenlerin, davasına bakılmayacaktır. Bütün ş ehri gezdirin, herkese duyurun” dedi.
Odun satan birinin devesine bu sahtekârı bindirip, akşama kadar dolaştı rdı lar.
Akşam olunca oduncu, ”Sabahtan beri deveme bindin. Deve için, bir avuçluk saman parası ver” dedi. Adi herif, ”Şehirdeki bütün canlı cans ız ne varsa, hepsi benim ne mal olduğumu öğrendi. Sen öğrenemedin mi? Bu vakte kadar devenle, benim müflis biri olduğumu duyurmak için dolaştı k. Haydi yürü git evine” dedi.
* * *
Bu hikâyedeki tellallar, enbiya ve evliyalardır. Müflis adam dünyadı r. Deveci de gaflet ehli insanları temsil etmektedir.
Enbiya ve evliya, insanları n geçici dünya zevklerine dalmamalarını öğütler. Gaflet içerisindeki insanlar, onları n nasihatlerine kulak asmaz, dünyadan fayda umarlar.
Hintli Köle
Hintli bir köle vardı. Efendisi ile aralarında anlaşmazlı k çıktı. Köle efendisine çok öfkelendi. Efendisine zarar vermek istedi. Hemen evin damına çıkıp, baş aşağı atladı. Kendini öldürdü.
~k ~k ~k
Enbiya ve evliyayı kabul etmemek; hastanın doktora, çocuğun
öğretmenine itiraz etmesine benzer. Böyle bir davranışta bulunan kimse, sonuçta kendine zarar verir.
Padi ş ahı n Köleleri İ mtihanı
Bir padişah ucuza iki köle satı n aldı. Görünüş ü düzgün olan köleyi yanına çağı rarak sohbete başladı . Padi şah, insanın, dilinin altında saklı olduğunu biliyordu. Padişah konuş tuğu köleyi zeki ve tatl ı dilli buldu.
Diğer köleyi yanına çağırınca, dişlerinin kapkara, ağzının da koktuğunu farketti. Konuş mas ı da pek düzgün değildi.
Padi şah güzel yüzlü köleyi, hamama gönderdi. Diş leri çürük, ağz ı kokan kölenin, anlayış ve ahlâkını öğrenmek için, ”Ben seni beğendim ama, diğer arkadaşın senin için iyi şeyler söylemedi. Kötü arkadaşlarla düşüp kalktığı nı, hı rsı z olduğunu söyledi” dedi. Çirkin köle, ”Arkadaşım ne söylediyse doğrudur. Sözlerinden dolayı onu ayıplamam. Kusuru kendimde ararım” dedi. Padi şah ne yaptı ysa o köleye, arkadaşı hakkında kötü bir söz söyletemedi. Çirkin köle arkadaşı nın bütün iyiliklerini sayı p döktü. Ona toz kondurmadı . Padişah çirkin köleyi ikaz etti ve, ”Arkadaşı nı övmede fazla ileri gitme. Onu imtihan ederim. Neticesinden sen utanırsın” dedi.
O sırada güzel köle hamamdan geldi. Padişah huzuruna çağı rarak; ”Sı hhatler olsun. Hiç eksilmeyecek nimetlere eriş esin. Çok zarif ve güzel görünüyorsun. Keş ke diğer kölenin söyledi ği kötü huylar, sende olmasaydı . O zaman, seninle daha iyi dost olurduk” diyerek onu da diğer köle gibi denemek istedi.
Güzel kölenin bir anda tavrı değiş ti: ”Padişahım! O dinsizin, benim hakkımda söylediklerini lütfen bana da söyler misiniz?” Padi ş ah, ”Senin iki yüzlü oldu ğ unu, güzel görünü ş üne aldanmamak gerektiğini ve içinin fesatlığını” anlattı.
Köle, arkada şı n ı n kendisi hakk ı ndaki sözleri duyunca iyice öfkelendi. Ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Hiddet içerisinde onunla eskiden arkadaş olduğunu, kötü huyları yüzünden arkadaş lığı bıraktığını söyledi. Arkadaşı hakkında kötü şeyler sayı p dökmeye başlayınca, padiş ah onu susturdu:
”Yeter artık. Bu denemeyle, her ikinizin aslını öğrenmi ş oldum. Onun ağzı kokuyor, senin ise için çürümüş, ruhun kokuyor. Bundan sonra sen, o güzel huylu, doğru sözlü arkadaşının emrindesin.”
* * *
Yüz güzelliği, özdeki çirkinliği gizleyemez. İ çteki kötülük er veya geç ortaya çıkar. Hem maddî güzellikler yok olup gider. İ ç güzelli ği dediğimiz mâna güzelliği ise ölümsüzdür.
Baykuşların Arasındaki Doğan
Padi ş ahlar, av için do ğ an ku ş u beslerler. O ku ş av için salı verildiğinde iş ini bitirip tekrar padiş ahı n yanı na döner.
Bir padiş ahı n av için gönderdi ği doğan kuşu, yolunu şaşı rdı . Baykuşları n yaşadığı bir viraneye girdi. Baykuşlar telâş a kapıldı. Bu doğan bizi, şu harap yerden çıkartır, yerimizi alır diye korktular. Doğan kuşunun başına üşüştüler.
Kanatlarının tüylerini yolmak için çekiştirmeye başladılar. Doğan, ”Ey baykuş lar! Telâşa kapılmanıza gerek yok. Şu yıkık viraneniz sizin olsun. Ben, vatanı ma gidip, padiş ahı n bileğinde nazlanacağım” dedi. Baykuş lardan biri, ”Bu doğan sizi, yerinizden ve yurdunuzdan etmek için hile yapıyor” dedi. Doğan kuşu, ”Padiş ah adamlarıyla beni arıyordur. Kı lıma zarar gelirse, bütün baykuş yuvalarını kökünden kazır. Padi şahın sevgilisi olan hiç kimse garip kalmaz. Ey baykuş lar! Siz de, bana uyun. Hepiniz birer do ğ an olun” dedi.
* * *
Allah yolunu talep eden ki ş i, dünyada padi ş ahlar padi ş ah ı olan rabbü’l-âlemîni unutmadan yaşamalı dır. Ası l vatan olan âhiret yurdunu özlemeli, viran olas ı dünyaya aldanmamalı dır.
Susamış Adam
Bir derenin kıyısında, yüksekçe bir duvar vardı. Duvarın üstünde de susamış , dertli bir adam duruyordu. Suya ulaşı p susuzluğunu gidermesini duvar engelliyordu. Zavallı adam gözünün önündeki suya ulaşmak çin bal ık gibi çırpını yordu.
Birden akl ına duvardan suya kerpiç atmak geldi. Kerpicin düşmesiyle suyun çıkarttığı ses, sevgilisinin sesini duyan âşık gibi adamı sarhoş etti. Bunun üzerine duvardan kopardığı kerpiçleri birbiri peş i sıra suya atmaya başladı. Dere dile geldi:
”Ey insanoğlu! Böyle kerpiç atarak beni niye rahatsı z ediyorsun? Bunun sana ne faydas ı var?” Susamış adam, ”Kerpiç atmamın bana iki faydası var. Birincisi, kerpiç düş tüğünde çıkan su sesi susuzluğumu hafifletiyor. İkincisi, kopardığım her kerpiç taşı duvarı biraz daha alçaltıp beni suya yaklaştırıyor.”
* * *
İ nsanın suya, yani Allah’a ulaşmasını engelleyen, nefsânî arzularından oluş an varl ık duvarıdır. Susayan kimsenin suya ulaş mak için çaba gösterdiği gibi, insan da varl ık duvarını yıkmak için gayret göstermelidir.
Diken Eken Adam
Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri, yolun üstüne dikenler ekti. Oradan geçenler onu ayıpladılar, dikenleri söküp atmas ını istediler. Adam söylenenlere aldı rış etmedi. Dikenler her geçen gün büyüyor, gelip geçenleri rahatsı z ediyordu. İ nsanların elbiseleri dikenlerden yırtılı yor, yoksulları n ayakları parçalanıyordu.
O beldenin valisi, ”Bu dikenleri sök” diye emir verdi. Adam da, ”Efendim, bir gün sökeceğim” dedi.
Yarı n sökerim, öbür gün sökerim derken zaman geçti. Dikenler iyice kökleşti. Vali adamı yanı na çağırıp yine ikaz etti:
” Şu dikenleri bir an önce sök. Sözünde dur. İşini erteleme.” Adam yine, ”Merak etmeyin, sökeceğim” deyince vali, ”Sen hep yarı n diyerek, yapacağın işi erteliyorsun. Fakat şuna
dikkat etmiyorsun. Her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor. Derinlere kök sal ıyor. Dikenleri sökecek olan sen ise her gün ihtiyarlıyorsun. Gücün kuvvetin azalı yor.”
* * *
Sen her kötü huyunu, bir diken bil. O dikenleri, Hz. Ali’nin Hayber Kalesi’nin kapısını kopardığı gibi, nefsinle mücadele ederek sök, at. Öyle yapamı yorsan, o dikenleri aşılayı p, gül fidanı haline getirecek bir mürşid-i kâmili bul. Kötü huyları nın iyiye çevrilmesinde, mürşid-i kâmil rehberin olsun.
Acılar Sevgiyle Tatlılaşır
Lokman, işinde becerikli, sadık ve sevilen bir köleydi. Efendisi ona oğullar ı ndan daha çok güvenirdi. Çünkü o, görünüş te köleydi ama nefsinin efendisiydi. Efendisi, ondaki bu olgunluğun farkındaydı. Lokman’ı âzat etmek için uygun bir fırsat kolluyordu.
Efendinin önüne yemek geldiğinde, Lokman’ ı çağırır, önce onun yemesini isterdi. Onup yiyip içtiklerini zevkle yer, yemediklerine elini sürmezdi.
Bir gün, efendiye bir kavun hediye getirdiler. Her zaman
olduğu gibi Lokman’ ı çağı rttı. Kavundan bir dilim kesip
Lokman’a uzattı . Lokman, ikram edilen kavunu iştahla yedi.
Efendi bir dilim daha verdi. Lokman, aynı ş ekilde onu da yiyip
bitirdi. Efendi Lokman’ ın kavunu i ştahla yediğini görünce, çok
sevdiğini düş ünerek, bir dilim kalası ya kadar hepsini ikram
etti. Son kalan dilimi ağzına götürüp bir lokma alı nca,
kavunun tadının zehir gibi olduğunu farketti. Kavunun
acılığı ndan gözünden ateş çıktı. Boğazı yandı. Dili kabardı .
Ağz ı ndaki acı l ı k gittikten sonra, Lokman’a, ”Böyle acı kavunu
nası l iştahla yedin?” diye sordu. Lokman, ”Efendim! Bugüne
kadar sizin birçok güzel ikramını za nâil oldum. Acı olduğunu
bilmeyerek verdiğiniz bu ikramı, geri çevirmekten utandım.
Ayrı ca size olan sevgim, kavunun acılığını bana
hissettirmedi.”
* * *
Acılar, sevgiyle tatlı laşır Bakı r, yoğurulunca sevgiyle altın olur Bulanmışlar, sevgiyle durulur Dertler, sevgiyle devasını bulur Sevgi, ölüyü diriltir Şahı ise sana köle yapar.
Tövbe İçin Pişmanlık Gerekir
Bir mümin, sesli olarak Mülk sûresini okuyurdu. Oradan geçmekte olan inkârcı filozofun biri, ”Eğer suyunuz derine gider de akmaz olursa, size tatlı suyu kim getirebilir?” âyet-i kerimesini duyunca itiraz etti.
”Kazma ile kazar, derine kaçan suyu çıkartırı z. Ne var
bunda?’ ‘ de di .
Filozof, o gece yat ı p uyudu ğ unda, rüyas ı nda aslan gibi bir yiğit gördü. O yiğit, filozofa bir tokat patlattı. Filozofun iki gözü birden görmez oldu. O yiğit, filozofa, ”Ey akı lsı z adam! Eğer yapabiliyorsan, gözünün kaynağı ndan kazma ile bir ışık çıkar” dedi.
Filozof korkuyla uykusundan uyandığı nda, iki gözünün de kör olduğunu anladı.
Kalbi küfürle bezenmiş olduğundan ağlayı p, sızlayı p tövbe de etmedi. Tövbe edebilseydi Allah’ ı n lutfuyla gözleri tekrar görebilirdi.
~k ~k ~k
Tövbe için pişmanlık gerekir. İnsanın içi yana yana, ah ederek, göz yaşları dökerek acziyetini dile getirmesi rabbü’l-âlemînin rahmetini çeker. Peygamber Efendimiz de, ”Tövbe pi şmanlı ktan ibarettir” buyurmuşlardı r.
Gönül ş imş eği pi şmanlı kla çakmazsa, göz bulutu yağmur yağdırmaz. Yağmur gibi yağmazsa, günah ateş i nası l söner?
Çobanın Duası
Musa aleyhisselâm, yolda giderken bir çobana rastladı. Çoban ş öyle diyordu: ”Ey Allahım! Ey Allahı m! Sen neredesin? Sana kul kurban olayı m. Çarığı nı dikeyim. Saçlarını tarayayım, Elbiseni yıkayayım. Bitlerini kırayı m. Sana süt getireyim. Elini öpeyim. Ayağını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağı n yeri süpüreyim. Ey büyük Allahım! Bütün keçilerim yoluna kurban olsun. Hey hey diye çağırıp, feryat etti ğim rabbim benim.” Musa aleyhisselâm sordu: ”Sen bunlar ı kimin için söylüyorsun?” Çoban, ”Yeri göğü yaratan, Allahıma söylüyorum” dedi. Hz. Musa, ”Sen akl ını mı kaybettin? Böyle saçma sapan şeyleri nas ıl söylersin? Ayakkabı, çorap gibi ş eyler sana ait ihtiyaçlardı r. Âlemlerin rabbinin bir şeye ihtiyacı olmak gibi bir sıfatı yoktur. Böyle konuşacağına, ağz ı na pamuk tıkayıp susman hayırl ıdı r” diyerek çobanı azarladı. Çoban, ”Ey Musa! Bu azarlamanla, sen benim ağzımı diktin. Pişmanl ık ateş iyle canı mı yaktın” diyerek, bir ah çekti. Elbisesini yırtıp, çölün yolunu tuttu.
Biraz sonra Hz. Musa’ya vahiy geldi: ”Kulumuzu bizden ayırdın. Senin görevin, kullarımı bana yaklaştırmak mı? Yoksa ayırmak mı ?”
Bu ikaz üzerine Hz. Musa, çoban ı n pe ş ine dü ş tü. Çoban ı bulup müjde verdi.
”Senin için Allah izin verdi. Bildi ğ in gibi ibadetini yapacaks ı n. Gönlüne nas ı l gelirse öyle söyle.” Çoban, ”Ey Musa! Daha önce içinde bulunduğum cezbe halinden çı ktı m. Ş imdi sözle anlatılamayacak bir hal içerisindeyim” dedi.
* * *
Yaptığı mız taat ve ibadetlerin Hakk’a lâyık olmadığı nı bilmeli ve itiraf etmeliyiz. Yaptığı mız hamd ve senâyı , çobanı n sözleri gibi uygunsuz kabul etmeliyiz. Gerçekten de bizim ş ükrümüz ne kadar mükemmel olursa olsun, Hak Teâlâ’ya nisbetle
eksiktir, kusurludur.
Yı lan Yutan Adam
Atına binmiş gitmekte olan bir bey, uyumakta olan adamı n ağz ı ndan içeri yılanın girdi ğini gördü. Yetişip müdahale etmek istediyse de başarılı olamadı. Yılan uyuyan adamın ağzından içeri kaçtı.
Akıllı biri olan bey, uyuyan adama birkaç topuz darbesi vurdu. Adamı yakınlarda bulunan elma ağaçlarının altına kadar kovaladı. Ağaçları n altında çürük elmalar vardı . Bey çürük elmaları yemesi için adama baskı yaptı . Zorla çürük elmaları yiyen adam bir yandan da, ”Yahu, ben sana ne yaptım? Zulmünün sebebi nedir? Canıma kastın varsa, vur öldür, ama işkence yapma” diye söyleniyordu. Bey, ”Bunları yedikten sonra koşmaya başlayacaks ın” dedi.
Uykusuzluğun ve yorgunluğun üzerine, karnı tıka basa dolan adam, yakı cı güneşin altı nda beye lânetler okuyarak koş uyordu. Sonunda adamı n midesi bulandı, safras ı kabardı. Kusmaya başladı . Bütün yediklerini çıkardı. Çıkardı kları aras ında kocaman siyah yılanı görünce, beyin kendisine niçin böyle davrandığı nı anladı. Yaptığı beddualardan pi şman oldu. Beyden özür diledi. Bilgisizliğini bağışlamasını istedi.
”Niçin yaptığını söyleseydiniz size hakaret etmezdim” dedi. Bey, ”Midene yılan girdi ğini söyleseydim, ne elma yemeye ne koşmaya ne de kusmaya gücün kal ırdı. Korkudan ölürdün” dedi.
Yılandan kurtulan adam, beye dualar ederek yanından ayrıldı.
~k ~k ~k
Peygamber Efendimiz, ”İki kaşının arasında bulunan nefsin, senin en büyük düş manındır” buyurmuş tur. İ nsanın içine çöreklenmi ş olan nefis yı lanından kurtulmak, Allah dostlarını n terbiyesiyle mümkündür. Bu terbiye sı ras ında, baz ı s ıkı ntı lara ve zorluklara katlanılır. Nefsin hakikatini bilen evliyaullah, Allah’ ı talep eden ki ş iye yard ı mcı olur. Nefsin gerçek boyutunu göstermeden, geçici baz ı sıkıntılarla nefis yılanından kurtarır.
Ayının Dostluğu
Büyük bir yılan, bir ayıya sarı lmış boğuyordu. O sırada oradan geçmekte olan yürekli biri, ayı nın feryatlarını duydu. Hemen yardıma koştu. Ayıyı kurtardı.
Ayı, kendini ölümden kurtaran bu yiğidin peşine takı ldı . Sadı k bir köpek gibi onu takip etmeye başladı.
Bir zaman sonra, yi ğit hastalanıp yatağa düştü, Ayı da sevgisinden ve bağlılığından, başında beklemeye başladı . Oradan geçen bir tanı dığı, yi ğide sordu: ”Bu ayı senin başı nda niçin bekliyor?” Yi ğit de ayı yı yılandan kurtarma hadisesini anlattı. Tanı dık, ”Ahmağın dostluğu, düşmanlı ktan kötüdür. Bu ayıya güvenme. Sana ne gibi zararı dokunacağını bilemezsin” dedi. Yi ğit, ”Sen kıskançlığından böyle konuşuyorsun. Şundaki sadakat ve sevgiye bir baksana.”
Tanıdık, ”Ahmakların sevgisi aldatıcıdır. Benim kıskançlığım, onun sevgisinden daha iyidir. İ nsana, hayvanı tercih etme. Ay ı y ı yan ı ndan uzakla ş t ı r” dediyse de dinletemedi.
”Senin işin Allah’a kald ı , ne yaparsan yap” deyip yi ğ idin yanı ndan ayrı ldı .
Yiğit, ayıdan vazgeçmedi. Bir müddet sonra da uykuya daldı . Sine ğin biri gelip, yi ğidin yüzüne kondu. Ayı sineği kovaladı . Sinek tekrar geldi, tekrar kovaladı. İ natçı sineği birkaç defa kovalayan ayı , fena halde kızdı. Eline kocaman bir kaya parças ı aldı . Yi ğ idin yüzüne konan sine ğ i öldürmek için, elindeki kayayı adamın yüzüne indirdi. Kaya adamın yüzünü parçalay ı p, beynini da ğı tt ı . İ yilik yapay ı m derken, dostunu öldürdü.
~k ~k ~k
İnsan, ayı mesabesindeki nefsiyle dost olmamalıdır. Nefsin
arzu ve isteklerinden uzaklaş mal ıdı r. Nefsin dostluğunun
sonucu hüsrandır.
Leylek ile Karganın Dostluğu
Hikmet sahibi biri anlatı yor.
Bir gün çölde, leylek ile karganın arkadaşlık yaptığını gördüm. Önce çok şaşırdım. Sonra araları ndaki bu arkadaşlığı n sebebini öğrenmek için, onları izlemeye baş ladım.
Bir müddet sonra her ikisinin de topal olduğunu gördüm.
~k ~k ~k
Aynı coğrafî bölgeden olmak, aynı meslekle uğraşmak, aynı meşrebi paylaşmak gibi ortak özellikler, insanlar arasındaki dostluk ve ülfetin baş langıç noktasıdır.
Hak Teâlâ’nın Hz. Musa’ya Hitabı
Cenâb-ı Hak’tan Musa aleyhisselâma şu hitap geldi: ”Yâ Musa! Hastalandığımda niçin beni sormaya gelmedin?” Bu hitap karşısında şaşıran Musa aleyhisselâm, ”Yâ rabbi! Sen kusurlardan, hastalıktan, noksan sıfatlardan uzaksı n. Bu hitabın sırrı nı bana lutfet” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, ”Benim, has ve seçilmi ş bir kulum hastalandı. Onu hastalığında ziyaret etmi ş olsaydın, beni ziyaret etmiş gibi olurdun” dedi.
* * *
Allah ile beraber olmak isteyen ki ş i, Allah’ ı n dostlar ı olan velîlerin huzurunda otursun. Onlarla beraber olmak, bize insanlığımız ı hatırlatı r. Mânevî kusurlarımı z ı görerek, terbiye olmamız ı sağlar.
Kıyamete kadar, dünyada velîlerin bulunacağını büyükler bildirmişlerdir. Mevlânâ gibi, Abdülkadir-i Geylânî gibi, Şah-ı Nakşibend gibi büyüklerin, her türlü kirliliğin doruk noktası na çıktığı dünyamızda yaşadığı nı kabul edelim. Bu
itikad bize, onların mânevî yardımı ve himmetlerine ulaşmamızı sağlar.
Rabbimizden, bu zamanda yaşayan büyükleri tanı mayı ve istifade etmeyi, dualarımızda isteyelim.
Yeni Ev Yaptıran Mürid
Yeni sûfî olmuş bir mürid, kendine ev yaptı rmıştı. Bereketlenmek maksadıyla şeyhini evine davet etti. Şeyhi evine geldiğinde, sûfîye sordu:
”Evindeki bu pencereleri niye açt ı rd ı n?”Mürid cevap verdi:
”Evin içinin aydınlık olmas ı için efendim” Şeyh,
”Pencereden içeri aydınl ık zaten girecek. Önemli olan senin niyetindir. Her yaptığın işi, ibadet maksadıyla yapmalı sın. Pencereleri yapt ı r ı rken niyetin ezan sesini daha iyi işitmek olsaydı daha güzel olurdu” dedi.
Köpek ve Kör Dilenci
Köyün birinde kör bir dilenciye köpek sald ı rd ı . Zavall ı kör dilenci, köpeğin havlaması ndan kendisini parçalayacağını düşünerek korkusundan ne yapacağı nı şaşırdı. Yalvarmaya başladı:
”Ey av köpe ğ i! Aslanlar aslan ı ! Benim gibi zavall ı bir dilenciye saldırmakla eline ne geçecek? Bana saldırmak senin büyüklüğüne yakışı r mı? Arkadaş ların dağda yaban eşeği avlı yor, sen ise kör bir dilenciyle uğraşı yorsun. Avlanmayı öğren de kendine helâl rı z ık bul.”
* * *
Burada köpekten maksat insanın nefsidir. Nefis terbiye edilirse av köpeği gibi insanı n faydas ına çalışır. Nefis terbiye edilmezse sokak köpekleri gibi ona buna saldırı p, hem kendine hem de başkalarına zarar verir.
Bahçıvan ve Kuru Ağaç
Bahçıvan, baktığı bahçedeki kuru ağacı kesmek için baltasıyla yanı na vardı. Kuru ağaç yalvararak,
”Yi ğidim, hiçbir suçum olmadığı halde beni neden kesiyorsun?” dedi. Bahçı van,
”Senin şu kurumuş halin, suç olarak sana yeter” dedi. Ağaç,
”Gördüğün gibi dosdoğruyum, eğri değilim, beni doğruluğuma bağışla” dedi. Bahçıvan,
”Keşke, eğri büğrü ama yaş olsaydı n. O zaman güçlü, kuvvetli olurdun. Kurumazdın. Yerden aldığı n suyla hayat bulurdun.
Senin tohumun kötüymüş , aslı n bozukmuş ki güzel bir ağaç olamamışsın. Kuru olduğun için güzel bir ağacı n dalı ile aşılanarak güzelleş men de mümkün değil. Kesilmeyi hak ediyorsun” dedi.
~k ~k ~k
Güzel meyve elde etmek için, ağaçlar aşılanır. İnsanlar da güzel ahlâkı elde etmek için, Allah dostlarını n yanında kemâlât kazanmal ıdı r. Allah dostları nın görevi çirkinlikleri ayıklayarak, güzellikleri ortaya çıkarmaktı r.
Hırsızı Yakalamak
Bir gün adamın biri, evinde hırs ız gördü. Yakalamak isteyince hırs ız kaçtı . Adam, hırsız ın peş ine düşüp kovalamaya başladı . İ ki üç sokak ötede, kan ter içerisinde hırs ız ı yakalamak üzereyken, bir başka hırs ız araya girerek seslendi:
”Çabuk buraya gel, yetiş.”
Adam da mutlaka orada daha kötü bir durum vardır endiş esiyle, sesin geldi ği tarafa doğru koştu. Kendisini çağıranı n yanına vararak,
”Ne var? Ne oldu? Neden böyle telâşla beni çağırdın?” dedi. Öteki hırs ız heyacanlı görünerek,
” İş te bak, hırsı z ın ayak izleri burada. Bu taraftan gitmiş . Zaman kaybetmeden yakala.” Adam cevap verdi;
”Ey ahmak! Ben onun izini ne yapayım? Kendisini yakalamak üzereydim. Senin bağırıp çağırman yüzünden bıraktım.” Öteki hırs ız,
”Ben gerçeği söylüyorum. Bunlar kaçan hırs ız ı n ayak izleri” dedi. Ev sahibi,
”Sen, ya ahmaksı n ya düzenbaz. Ben hırs ız ı yakalamak üzereyken, senin bağı rıp çağırman yüzünden bıraktım. İşime karışıp hı rsı z ı kurtardın.”
* * *
Hz. Mevlânâ bu hikâyeyle Allah’ ı n zât ve sıfatları meselesini açıklıyor.
Gaflet içerisinde bulunanlar, Allah’ ın zâtından perdeli olanlar, sadece Allah’ ın sanatını ve yarattıkları nı görürler. Yaratılmış lara, yani sıfatlara takılı kaldıkları için de Allah’ ı n zâtından mahrum kal ırlar. Hikâyede, ev sahibi Allah’ ı n zâtı yla uğraş an, Hakk’a vâsı l olanları; hırsız ın ayak izini gösteren de sıfatlarla uğraşan gaflet ehlini temsil ediyor.
Münafıkların Mescidi
Münaf ı klar, Kubâ Mescidi’nin bulundu ğ u köye çok güzel bir mescid yaptılar. Peygamber Efendimiz’e gelerek, orayı ş ereflendirmesini istediler. Resûlullah Efendimiz’e,
”Mescidi de mesciddekileri de sevindir. Sen bir aysın, biz ise geceyiz. Bizimle beraber olursan gecemiz gündüze döner. Günahlarımızdan arı nırız” dediler.
Münafıklar keşke imana gelseydiler de, bu sözleri dilden değil
de gönülden söylemiş olsalardı. Candan ve gönülden gelmeyen, dilden dökülen sözler, çöplükten biten yeşilli ğe benzer.
Şefkatli, merhametli Peygamberimiz, hilelerini sezmesine rağmen onlara gülümseyerek,
”Gelmesine gelirim ama şimdi yol üstündeyiz. Savaş a gidiyoruz. Savaş tan dönünce, o mescide gelirim” dedi.
Peygamber Efendimiz Tebük Savaşı’ndan döndükten sonra, o azgı n ve hileci münafıklar, Resûlullah Efendimiz’e gelerek sözünü hatı rlattı lar.
Cenâb-ı Hak peygamberine emir buyurdu:
”Ey peygamber, onları n hainliklerini açıkça söyle. Savaş çıkacak olsa bile çekinme.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, münafıkların gerçek niyetlerini yüzlerine vurarak, bu mescidin yıkılmasını emrettiler.
Dört Hintli Müslüman
Dört Hintli müslüman ibadet etmek için mescide girdi. Namaza başladı lar. Bu sırada mescidin müezzini geldi. Namaz kılan Hintliler’den biri, namazda olduğunu unutarak müezzine seslendi:
”Müezzin, ezanı okudun mu?Yoksa, vakit daha girmedi mi?” Yan ı ndaki Hintli,
”Kardeşim namaz kılarken konuştun, namaz ı n olmadı” dedi. Di ğ er Hintli,
”Amca, sen onu ikaz ederken, senin de namazın bozuldu” dedi. Dördüncü Hintli,
”Allah’a ş ükürler olsun, sizin düş tüğünüz hataya düş medim. Konuşarak namaz ı mı bozmadım” dedi.
| * * * |
Bu ş ekilde, dört Hintli müslümanın da namaz ı bozulmuş oldu.
Nefsânî huylarını terketmeyen, kötü ahlâk sahipleri mânen hastadı r. Hastalığını tedavi etmek için gayret göstermelidir. Kendi ayı bını ve kusurlarını görmek, mânevî hastal ığı n ilâcıdı r.
Başkası nın ayıbı nı görmek, o ayıbı satın almaktır. Kendi kusur ve ayıplarıyla meşgul olana ne mutlu!
İhtiyarlık Hastalığı
İ htiyarın biri doktora,
”Akl ı m da ğı n ı k, dü ş üncelerim peri ş an” diye ş ikâyette bulundu. Doktor,
”Akl ı n ı n da ğı n ı kl ığı , peri ş anl ığı n ihtiyarl ı ktand ı r” dedi. Hasta ihtiyar,
”Sı rt ı m da ş iddetli a ğ r ı yor” diye s ı zland ı . Doktor, ” İ htiyarl ık vücudunu zayıflatmış” dedi. Hasta ihtiyar,
‘ ‘Ne yersem yiyeyim dokunuyor, hazmetmekte zorlanıyorum’ ‘ diye ş ikâyete devam etti. Doktor,
”Midenin görevini yapmaması da ihtiyarlıktandır” dedi. Hasta ihtiyar,
”Nefes alırken zorlanıyorum, nefes darlığı çekiyorum” deyince. Doktor,
”Do ğ rudur. İ nsan ihtiyarlay ı nca her türlü hastal ı k ba şı na gelir. Nefesinin darlanması da yaşlılıktandı r” dedi. İ htiyar hasta bunun üzerine sinirlenerek söylenmeye başladı:
”Ey ahmak! Bütün söyleyeceğin bu mu? Derdi veren Allah’ ın, dermanı da verdiğini duymadın mı? Senin akl ın gibi, doktorluk bilgin de az. İ htiyarlık deyip tutturdun gidiyorsun. Doktor olurken, sen sadece bu sözü mü öğrendin?”
Doktor gülerek cevap verdi:
”Ey altmış yaşını aşmış dostum! Bu kızgınl ığı n, öfken de ihtiyarlıktandır.”
~k ~k ~k
Mevlânâ bu hikâyenin devamı ndaki beyitlerde ilâhî aşkı elde edenlerin, yaşlı lığının başka türlü olduğunu beyan ediyor.
Allah aşkıyla sarhoş olan kişi, görünüşte ihtiyardır. İç dünyası nda ise bir çocuk gibi tertemiz mânevî yaş ayış vardır. Böyle velîlerin rızası cenneti, incinmesi cehennemi getirir.
Baba ile Oğlu
Çocuğun biri, babas ını n tabutu önünde ağıtlar yakıyordu.
”Babacığı m, seni nereye götürüyorlar? Seni toprağa
gömecekler.
Seni öyle dar, öyle gam ve kederle dolu bir eve götürüyorlar ki, altına ne halı serilir ne de hası r.
Orada geceleri ne bir ışığı n var ne de gündüzleri bir dilim ekmeğin. Ne yemek kokusu duyars ın, ne de yemek verirler.
Evinin kapı sı olmadığı gibi, çatısı na çıkacak bir yolun da yok. Etrafında dertleş ebileceğin bir komşun olmayacak.
Güneş görmeyen bu karanlı k yerde, ne olur halin babacığım?”
O sırada cenazede bulunan bir başka çocuk, babas ını n elinden çekiştirerek,
”Baba, bu ölüyü bizim eve mi götürecekler? diye sordu. Babas ı kızarak,
”Aptal olma oğlum” dedi. Çocuk,
”Baba bu çocu ğ un sayd ığı özelliklerin hepsi bizim evde var. Anlattığı gibi, ne hasır var ne ışık var ne de doğru dürüst kapı sı, avlusu, çatısı var. Yiyecek, içecek bir şeyimiz de yok” dedi.
~k ~k ~k
Allah’ın nurunun güneşiyle aydınlanmayan gönüller de mezar gibidir. Mârifet ve hakikate kapal ıdı r. Böyle bir gönülden, mezar daha iyidir.
Gel, nursuz kalmış beden kuyusunun gönül mezarından çık kurtul. Gökyüzünün güneşi ol. Vaktin Yusuf’u olduğunu bil.
Yunus Peygamberin Kurtuluşu
Yunus aleyhisselâm, kavminin iman etmemesine kızarak onları terketti. Bir deniz kıyısına vardı. Orada bir bal ık kendisini yuttu. Yunus peygamber, balığın karnı nda Allah’ ı tesbih etmeye başladı . Yunus aleyhisselâm, kırk gün kırk gece bal ığı n karnında kaldı . Orada Allah’a yalvarmaya, O’nu zikretmeye devam etti. Yaptığı tesbihin bereketiyle balığın karnı ndan kurtulup, bir kıyıya çıktı. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, Yunus aleyhisselâmın bal ığı n karnında tesbihi sayesinde kurtulduğunu, yoksa kı yamete kadar kalacağı nı bildirmektedir.
~k ~k ~k
Bu dünya bir denizdir. Beden de o denizinin bal ığı d ı r. Ruh ise ilâhî nuru görememesinden dolayı, balığın karnındaki Yunus peygamber gibidir. Beden bal ığı içinde hapsedilen ruh, Allah’ ı tesbih ederek kurtuluş a erer.
Bedevî ile Filozof
Bir bedevî, devesine içi dolu iki çuval yüklemiş ti. İ kisinin ortasına da kendisi oturmuş bir vaziyette gidiyordu. Yolda üstü başı perişan biriyle karşı laş tı. Biraz sohbetten sonra, adam çuvallarda ne olduğunu sordu. Bedevî,
”Çuval ı n birinde bu ğ day, di ğ erinde kum var” diye cevaplad ı . Adam,
”Neden çuvala kum doldurdun?” dedi. Bedevî,
”Kum çuval ı nı , buğday çuval ı nı dengelemesi için koydum” deyince, adam,
”Öyle yapaca ğı na, kafan ı çal ış t ı r ı p bu ğ day ı n yar ı s ı n ı bir çuvala, diğer yarısı nı da öteki çuvala koysaydın daha iyi olmaz mıydı?” diyerek onu uyardı. Bedevî,
”Aferin sana, iyi bir fikir verdin. Akıllı ve bilgili birine benziyorsun. Fakat perişan bir halin var. Üstün başı n eskimiş . Bir bineğin bile yok. Neden yaya yürüyorsun?” dedi. Bedevî filozofun bu haline acıdı . Devesine bindirmeyi düşündü.
”Ey güzel sözlü hikmet sahibi ki şi! Bana doğruyu söyle. Sen tedbil-i kıyafet yapmış bir devlet büyüğü müsün?” Filozof,
”Ne vezirim ne de padi şahım, sıradan bir insanım. Durumum gördüğün gibidir” dedi. Bedevî tekrar sordu:
”Kaç deven, kaç s ığı r ı n var?” Filozof,
”O konuya hiç girme. Onlar bende yok” diye cevap verdi. Bedevî,
”Kaç dükkânın var? Ne tür mallar satars ın?” diye sormaya devam etti. Filozof,
”Ne dükkânım var ne de satacak malım” dedi. Bedevî,
”Öyleyse sende nakit para vard ı r. Bu kadar bilgili oldu ğ una
göre, bakırı altına çeviren ilmi biliyorsundur. Aklının ve ilminin bir karşılığı olmalı ” dedi. Filozof,
”Ey Arap kavminin efendisi! Para pul şöyle dursun, akşam yemeğini karşı layacak bir bedel üzerimden çıkmaz. Yalın ayak başı çıplak bir vaziyette, kim bir lokma verirse onun peşine giderim. Bendeki bu bilgiden, boş hayal ve baş ağrısı ndan başka bir şey elime geçmedi” dedi. Bunun üzerine bedevî kızdı ve,
”Yanımdan çekil git, uzaklaş benden. Senin uğursuzluğun bana bulaşmasın. Yoksulluk belâsı başıma yağmasın. Sen o tarafa gidiyorsan, ben bu tarafa gideceğim. Benim çuvalları n birine kum doldurarak yaptığım aptallı k, senin akıll ılığından daha iyidir. Çünkü ben, Allah’tan çekinir, emirlerine uymaya çalışırım. Gönlüm de ilâhî lutuflar ve mânevî az ıklarla doludur” dedi.
~k ~k ~k
Hz. Mevlânâ bu hikâyenin devamında dine karşı çıkan felsefecilere hitap ediyor.
Tabiattan, hayalden doğan hikmet ve felsefî düşünceler, celâl sahibi Allah’ ı n nurunun feyzinden uzakt ı r.
Dünya hikmeti sayılan felsefe; zannı ve şüpheyi artı rır. Dinin hikmeti ise insanı, göklerin üstüne çıkarır, ötelere yüceltir.
Çamura Düşen Eşek
Eşek hızl ı yürüyeyim derken çamura düş erse, saplandığı çamurdan kurtulmak için uğraşır durur. Düş tüğü o yeri sahiplenmez. Yerleşmek için düzeltmeye çalışmaz. Oras ını n yaşayacağı yer olmadığını bilir ve oradan uzaklaş maya çalışır.
Ey velîlere itiraz eden, günah işlerde bulunan kiş i! Senin duyguların ve anlayışın eşeğinkinden daha mı aşağı ki, gönlün itiraz ve inkâr çamurundan s ıçrayı p kalkmıyor?
Günah işlerken âciz olduğunu, elinden gelenin bu olduğunu söylüyorsun. Bu tür yorumlarla kendini haklı çıkartmaya çalışıyorsun.
Halbuki Cenâb-ı Hak, işlediğin günahları bilmektedir. Ama sen kör bir sırtlan gibi gururundan dolayı yaklaşan tehlikeyi kabul etmiyorsun. Günahlarına gözlerini kapatı yorsun.
Günahlarıyla Övünen Adam
Şuayb peygamber zamanında bir adam,
”Allah benim birçok ayı bımı ve günahı mı görüyor, suçlarımı biliyor, fakat lutuf ve keremiyle beni hesaba çekmiyor” dedi.
Hak Teâlâ Şuayb aleyhisselâma, o adamı şöyle uyarmasını emretti:
”Ey akl ı kıt, do ğ ru yolu bırak ı p çöllere dü ş en zavall ı ! Bulunduğun durumunu tam tersine söylüyorsun. Sen kaç kere ceza aldı n, farkında değilsin. Nefsinin isteklerinin esiri olmuşsun, haberin yok. Ayağı ndan başına kendini günahlara zincirlemi şsin. Kalbin paslanmış, ilâhî sırları göremiyorsun.
Bu ne ye be nz e r bi l i yor mus un?
onun
Demirci zenci olursa, duman onun yüzünde iz bırakmaz. Çünkü yüzünün rengi dumanla, isle aynı dır. Fakat beyaz tenli bir adam demircilik yaparsa, isin ve dumanın etkisiyle yüzü
i____________________ ? ?
kararır.”
Aynen zenci demirci gibi, kötülüğü âdet haline getiren insan, i şlediği günahı görmez ve vicdan azabı çekmez.
Beyaz tenli demircinin yüzünde, anında duman lekesinin görüldüğü gibi iyilik üzere yaşayan gönlü temiz biri günahı n tesirini anlar. ”Yâ rabbi, ben pi şmanım” diyerek tövbe eder.
* * *
”Demirin paslandığı gibi kalpler de paslanı r” buyuran Peygamber Efendimiz’e ashap sormuş :
”Onun cilas ı nedir yâ Resûlallah?” Peygamber Efendimiz (s.a.v),
”Zikrullahtır” buyurmuştur.
Kalplerimizi tövbe ve zikir ile temizleyip silmeliyiz. Günah i şlediğimizde vicdan azabı çekmiyorsak, Allah’a iltica etmeliyiz.
Gemideki Derviş
Bir derviş gemiyle seyahat ediyordu. Yükü ve eşyası olmadığı için, bir köşeye kıvrılı p uyumuştu. Gemide bir kese altı n kayboldu. Her tarafı aradılar, ancak bulamadılar. Biri kenarda uyuyan derviş i göstererek,
” Şu fakiri de arayalı m, belki ondadır” dedi. Parasını kaybeden dervişi uyandırdı.
”Gemide bir kese altını m kayboldu. Herkesi aradı k, seni de arayacağız. Üstündekileri çabuk çı kar” dedi.
Hırs ızl ıkla suçlanmak, dervişe dokundu. Rabbine iltica etti ve,
‘ ‘Yâ rabbi! Bu zavallı kulunu hırsızlıkla suçluyorlar. Yardımı nı ulaştı r” diye dua etti.
Dervişin duası biter bitmez, denizin her tarafından yüz binlerce balık başı nı çıkardı . Her birinin ağzında çok değerli, paha biçilmez bir inci vardı .
Derviş balı kların ağzından birkaç inciyi alı p, geminin içine fırlatı p attı. Sonra da iskemlede oturur gibi havada oturdu. Gemidekilere,
”Haydi gidin. Yoksul bir hırsız aranızda bulunmasın. Geminiz sizin olsun. Hak benim olsun. Allah’a yakın olup sizden uzak olmak, benim hoş uma gider. O, beni hırsı zlı kla suçlamayacağı gibi ipimi de gammazın eline vermez” dedi. Gemidekiler dervişe,
”Ey büyük zat! Bu yüce makamı sana neden verdiler?” diye seslendi. Dervi ş önce kinaye yoluyla onlara yaptı klarını hatı rlatmak için,
”Bir fakiri töhmet altında bırakı p, Hakk’ ı incitmemem
yüzünden verdiler” dedi. Sonra da,
”Hâşâ! Fakiri suçlayı p töhmet altında bırakmaktan değil,
mânevî sultanlara gösterdiğim saygı ve edepten dolayı
verdiler” dedi.
~k ~k ~k
Gönül sahibi olanlar, gece ve gündüzün birbirinden çekindiği ve ayrı ldığı gibi dünyadan öyle uzaktırlar.
Gönül sahibi has kulları ayıplamak, padiş ahı hırs ızl ıkla suçlamaya benzer.
Keramet Ağacı
Ülkenin birinde bir bilgin masal olarak,
”Hindistan’da bir ağaç var, ağacın meyvesinden yiyen, ne ihtiyarlar ne de ölür” dedi.
Ülkenin padi ş ah ı , bu sözü sad ı k bir dostundan duydu. Söylenileni gerçek zannederek, o ağacın meyvesine âşık oldu. Bu ağacı bulmas ı ve meyvesini getirmesi için değerli adamlarından birini Hindistan’a gönderdi.
Padi şahın adamı, Hindistan ve çevresinde o ağacı bulmak için, yıllarca dolaştı durdu. Gezmedik şehir, çıkmadık dağ, inmedik ova bırakmadı . Herkese tek tek sordu. Sordukları ndan kimisi gülerek,
”Böyle bir ağacı arayan delidir” dediler. Bazısı da şaka yollu ensesine vurarak,
”Sen şu dünyada dertlerinden kurtulup, muradına eren saf kişilerdensin. Senin gibi temiz yürekli ve zeki birinin böyle bir araştı rmaya girmesi boş una değildir” diyerek dalga geçtiler. Bazan da,
”Filan ormanda çok ulu, yeş il bir ağaç var” diyerek alay ettiler.
Padişahın adamı herkesten duyduğu haberi değerlendiriyor, ağacı bulmak için var gücüyle çalışıyordu.
Padi şah devaml ı para ve mal göndererek araştı rmasını destekledi.
Sonunda bu gurbet diyarı nda dolaşmaktan usandı . Araştı rmaktan yorgun düş tü. Çaresiz kaldı . Ağaçtan en ufak bir iz bulamadı . Geri padiş ahı n yanı na dönmeye karar verdi.
Verilen görevi yerine giterememenin üzüntüsüyle geri dönüş yoluna çıktı. Yolda konaklama yaptığı bir yerin yakı nında, bir Allah dostunun oldu ğ unu öğrendi. Allah rızâs ı için ziyaret etmeye karar verdi. Allah dostunun duasının, yolculukta kendisine iyi bir yoldaş olacağı nı düşündü. Gözü yaşlı bir vaziyette şeyhin huzuruna vardı .
” Şeyhim! Merhamet ve acımanıza muhtacı m. Ümitsizim, lutuf ediniz” dedi. Şeyh,
”Aç ı k söyle, derdini anlat” dedi.
Padi şahın adamı, meyvesini yiyenin ölmeyeceği ağacı
araş tı r ı rk e n, baş ı ndan ge çe nl e ri o l duğu gi bi anl att ı . Adamı sonuna kadar sükûnetle dinleyen şeyh, tebessüm ederek,
”Ey gönlü temiz saf kiş i! Senin hatan; bilgi ağacını, gerçek ağaç sanmandır. Bu ağaçtan maksat, âlim bir kimsenin sahip olduğu ilimdir, bilgidir. Bilgi ağacı çok büyük, yüksek ve geni ştir. Allah’ ı n her tarafı kaplayan denizinden meydana gelmiş, bir âb-ı hayattır.
~k ~k ~k
Sevgili Peygamber Efendimiz, ‘ ‘Cennet ağaçlarından bir ağaca rastladığınız zaman, onun gölgesinde oturun. Yemişinden yiyin” buyurmuş . Sahâbeden biri,
”Yâ Resûlallah! Cennet ağ ac ı na hayatta ve dünyada iken nas ı l rastlayabiliriz?” diye sormuş. Peygamber Efendimiz cevaben,
”Bir âlime rastladığı nız zaman, cennet ağaçlarından bir ağaca rastgelmiş olursunuz” buyurmuş tur.
Birbirinin Dilini Anlamayanların Üzüm Kavgası
Adamın biri, dört kişiye bir miktar para verdi ve,
”Bu para ile neye ihtiyac ı n ı z varsa al ı n, payla şı n” dedi.
Parayı alan adamlardan biri Acem’di.
”Bu parayla engür alalım” dedi.
Diğeri Arap’tı.
”Hay ı r, bu parayla ineb alaca ğı z” dedi.
Türk olan üçüncü adam, müdahale etti.
”Onu bunu bilmem, parayla üzüm alacağız” dedi.
Dördüncü adam bir Rum’du.
”Bı rakın bu lafları. Bu para ile istafil alal ım” dedi.
Derken, dört ki şi birbiriyle çeki şip dövüş meye başladı lar. Kı yas ı ya vuru ş uyorlard ı . Halbuki hepsi de ayn ı ş eyi istiyordu. Bilgisizliklerinden birbirlerini dövüyorlardı.
Orada dil bilen ak ı ll ı bir insan olsayd ı , onlara ş öyle derdi:
”Bu para ile hepinizin istediğini al ırı m. Paranı zla dördünüz de muradı nıza erersiniz. Sizin sözleriniz ayrılık ve savaş sebebi olur. Benim sözüm ise sizi uzlaştırır birleştirir.”
* * *
Bütün dilleri bilen bir Süleyman gelmedikçe, ikilik ortadan kalkmaz. Her vaktin bir Süleyman’ ı vardı r. Gönülleri birleştirir, berraklaştı rır. Kalplerde hiçbir toz ve pas bırakmaz. Gönülleri anne gönlü gibi ş efkatle doldurur.
Peygamber Efendimiz’in,”Müslümanlar tek bir can gibidir” sözünü gerçekleş tirir.
Dini bütün müslümanın gözleri, devamlı vaktin Süleyman’ ını arar.
Çöldeki Zâhid
Çölün ortasında yaşayan ve ibadetle meşgul olan bir zâhid vardı. Memleketlerinden hacca giden hacılar, zâhidi ziyarete geldiler. Susuz çölde yaş ayan zâhidi merak ediyorlardı. Yanına vardıkları nda kızgın kumları n üzerinde, huşû içerisinde namaz kıldığı nı gördüler.
Zâhid, sanki çayırda, çimende, güller içerisindeymi ş gibi rahatlı kla secde ediyor, ayaklarının altında ipek hal ılar varmış gibi namaz ı nı kılıyordu. Tenceredeki suyu kaynatacak kızgınl ıktaki kumlar, etkilemiyordu onu.
Hacı lar uzun bir süre, zâhidin namaz ı nı ve duasını bitirmesini beklediler. Hacılardan gönül gözü açık biri, zâhidin ellerinden ve yüzünden abdest suyunun damladığını farketti. Hacı zâhide sordu:
”Buralarda kuyu yok, vaha yok, bu su nereden geliyor?”
Zâhid ellerini gökyüzüne kaldı rarak, ”Gökten geliyor” demek istedi. Hacılar,
”Ey din sultanı! Bizim sorunumuzu hallet. Senin halin bize, yakîn imanı versin. Sırlarından bir sır göster. Gerçek müslüman olal ım” dediler. Zâhid,
”Yâ rabbi! Hacıların duasını kabul et. Yâ rabbi! Rızkını z gökyüzündedir buyurmuş tun. Ben rızkımı gökte aramaya çalış tım. Sen bana göklerden bir kapı aç” diye dua etti.
Zâhidin bu yakarışı sıras ında, gökyüzünde fil şeklinde bir bulut belirdi. Sonra bardaktan boşanırcas ına yağmur yağmaya başladı . Hacı ların hepsi tulumları nı açarak suyla doldurdular. Zâhidin duasını ve bu duayı Allah’ ı n kabul buyurmasını gözleriyle gören hacılar, velîler hakkındaki yanlış düşüncelerini terkettiler.
ÜÇÜNCÜ CİLT
Fil Yavruları
Hindistan’da yaş ayan, irfan sahibi bilge bir kişi vardı . Uzak diyarlardan gelen birkaç dostunu gördü. Perişanlığı, açlığı ve yol yorgunluğu her hallerinden belli oluyordu. Bu ârif zat onlara acı dı. Başına gelebilecek tehlikeler konusunda uyarma ihtiyacı hissetti. Güzelce selâm verdikten sonra, tebessümle nasihatlerini sı raladı :
”Görüyorum son derece aç ve perişan bir haldesiniz. Kerbelâ
çölünde kalmış gibisiniz. Birçok hastal ıkla, dertlerle
uğraşmışsınız. Sıkı ntı lar çekmi şsiniz. Sizler benim
dostlarıms ını z. Tavsiyelerime uymanı z bundan sonraki
yolculuğunuz için çok önemli.
Karşınıza filler çı kacak. Onların çok körpe ve semiz yavruları var. Açl ığı nız ı gidermek için, sakın fil yavrularını avlayı p lezzetli etlerinden yemeyin. Onları avlamak kolay ve çekici olabilir. Fakat, annelerinin pusuda olduğunu unutmayın. Eğer yavrusuna bir şey olursa, anne fil yavrusu için kilometrelerce yol yürür. Ağlayıp inleyerek yavrusunu arar. Bu sırada kızgınl ıktan hortumundan ateş ve duman çıkarır.”
Seyahat eden dostlarına nasihat veren ârif zat, fillerin bir başka özelliğini de şöyle açıklardı.
”Yavrusuna çok düş kün olan filler, koklayarak onu hangi ağız ın yediğini, hangi midede bulunduğunu tesbit eder. Anında cezasını verir” diyerek sözlerine devam etti.
”Kesinlikle hırs ve aç gözlülükle hareket etmeyin. Yiyecek arzunuz, geleceğinizi karartmasın. Bu öğütlerimi dinlerseniz, başı nız belâdan uzak olur. Kalbiniz ve ruhunuz sıkıntıya düşmez. Sonradan piş man olmamanız için ben görevimi yaparak sizi uyardım. Şimdi hepinize Allah, hayırlı yolculuklar nasip etsin. Selâmetle gidin” diyerek vedalaş tı.
Bu yolcuların yolda yiyecekleri bitti. Kıtl ığa düşüp dayanılmaz derecede acı ktı lar. Açl ığı n verdi ği ıstırapla yol alırken, karşılarına yeni doğmuş, semiz ve iştah açan bir fil yavrusu çıktı.
İçlerinden Ebû Abdullah hariç, diğerleri aç kurtlar gibi fil yavrusunun başı na üşüştüler. Ebû Abdullah, ikaz etmeye çalıştı. Ârif zatın söylediklerini hatırlattı. Fakat kimseye dinletemedi.
Fil yavrusunu kestikten sonra, güzelce kebap yap ı p yediler. Ellerini yıkayıp uzandılar. Günlerdir açlı ktan sonra, karı nlarını doyurmanın rehavetiyle uykuya daldılar.
Bütün ısrarlara rağmen, ârif zatın öğüdünü dinleyerek fil yavrusunun etinden yemeyen Ebû Abdullah’ ı uyku tutmadı . Açl ı ktan sürüyü bekleyen çoban gibi oturuyordu.
Bir zaman sonra, kızgı n filin geldiğini gören Ebû Abdullah korkudan yerinden kıpırdayamadı . Yanına gelen fil, önce onun ağz ı nı üç kere kokladı . Ecel terleri döküp titremekte olan Ebû Abdullah’ ı n etrafı nda birkaç tur attı . Onu incitmeden, uyumakta olan di ğerlerinin yanı na gitti.
Ağızlarını tek tek kokladı. Onları n ağz ı ndan yavrusunun kokusu geliyordu. Her birini hortumuyla yukarı kaldırıp şiddetle yere vurdu. Adamları paramparça etti.
* * *
Bu hikâyede anne filden maksat, peygamberler ve evliyalardır. Fil yavruları ndan maksat ümmet-i Muhammed’dir. Sâlih müminlerdir. Müminlere zulmetmek, rüş vet vermeye zorlamak, gıybetini yapmak enbiya ve evliyanın intikamına sebep olur.
Ey gafil insan! Fil yavrusunu kebap edip yiyen kişiler gibi sen de Allah’ ı n kullar ı n ı n gıybetini yaparak etini yiyorsun. Onlar yokken kötülüklerini söylüyor, günaha giriyorsun.
Aklı nız ı başınıza alı nız, ağzınızı koklayan Allah’tır. Ağzı temiz olanlardan başkası canını kurtaramaz.
Günahsız Ağızla Dua
Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya (a.s),
”Yâ Musa! Bana günahsız bir ağı zla dua et” diye buyurdu. Musa aleyhisselâm,
”Yâ rabbi! Ben de böyle bir ağız yok” dedi. Allah Teâlâ
buyurdu:
”Ba ş kas ı n ı n ağzıyla Allah’a dua et. Çünkü sen ba ş kalar ı n ı n ağzıyla günah işleyemezsin. Öyle hareket et ki başkaları senin için gece gündüz dua etsin. Senin günah işlemediğin ağız, başka birinin senin için özür dileyip, dua etti ği ağızdır. Yahut kendi ağzını temizle. Allah’ ın adını zikreden ağı z temizlenir. Allah’ ın ismi bütün pislikleri temizler ve s ıkı ntı yı giderir.”
* * *
Kişinin yanı nda bulunmayan mümin kardeşine dua etmesi, Allah’ ı n hoş una gider. Kişi kardeşi için dua edince, başucundaki melek ”âmin” der. Sana da, ”Dua etti ğin gibi olsun” der. Peygamberimiz (s.a.v),
”Kardeşin kardeşe gıyabı nda duası reddedilmez” buyurmuştur.
Geceleri Allah Diyen Adam
Adamın biri, geceleri devamlı zikirle meşgul olurdu. Allah’ı zikretmekten ağzı, damağı bal yiyormuş gibi zevk alı yordu. Bir gün şeytan kendisine vesvese verdi.
”Böyle devamlı Allah’ ı zikretmen, ne zamana kadar sürecek? Gece gündüz Allah diyorsun, bir kerecik olsun Allah da, □Lebbeyk kulum’ dedi mi? Zikrinin cevabını alamadığına göre, utanmaz ve sı kılmaz yüzünle daha ne kadar Allah diyeceksin?”
Bu vesvese adama tesir etti. Zikri bıraktı. Yatıp uyudu. Rüyasında Hız ır aleyhisselâmı gördü. Hız ır aleyhisselâm,
”Allah’ ı zikretmeyi niye terkettin? Zikrullahtan niye pişmanl ık duydun?” diye sordu. Adam,
”Yaptığı m zikirlere kar şı l ı k, bir lebbeyk cevabı gelmedi. Rabbimin kapısından kovulmaktan korkuyorum” diyerek cevapladı.
Bunun üzerine H ı z ı r aleyhisselâm,
”Senin Allah demen, bizim buyur kulum dememizdir. Allah’a ulaşmak için, uğraşmaların cezbemizdir. Korku ve aşkı n, lutfumuzun kemendidir.
Her yâ rabbi deyişinin altında, bizim lebbeykimiz vardı r. Gafil Allah diyemez, ona iznimiz yoktur.
Zarara uğradığında yalvarı p yakarmaması için, ağzına ve kalbine kilit vururuz.
Allah firavuna dünya mülkünü verdi, fakat bir dert vermedi. Dert dünya mülkünden kıymetlidir” dedi.
* * *
Allah bir kulunu severse, onu belâya uğratır. O kul belâya sabrederse, Cenâb-ı Hak da onu seçilmi ş kulları ndan yapar (Hadis-i ş erif).
Şehirlinin Efendiliği, Köylünün Sahtekârlığı
Geçmiş zamanlarda bir şehirli ile bir köylü ahbap olmuştu. Köylü şehire geldiğinde, şehirli tanışı nın evine giderek yerleşir, iki üç ay kalı r, dükkânından ve sofrası ndan ayrı lmazdı .
Köyüne dönerken, bütün ihtiyaçlarını karşı lıksız olarak ş ehirli dostu karşı lardı. Köylü, her şehire geliş inde, şehirli dostunu köye davet eder ve,
”Sevgili efendim! Sen hiç gezmeye çıkmaz mısın? Köyümüze gelip, ne zaman misafirimiz olacaks ın? Allah aşkına, bütün çocuklarını da getir. Mevsim bahar, her tarafta güller açmıştır. Çayır çimen de yeş illenmiştir. Yeni açı lmış çiçeklerle, gözlerini dinlendir. İstersen yazın meyve zamanı gel. Her çeşit meyveyi ve sebzeyi taze taze ikram edeyim. Sana hizmet edeyim. Beni mutlu etmiş olursun” derdi.
Şehirli köylünün bu ısrarlı davetinden kurtulmak için, her seferinde ”geleceğim” diyerek başından savardı. Bugün, yarı n derken, aradan sekiz yıl geçti.
Köylü her yıl gelir, aynı ikramlarla ağı rlanır, giderken de,
”Efendim, ne zaman geleceksiniz? Yine kış geldi çattı” diyerek davetini tekrar ederdi.
Şehirli dostu her seferinde bir bahane bularak,
”Bu yıl, filan yerden misafirlerim geldi. Gelecek yıl önemli i şlerimden yakamı kurtarabilirsem, köyünüze gelmek istiyorum” derdi.
Bunu duyan köylü, üzülür, âdeta yalvararak,
”Ey kerem sahibi dostum! Çoluk çocuğum sizi hasretle bekliyor. Ziyaretinizi daha fazla ertelemeyin” diyerek, beklentisini tekrar ederdi.
Köylü, her yıl leylek gibi gelip ş ehirli dostunun damına konmaya devam etti.
Ev sahibi de, her sene parası ndan ve malından cömertçe harcayarak, sabah akşam sofralar kurup, yedirip içirdi. Misafirine kol kanat gerdi.
Köylü, son ziyaretinde üç ay kald ı . Gördü ğ ü
misafirperverlikten utanarak,
”Ne zaman sözünde durup hanemizi şereflendireceksin? Beni aldatıyorsun” dedi. Şehirli,
”Canım, ben de sana gelmek istiyorum. Elimden bir şey gelmiyor. İ lâhî takdir neyse, o oluyor.
İ nsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgârı veren Allah’ ın, gemiyi ne tarafa sürükleyeceği belli olmuyor” dedi. Köylü şehirlinin elini tutarak, ”Allah için olsun” diyerek, üç kere yemin ettikten sonra,
”Ey kerem sahibi dostum! Çocuklarını al, gel de ikramımı gör” dedi.
Her sene, köylünün bu ısrarlarına şahit olan hanımı ve çocukları,
”Baba! Ay, bulut gölge de yolculuk yapar. Köylü dostumuza bu kadar hakkın geçti. Onun için birçok zahmete katlandın.
Mas r afa gi r di n. S ı kı ntı çe k ti n. O da bi z i mi s afi r e de re k , hakkını ödemek istiyor. Bize de, □Babanız ı kandırın da köye getirin’ diye, gizlice ricada bulundu” dediler.
Şehirli, çocuklarına,
”Söyledikleriniz doğru. Fakat, □iyilik ettiğin kimsenin ş errinden sakın’ diye bir atasözü var. Ben dostluğumuzun bozulmasından korkarım. Dostluk, son nefesin tohumudur. Âhiret günü içindir. Allah rı zâs ı içindir” dedi. Çocuklar,
”Baba! Bizim de gezip oynamaya ihtiyacımı z var. Haydi bizi kırma” dediler.
Bunun üzerine şehirli köye gitmeye karar verdi. Haz ı rlı klar tamamlandı . Götürülmesi gereken eşyalar arabaya yüklenip yola çıkı ldı .
Çocuklar sevinerek arabanın önünde koşuyor, köyde meyveler yiyeceğiz diye seviniyorlardı.
Gidecekleri köyün yolunu bilmediklerinden, bir ay boyunca köyden köye dolaşıp durdular. Gündüz güneşten yüzleri yandı , gece ise ay ile yol bulmayı öğrendiler. Karada yaşayan kuşun, suda eziyet çektiği gibi sıkıntı çektiler. Sonunda kendileri aç ve yorgun, hayvanları yemsiz ve otsuz, davet edildikleri köye ulaştılar.
Köylü dostları , binbir ikramla onlara çektiklerini unutturacak, hizmetlerinde kusur göstermeyecekti.
Dostlarını n evini sorup buldular. Kapısını çaldı lar. Fakat kapı yı açan olmadı. Şehirli bu kabalı ktan çok üzüldü. Onca yol gelmişlerdi. Açlı ktan ve yorgunluktan kıpırdayacak halleri kalmamıştı. Gecenin ayaz ında, gündüzün güneşinde, beş gece kapı nın önünde kaldılar.
Şehirli evine girip çıkan köylüye selâm verdi, davet edip durduğu şehirli dostu olduğunu hatırlattı. Köylü,
”Olabilir. Belki doğru söylüyorsun! Sen nas ıl bir adamsın? İ yi misin? Kötü müsün? Eve almam doğru mudur? Bilemiyorum” diyerek umursamaz davrandı. Şehirli,
”Yı llardı r, aylarca gelip evimde kaldın. Kaç kere soframda tıka basa karnını doyurdun. Her sene, bütün ihtiyaçlarını temin ettim. Sayı sız iyili ğim oldu. Bana, nası l böyle davranı rsı n? İ nsan biraz utanır” dedi. Köylü,
”Ben seni tanı mam, ne adını bilirim ne de yerini. Hem ben, dün ne yediğimi hatırlamayacak kadar, gönlüm hayret makamı nda. Kalbimde Allah’tan baş ka bir şey yok” dedi.
Beşinci gece bardaktan boşanırcas ına yağmur başladı. Yağmurun tesiriyle şehirli, ”Ev sahibini çağırın” diye köylünün kapı sını yumruklamaya baş ladı. Yüzlerce ısrardan sonra kapıyı açan köylü,
”Ne var? Ne istiyorsun?” diye sordu. Ş ehirli,
”Bak, bugüne kadar sana yaptığım iyilikler helâl olsun. Kanı mı döksen bile helâl olsun. Yeter ki şu yağmurda başı mız ı sokacak bir yer göster. Allah için sevap kazan” dedi. Köylü,
” Şurada, içinde bahçıvanı n kurt bekledi ği bir kulübem var. Bahçıvanın görevini sen üstlenirsen, çocuklarınla orada
kalabilirsin. Yoksa dilediğin yere git” dedi.
Çaresiz kalan ş ehirli, bu teklifi kabul etti. Ailesiyle o daracık kulübeye sığı ndı . Gecenin karanlığında, yağan yağmurdan perişan olmuşlardı . Bütün gece hepsi,
”Allahım, bu bize lâyık. Bu durumu biz hak ettik. Alçaklarla dost olanlara, insanl ıktan uzak olanlara, iyilik yapanı n sonu böyle olur” diye birbirlerine dert yandılar.
Şehirli eline ok ve yayı alıp kurt beklemeye başladı. Eğer kurt gelir de bir zarar verirse, köylünün, sakalını yolacağından korkuyordu. Gözlerini dört açıp etrafı kolluyordu.
Gece yarı sı, karanlığın içinde bir kıpırtı duydu. Kurda benzeyen bir karaltı gördü. Yayı nı gerip okunu fırlatarak karaltı ya attı. Hayvan vurulup yere düşürken yellendi.
Yellenme sesini duyan köylü, yatağından fırlayıp geldi.
” İş e yaramaz adam! Eş eğimin sı pas ını vurdun” dedi. Şehirli;
”Hay ı r, o dev gibi bir kurt” dedi. Köylü,
”Ben sıpamı, yellenmesinden tanırım. Bu bilginin doğruluğu, suyu şaraptan ayırt etmem kadar kesindir” dedi. Şehirli,
”Gecenin karanl ığı ve yağmur seni aldatmas ın” dedi.
”Yok kardeş im. Ben, sıpamın yellenmesini yirmi yellenme aras ından seçerim” deyince, şehirlinin kan beynine sıçradı . Fı rlay ı p köylünün yakas ı n ı yakalad ı .
”Ey sahtekâr ahmak! Bu karanlı kta sıpanı n yellenmesini tanı yorsun da on yıll ık dostun olan, beni nas ıl tanı mazsın? Sersem herif.”
Sen, Köpekten de Aşağı mısın?
Bir köpeğe, bir kapıdan bir lokma ekmek verilse, köpek o kapı ya bağlanır. Hizmetkârı olur. Eziyet edilse bile, o kapı nın bekçisi olur. O kapıya yerleş ir, bir başka kapıya gitmeyi nankörlük bilir.
Bir mahalleye baş ka bir yerden bir köpek gelse, oranı n köpekleri bir araya toplanı r. Havlayarak o köpeği edebe davet ederler.
”Önce ekmek yediğin kapı ya dön. Yediğin nimetlerin hakkı , gönlünü oraya bağlamandır. Vakit geçirmeden eski yerine git. Oranın hakkını ver” derler.
Havlayarak anlatamazlarsa, ı sırarak anlatırlar.
~k ~k ~k
Ey sana verilen mânevî yemekleri unutan sûfî! Gönül sahiplerinin kapısı nda kaç kere tövbe ettin? Gözlerin açıldı.
Gönül ehlinin kapısından aldığın mânevî feyizle, kendinden geçer, cezbeye düşerdin. Mestane dolaşırdın.
Hatı rlamı yor musun?
Bırak nefsinin çanağını yalamayı da ruhun için tövbede sabit kadem ol.
İsâ Aleyhisselâm’ın Duası
Hz. İsâ aleyhisselâmın ibadet ettiği yer, gönül ehlinin sofrası gibiydi.
Bütün dertliler, hastalar, s ıkı ntı sı olanlar, sabah olunca İ sâ aleyhisselâmı n ibadet etti ği yerin kapı sına gelir, orada toplanı rlardı .
Hz. İ sâ aleyhisselâm sabah virdini çeker, dersini bitirdikten sonra kuşluk vaktine doğru dışarı çıkardı.
Fakirler, garipler, hastalar, zulme uğrayanlar, çeş itli dertlerden mustarip olanlar, ümitle kendisini beklerdi. Hz. İsâ onlara,
”Ey dertliler! Allah hepinizin dileklerini kabul etti. Haydi ş imdi zahmetsizce, Allah’ ın lutfuna ve keremine doğru yürüyün” derdi.
İ nsanlar bu duanı n bereketiyle, ümit içerisinde neş eyle evlerine dönerlerdi.
* * *
Senin de başı na birçok belâ ve musibet geldi. Koş a koşa din ve tarikat sultanı na gittin. Himmetleriyle iyi oldun. Ruhun gamdan ve mihnetten kurtuldu. Bu iyilikleri unutmamak için ayağına bir ip bağla. İsyana düştüğünde hatırlarsın. Şükretmeyişin, vaktiyle gördüğün kerem ve lutufları sana unutturur.
Unutu ş un, Allah dostunun gönlünü incitir. O incinirse, lutuf ve kerem kapı sı kapanı r.
Hemen onları bulup af dile. Bulut gibi göz yaşı dök ağla. Ağla ki gül bahçesi sana da açı ls ı n.
El Gönülden Gizli Bir İş Yapamaz
Davran, Yemen’de Sana şehri yakı nlarında bir yerin adı dır. Büyük bir çölün içerisindeki bu vahada, sâlih bir kimsenin bağı vardı. Bu hayı rsever insan ailesine yetecek kadar ürünü ayırır, fazlasını fakir fukaraya dağıtır, hayır dualarını alırdı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu sâlih kulun mahsulüne bolluk ve bereket ihsan ederdi. Bu sâlih kul vefat etti.
Babalarını n cömertliğinin aksine, çocukları çok cimriydi. Ürün zamanı geldi ğinde fakirlere bir şeyi vermemek için, ne hile yapacaklarını akş amdan kararlaştı rdı lar. Hilelerini Allah’tan gizleyebileceklerini zannettiler. Halbuki el, gönülden gizli bir iş yapamaz.
Onlar gece uyurken, Allah, bir âfet indirerek bağlarını n tamamını harap etti.
Sabahleyin uyanıp bağa gittiklerinde, gördükleri manzara karşısında hayrete düş tüler.
Hemen tövbe edip rabbü’l-âlemîne s ığı ndı lar.
Çakalın Tavusluk İddiası
Bir çakal gezinirken boyacı küpüne dü ş tü. Küpten çıkmak için uğraşırken her tarafı boyandı. Güneş vurdukça tüyleri parıl parı l parlıyordu. Üzerinde yeşil, kırmız ı , pembe, sarı her renk vardı . Çakal kendi kendine,
”Ben göklerin tavus kuşu gibi oldum” dedi.
Ko ş a ko ş a giderek, di ğ er çakallara kendini gösterdi. Çakallar onu böyle görünce,
”Ey çakalcı k! Bu ne hal? Rengârenk tüylerin seni baya ğı neşelendirmiş . Böyle gururlanı p, kibirlenmenin sebebi ne?” dediler.
İ çlerinden biri öne çı karak sordu:
”Hile mi yapıyorsun? Yoksa ermişlerden biri mi oldun? Durumun; çok çal ışı p da bir şey elde edemeyenlerin, sonunda utanmazlık yoluyla hileye sapmalarına benziyor.” Boya küpüne düşen çakal, kendisini eleştiren çakalın yanına geldi. Kula ğı na e ğ ilip gizlice,
”Şu renklerime, güzelliğime bak da bana karşı çıkma. Secde et. Çünkü ben, ilâhî lutfa ulaş mış büyük ve yüce bir çakal ım” dedikten sonra bütün çakallara döndü;
”Ey çakal sürüsü! Bundan sonra bana çakal demeyin. Ben hiç size benziyor muyum?” Çakallar,
”Ey elmas ımı z! Peki, sana ne diyelim?” diye sordular. O da,
”Müşteri yıldız ına benzeyen erkek tavus kuşu deyin” cevabını verdi.
Çakallar bunu duyunca,
”Gerçek tavus kuşları , gül bahçelerinde nazlı nazl ı salı narak, cilveler yaparak dolaşı rlar. Sen de öyle dolaşabilir misin?” dediler.
”Hay ı r bunu yapamam.”
”Peki, tavus kuşu gibi öte bilir misin?” ”Hayır ötemem” deyince diğer çakallar,
”Tavus kuş unun elbisesindeki güzellik, tüylerinin kökünden gelir. Tüylerinin renkli olması yla ve sadece kuru iddiayla ona nası l benzersin? Sen bizi kandırmaya çalış an sahtekars ın” dediler.
* * *
Bu hikâyedeki çakaldan murat, dış yüzünü süsleyerek güzel görünmeye çalış an, iç yüzünü yırtıcı lıktan kurtaramamış sahtekârlardı r. Mevlânâ hazretleri burada, kıyafetiyle tasavvuf büyüklerini taklit eden, onların sözlerini ezberleyerek, kendini kemâlât sahibi olarak insanlara takdim eden, sahte ş eyhlerden uzak durmamız ı öğütlüyor.
Hârût ve Mârût
Yeryüzünde işlenen kötülükleri, zulumleri, günahları ve dökülen kanları gören, mânevî şarhoşluk içerisindeki Hârut ve Mârut isimli iki melek şöyle sı zlandı lar.
”Yazı k l ar o l sun i nsanoğl una. Bi zl e re f ı rsat ve ri l se ydi , dünyaya adaleti, sevgiyi, merhameti ve ibadeti öğretirdik.” Allah onlara,
İnsanlardaki nefsânî duygular ve şehvet sizde olsaydı daha kötü olurdunuz. Daha çok günah i ş lerdiniz” buyurdu. Hârût ve Mârût kendilerine çok güvendiklerinden temiz kalacaklar ı na söz verdiler.
Bunun üzerine rabbü’l-âlemîn, onlara şehvet duygusunu vererek gökten yeryüzüne indirdi. Bâbil ş ehrinde hâkimlik yapmaya başladı lar. Fakat, hak yolunda öyle tuzaklar, öyle imtihanlar vardı ki dağları bile saman çöpü gibi savurur.
Bir gün, çok güzel bir kad ı n bir iş için yanlar ı na geldi. Melekler, bu mükemmel güzelli ğ e hayran oldular. Ak ı llar ı başları ndan gitti. Hakk’a verdikleri sözü unuttular. Fakat, kadı n onların arzularını yerine getirmek için, baz ı şartlar ileri sürdü.
Ya kocas ı n ı öldürüp katil olacaklard ı ya puta tapacaklard ı ya da şarap içeceklerdi. Şehvet şarhoşluğu içerisinde, şarap içmeyi uygun buldular.
Şarap içip sarhoş olan meleklere kadı n, ”Bir şartım daha var. Siz her gece ism-i azamı okuyarak göğe çıkıyorsunuz. Onu bana da öğretin” dedi. Melekler arzularına ulaşmak için bu son ş artı da kabul ettiler.
İ sm-i azamı öğrenen kadın, onu okuyarak göğe çıktı . Tekrar yeryüzüne dönüp kirlenmek istemedi.
Hatta, Hak Teâlâ’n ı n o kad ı n ı bir yıld ı za çıkard ığı , bu yıldız ı n da Zühre yıldız ı olduğu söylenir.
Hak Teâlâ meleklere, dünya veya âhiret azabından birini kabul etmeleri konusunda serbest bırakt ı . Hârût ve Mârût dünya azabını tercih ettiler.
Allah’ ı n izniyle onlar, Bâbil kapı sında baş aşağı ası ldı lar. Orada k ı yamete kadar azap çekecekler.
Hz. Musa’nın Doğumu
Firavun; rüyas ında Hz. Musa’nın doğacağını, tacı nı, tahtını yerle bir edeceğini gördü. Hemen rüya yorumcularını , kâhinlerini, büyücülerini çağırdı. Gördüğü rüyayı anlattı . Çare bulmalar ı n ı istedi.
Kâhinler Firavun’dan Hz. Musa’nın anne rahmine düşeceği geceyi tesbit etmek için süre istediler. Şeytanları n, ifritlerin ve kâfir cinlerin yardımı yla bu geceyi tesbit ettiler. Firavuna gelerek,
”Çocu ğ un muharrem ay ı n ı n filan gecesi anne rahmine dü ş ece ğ ini tesbit ettik. O gün gelmeden şehrin büyük bir meydanına tahtını kurdur. Tellâllar çı kartarak şehirdeki bütün erkekleri orada topla. İ nsanlara yüzünü göstererek çeşitli ihsanlarda bulun. O geceyi orada geçirmelerini sağla” dediler.
O zamana kadar İ srâilo ğ ullar ı ‘n ı n Firavun’a yakla ş malar ı ş öyle dursun yüzüne bile bakmaları yasaktı . Firavun bir yerden geçeceği zaman askerler, insanları uyarı r. Herkes secde eder
gi bi yüz ü ko yun ye re kapak l anı rdı . Fi ravun’ un yüz üne bakmanı n cezası ölümdü.
Firavun’un yüzünü görme müjdesi İ srâiloğulları’nı çok sevindirdi. İ nsanın yaratı lışındaki yasağa karşı olan eğilim ve merak duygusu, İ srâilo ğ ullar ı ‘n ı da etkisi alt ı na almış t ı .
Temiz ve yeni elbiseler giyerek süslendiler. Erkenden meydana doğru akın etmeye başladı lar. Adamları herkesin toplandığını bildirince, Firavun meydana geldi. Yüzünü gösterdi. Çeş itli hediyeler dağıttı. Vaadlerde bulundu. Meydanı dolduran İ srâiloğulları’na,
”Hat ı r ı m için bu gece burada kal ı n. Hiç kimse evine gitmesin” dedi. İ srâiloğulları da,
”Sen istersen bir ay burada otururuz” diyerek bu teklifi seve seve kabul ettiler.
Firavun akşam olduğunda sevinerek sarayı na döndü. Hiç kimse hanı mıyla beraber olamayacağı için bu tehlikeden kurtulmuş olacaktı. Yanında hazinedarı İ mran vardı . Ona,
”Bu gece sen de sarayda kal. Evine han ı mı n ı n yan ı na gitme” dedi. İ mran,
”Kap ı n ı z ı n eşiğinde uyurum. Tek dü ş üncem sizin gönlünüzün isteğini yerine getirmektir” diyerek bağlı lığını bildirdi.
İ mran İ srâilo ğ ullar ı ‘ndand ı . Firavun’un can ve gönül dostuydu. Emrinin aksine bir şey yapmazdı . En güvenilir adamıydı.
Firavun odası na çekildikten sonra, İ mran da kendine gösterilen yerde yatıp uyudu.
İ mran’ ı n kar ı s ı kocas ı n ı n Firavun’la saraya döndü ğ ünü öğ renmi ş ti. Gece yar ı s ı na kadar bekledi. Gelmeyince saraya geldi. Kilitli kapı lar sanki hiç kilit yokmuş gibi birer birer açıldı. Kocas ını öperek uyandırdı. İ mran,
”Gecenin bu vaktinde senin burada ne iş in var?” dedi. Kadın,
”Hem merak ettim hem de seni çok özledim. Allah’ ı n takdiri, yanı na gelmekten kendimi alamadım” dedi.
İ mran sabahleyin erkenden e ş ini gönderirken,
”Kimseye görünme. Yan ı ma geldi ğ ini duymas ı nlar. Yoksa Firavun ikimizi de öldürür. Firavun’un korktu ğ u ş ey oldu. Dikkatli ol. Sak ı n kimseye bir ş ey söyleme. Sana da bana da zarar gelmesin” diye sıkı s ıkı ya tembih etti.
Tam bu sırada meydandan gürültüler gelmeye ba ş lad ı . Hz. Musa’nı n anne rahmine düştüğünü işaret eden yıldı z gökyüzünde parlamaya başlamış tı. Bunu gören kâhinler ve büyücüler bağı rıp, çağı rmaya, ağıtlar yakmaya başladı lar. Gürültülerden uyanan Firavun, İ mran’a,
”Bu seslerin, gürültülerin sebebi nedir?” diye sordu. İ mran,
”Padi ş ah ı mı z ı n ömrü uzun olsun. İ srâilo ğ ullar ı , sizin lutuflarınızdan dolayı sevinip eğleniyorlar” dedi.
Firavun’u bu cevap tatmin etmedi. Hemen İ mran’ ı meydana
gönderdi.
İ mran meydana gelince, kâhinlerin üzüntü içerisinde ağlay ı p
dövündüklerini gördü.
‘ ‘ Ne di r bu hal i ni z ? Ni ye böyl e yapı yor s unuz ?’ ‘ di ye s orunca, kâhinler,
”Biz elimizden gelen bütün tedbirleri ald ı k. Buna ra ğ men, peygamber olacak çocuk anne rahmine düş tü. Onun için feryat ediyoruz” dediler.
İ mran bunun kendi oğlu oldu ğ unu anlad ı , fakat belli etmedi. Onlara k ı zarak ba ğı rd ı :
”Padi ş ah ı mı z ı aldatt ı n ı z. Halk ı n kar şı s ı na çı kart ı p ş eref ve heybetini sarstı nız. Verdiğiniz sözü tutamadınız.”
Firavun da olanları duyunca öfkeden deliye döndü.
”Hainler! Hiçbirinize aman vermeyece ğ im. Hepinizi
astı racağı m. Hazinemi boşalttı nız. Şerefimi yok ettiniz. Bu muydu sizin y ı ld ı z bilginiz? Sizi ate ş e odun yap ı p, yedi ğ inizi içti ğinizi burnunuzdan getireceğim.”
Kâhinler,
”Bu defa bir ş ey yapamad ı k. İ zin verin, kendimizi affettirmek için gereken önlemi alal ı m. Endi ş elerinizi giderelim. Eğer yapamazsak, o zaman bizi öldür” dediler.
Firavun sakinleş tiğinde planlarını anlattılar.
”Çocu ğ un do ğ aca ğı günü hesaplar, o gün do ğ an bütün bebekleri ortadan kaldı rıp tehlikeyi önlemiş oluruz.”
Dokuz ay sonra kâhinler Firavun’un yanına koştular ve,
”Efendim! O çocuk, bugün annesinden do ğ du. Taht ı n ı z ı yeniden ş ehrin büyük meydanına kuralı m. Bu sefer, kadı nlara ve çocuklara hediyeler vereceğimizi ilân edelim” dediler.
Kad ı nlar çocuklar ı yla birlikte sevinerek meydana topland ı . Erkek çocuklar, annelerinden al ı narak ba ş lar ı kesildi.
İ mran’ ı n kar ı s ı da, oğlu Musa’yla o meydana gelmi ş ti. Ak ı ll ı ve kurnaz kadın, durumu görünce oğlunu eteğiyle sakladı . Meydandaki kar ışı kl ı ktan yararlanarak kaçt ı .
Firavun bu sefer iş i garantiye almak için ebe kadınları evlere casus olarak gönderdi. Casuslar,
” Ş u mahallede güzel bir kad ı n ı n, yeni do ğ mu ş bebe ğ i var” dediler. Firavun’un askerleri, İ mran’ ı n evine baskı n düzenlediler. Musa’nı n annesi, Allah’tan gelen ilhamla onu yanmakta olan tand ı r ı n içine saklad ı . Askerler evin her tarafını aradıktan sonra, elleri boş döndüler.
Annesi heyecanla tandıra baktığında, Musa eliyle ateşle oynuyordu.
Baz ı gammazlar, birkaç kuru ş için çocu ğ u Firavun’un adamlar ı na yine haber verdiler. Musa’nı n annesi de, çocuğunun elinden alınıp öldürüleceği korkusu içerisindeydi. Üzüntüyle evinde bekliyordu. Cenâb-ı Allah onun kalbine ş öyle ilham etti:
”Oğ lunun karn ı n ı doyurduktan sonra, bir sand ığ a koy. Nil nehrine bırak. Korkma ve endiş elenme. Biz seni onunla tekrar buluşturacağı z.”
Bu ilâhî ilhamdan sonra Musa’nın annesi, Firavun’un askerleri gelmeden bir sandık yaptı rdı . Oğlunu Nil nehrinin sularına bıraktı .
Kâhinler, Musa’nın yaşadığını doğarken gökteki beliren yıldıza bakarak haber veriyorlardı. Annesi, Hz. Musa’yı suya bırakınca, gökteki yıldız kayboldu. Kâhinler koşup Firavun’a ş u müjdeyi verdiler:
”Gökteki yıldız kayboldu. Çocuk öldü.”
Bunun üzerine Firavun sevindi. Gönlündeki s ı k ı nt ı gitti.
Firavun’un bir kız evlâdı vardı. Vücudunda hekimlerin iyi edemedi ğ i bir yara çıkmış t ı . Kâhinler, bu yaran ı n suda bulunacak bir çocuğun tükürüğüyle iyileş eceğini söylediler.
Firavun’un eşi Asiye, Musa’yı Nil nehrinden çıkardı. Bu güzel bebeği Firavun da Asiye de çok sevdi. Tükürüğünü kızlarını n yarasına sürdüler. Yaraların hepsi iyileşti. Kâhinler, ”Rüyada gördü ğ ünüz bebek bu olabilir” dedilerse de, Firavun onları dinlemedi. Bebeği, hanımı Asiye’ye bağışladı.
Böylece, Cenâb-ı Allah Musa’yı Firavun’un sarayına yerleştirdi. Orada besleyip büyüttü.
* * *
Firavun’un ve kâhinlerin hilesi kendi ayaklarına dolaştı . Dış ar ı da binlerce çocu ğ u öldürürken as ı l arad ı klar ı saray ı n baş köş esine kurulmuştu.
Firavun’un hilesi, Musa’yı alt etmeye yetmedi. El elden üstündür. Nereye kadar?Allah’a kadar. Çünkü son varı lacak yer, O’nun makamıdır. Her ş eyin doğrusunu, en iyi bilen Allah’tır.
Dünyal ı k kazanmaktan ba ş ka gayesi olmayan ey gafil! Firavun’dan hiç farkın yok. Aynı kötü ahlâk sende de var. Kendini beğeniyorsun. Mal ve şehvet peşinde koşuyor ve kibirleniyorsun.
Kötü hallerinden bahsedilse, canı n sıkılır, hoşuna gitmez. Ba ş kalar ı n ı n durumu sana masal gibi gelir.
Nefsinin, seni Allah’tan uzaklaş tırdığının farkı nda bile değilsin.
Firavun’un elindeki fırsatlar, zenginlik, güç senin elinde olsa, sen de çok canlar yakardı n.
Uyuyan Yılan
Bir yılanc ı , karda kış ta da ğ lara yılan aramaya gitti. Da ğı taşı gezdi, dolaştı.
Ölü gibi duran, kocaman bir yılan buldu. Ejderhaya benzeyen, böyle büyük yılanı kendisi bile görmemiş ti.
Halk ı n ilgisini çekip, para kazan ı r ı m dü ş üncesiyle o yılan ı sürükleyerek Bağdat’a getirdi. Görenlere,
”Baya ğı bo ğ u ş tum. Zahmetli oldu ama sonunda ölü olarak ele geçirebildim” diyerek gururlandı.
Dicle nehrinin kenarında, bir peykenin üzerine yılanı yerleştirdi. İ nsanları toplayarak büyük gösteri yapmak istedi.
Bağdat şehri, bu büyük yılanı n haberiyle çalkalandı . Yavaş yavaş halk toplanmaya baş ladı.
Yılancı her ihtimale karşı tedbiri elden bırakmamış , kalı n
iplerle yılanı bağlamış ve üzerine bir çul örtmüştü. İnsanların merakını kamçılamak için, çulun ucundan kenarından kaldırı p yılanı gösteriyordu. Binlerce merakl ı ahmak toplanmıştı. Daha fazla insanın gelmesi için acele etmiyordu. Bu arada, Bağdat’ ın güneş i yılanı n üzerine vurdu. Sıcak güneşin etkisiyle buzları çözülen yılan, yavaş yavaş kımı ldanmaya başladı. Halkın şaşkınlığı ve merakı daha çok arttı. İ yice ısı nan yı lan kendine geldi. Bağlı olduğu iplerden kurtuldu.
Bunu gören halk bağrış arak kaçmaya baş ladı. Bu sırada birçok insan ezilerek can verdi.
Yılancı ise, korkusundan kıpırdayamadı. Olduğu yerde kaskatı kesildi. Ejderha büyüklüğündeki yılan, yılancıyı bir lokmada yuttu. Sonra peykenin direğine sarı larak yuttuğu yılancını n kemiklerini s ı karak kı rdı .
* * *
Ey insanoğlu! Senin nefs-i emmâren de, ejderha büyüklüğünde bir yılan gibidir. Onun ölmüş , uyumuş görüntüsüne aldanma. Günah işlemek için, eline fırsat geçti ğinde aniden canlanır. Firavunluğa başlar. Yüzlerce Musa’nın ve Harun’un yolunu keser.
Nefsinle yiğitçe savaşa gir. Riyâzet ve mücahede karlarını yağdır üzerine. Soğuktan donmuş bir halde kalsın.Şehvet güneşiyle nefsini canlandırı rsan, seni bir lokmada yutar.
Gerçek Suçlu
Davud peygamber zamanı nda yaşayan bir adam herkesin yanında,
”Yâ rabbi! Bana zahmetsiz bir zenginlik ver. Beni tembel yarattığın gibi, rızkımı da çalış madan ihsan et” diye, sabahtan akşama dua ederdi.
İ nsanlar, onun işsiz güçsüz haliyle zenginlik istemesine gülerek,
”Sen deli misin? Yoksa esrar mı içersin? Aklı başı nda olan bir kimse böyle bir talepte bulunmaz. Allah’ ın peygamber olarak seçti ği, çeşitli mûcizeler lutfettiği Davud (a.s) bile rızkını çalışarak elde ediyor. O bu kadar yüceli ğe sahipken, z ırh örüp satarak geçimini sağlı yor. Senin zahmetsiz rızık istemen hem tembellik hem de ahmaklıktır” derlerdi.
Adamın bu durumunu gökyüzüne merdivensiz tırmanmaya benzetirlerdi. Bazan da onunla alay ederek, ”Müjdeci geldi. İ stediğin rızık gelmiş . Git, al getir, bize de dağıt.” O adam ise, insanların ayı plamas ına, alayına aldırmadan duasına devam etti.
Şehirdeki adı , boş ambarda peynir arayan adama çı kmıştı.
Sonunda bir gün kuş luk vakti yine böyle dua edip dururken, bir öküz gelip evinin kapısı nı boynuzuyla kırıp içeri girdi. Adam öküzü bağlayıp başını gövdesinden ayırdı. Öküzün boğazını kestikten sonra, derisini yüzmesi için kasabı çağırdı. Meğer o öküz kasabın öküzüymüş .
Öküzünü tanı yan kasap, feveran etmeye baş ladı. ”Sen hangi
hakl a be ni m ö küz ümü k e s t i n? İ ns af a ge l . He me n bo rcunu ö de ‘ ‘ dedi. Adam, ”Ben uzun zamandır rabbimden zahmetsiz rızık isterdim. Rabbim duamı kabul etti. Bana, bu öküzü gönderdi. Ben de onu kestim” dedi. Öküzün sahibi, adamı n kolundan tutup sürüklemeye başladı ve,
”Gel ey zalim, edepsiz adam! Aptalca bahanelerini Davud peygambere anlat. Aramı zdaki meselenin çözümüne, o karar versin” dedi.
Davud’un (a.s) huzuruna giderken öküzün sahibi insanları başı na toplayarak, adamı şikayet etmeye baş ladı.
”Ey müslümanlar! Şu adamı n söylediği saçmal ığa bakı n. Allah rızâsı için söyleyin. Dua nası l benim mal ımı , onun yapar? Dua ile mal, mülk sahibi olunsaydı bütün körler, dilenciler dünyanı n zengini olurlardı.”
Öküzün sahibi kasabın söyledi ğini duyan insanlar öküzü kesen adama,
‘ ‘Ya kestiğin öküzün parasını ver ya da cezasına katlan’ ‘ dediler.
Bunun üzerine öküzü kesen adam, rabbine yönelerek niyazda bulundu,
”Yâ rabbi! O duayı , gönlüme veren sensin. Bu adam kör dilenci diyerek bana hakaret eder. Halbuki ben kullarından değil, sadece senden istedim. Yâ rabbi, her şey senin lutfunla kolaylaşır. Yâ rabbi, sen beni rezil etme” dedi.
Büyük bir kalabalıkla birlikte, Hz. Davud’un (a.s) evine varı ldı . Hz. Davud (a.s) evinden dışarı çıkarak sordu:
”Ne var, mesele nedir?” Öküzün sahibi, ”Ey Allah’ ı n peygamberi! Benim öküzüm, bu adamı n evine gitmi ş. Bu adam da tutmuş onu kesmiş. Hakkımı istiyorum, vermiyor. Senden adalet istiyorum” dedi.
Davud peygamber o fakire,
”Sen bu adamın mal ına niye zarar verdin?” Adam,
”Ey Davud! Yedi senedir gece gündüz dua ederek rabbimden helâl ve zahmetsiz rızık isterim. Herkes de bunu bilir. Yine böyle dua yaparken, evime bir öküz girdi. Rızık için değil, rabbim duamı kabul etti diye düşünerek, şükür maksadı yla o öküzü kestim” dedi. Davud peygamber,
”Bu seni haklı çıkarmaz. Bu davada şeriata uygun bir delilin varsa, onu söyle” dedi.
Bunun üzerine o fakir, tekrar rabbine yöneldi. Ağlayarak secdeye kapandı.
Hz. Davud bu i ş te, bir ba ş ka i ş oldu ğ unu hissetti ve,
”Bu dava hakkında hükmü hemen istemeyin. Halvete girip rabbime yöneleceğim. Kararımı ondan sonra bildireceğim” dedi.
Davacı ve halk dağı lıp gitti. Hz. Davud halvete çekildi. Rabbine yönelerek işin gerçeğini öğrenmek için, niyazda bulundu.
Ertesi gün öküzün sahibi, şikâyetçi olduğu fakir ve işin sonunu merak eden kalabal ık bir halk topluluğu, Hz. Davud’un
huz uruna ge l di . Hz. Davud öküz sahibine,
”Bu fakiri kötülemekten ve davandan vazgeç. Öküzünü de bu müslümana helâl et” dedi.
”Eyvahlar olsun! Bu nası l hüküm? Bu nas ıl adalet? Senin adaletinin şöhretine, bu karar hiç uyar mı?” diyerek isyan etti. Bunun üzerine Hz. Davud (a.s),
”Ey inatçı gafil! Bütün malı nı mülkünü de bu fakire bağışlayacaks ın. Yoksa sonun kötü olacak. Yaptığın kötülük ortaya çıkacak” dedi. Bunu duyan adam başı na toprak saçtı . Elbisesini yırttı. Halka kendini acındırmak için, ”Bu zulümden dağlar taş lar yarılır. Davud bile bile hakkımı yiyor, sizler de şahit olun” diyerek bağırıp çağı rmaya baş ladı.
Hz. Davud öküzün sahibini tekrar huzuruna ça ğı rarak, ”Öküzünü helâl edeceksin. Malını mülkünü bağış layacaksı n. Çoluk çocuğun da onun kölesi ve câriyesi olacak. Bu senin son ş ans ın, dikkat et” dedi.
Adam bu sözleri duyunca deliye döndü. Aşağı yukarı koş maya başladı . Halk adamı n gerçek durumunu bilmedi ği için, Hz. Davud’u kı namaya başladı.
”Ey seçilmiş peygamber! Bu hüküm sana yakış mıyor. Apaçı k zulüm işlemektesin. Bir günahs ız ı hiçbir suçu yokken kahrettin” dediler.
Bunun üzerine Hz. Davud (a.s),
”Dostlar! Bu adam bir katildir. Yakalay ı p ellerini arkas ı na s ıkı ca bağlayı n. Bu adam, suçlu diye getirdiği bu fakirin babasının kölesiydi. Yıllar önce efendisini, ovada bulunan dalları gür büyük bir ağacın altında öldürdü. Öldürdükten sonra gördüğü korkunç bir hayal yüzünden, bıçağı nı kestiği efendisinin başıyla birlikte gümdü. Yürüyün oraya gidiyoruz” dedi.
Hz. Davud’un tarif etti ğ i ağac ı n alt ı na geldiklerinde, Davud (a.s) kaz ı lmas ı gereken yeri işaret etti. Gösterilen yeri kazdıkları nda, bir adam başı ile birlikte, bir bı çak buldular. Bıçağın sapı nda öküzün sahibinin ismi yazılıydı. Adamın katil olduğu açıkça ortaya çıkınca, Hz. Davud (a.s),
”Allah’ ın hilmi bu cinayeti şimdiye kadar örtmüş tü. Fakat bu adam kendi eliyle günahı nın üzerindeki örtüyü kaldı rdı . Öldürdüğü efendisinin çoluk çocuğuna ufak bir yardımda bulunmadığı gibi, bir öküzü bile çok gördü” dedi ve katile dönerek,
”Sen adalet istiyordun değil mi? Hanı mın, öldürdüğün adamı n câriyesi idi. O da, ondan doğan çocuklar da, mirasçını n hakkıdı r. Sen de köleydin. Senin de kazandığın bütün mal, mülk mirasçı olan bu fakirin hakkıdı r. Senin hakkın da, efendini öldürdüğün bıçakla öldürülmendir. İşte sana şeriat, işte sana adalet. Nasıl begendin mi?” dedi.
* * *
İnsanın nefsi, öküzün sahibi katile benzer. Öküzü kesen akıldır. Hz. Davud (a.s) Hakk’ ın emirlerini ve yasaklarını hatı rlatan şeyhin sembolüdür. Zalim nefsi öldürmek, şeyhin
yardı mı yl a o l ur . Çal ı ş ı p kaz anmadan e l de e di l e n he s aps ı z mânevî zevk, şeyhin himmeti ile elde edilebilir. İ nsan Allah dostlarını n sayesinde mânen zenginleş ir.
Yeminin Bedeli
Dervişin biri dağa çekilmiş , sadece ibadetle meş gul olurdu. Yalnızl ık, onun en yakı n dostuydu. Allah tarafı ndan ihsan edilen mânevî nimetler içerisindeydi.
Dağda çeşitli meyve ağaçları vardı. Meyvelerle besleniyordu. Bir gün kendi kendine söz vererek,
”Bu meyveleri dalı ndan koparmayacağım. Rüzgârdan veya kendili ğinden düşen meyveleri yiyeceğim” dedi.
İ mtihan vakti gelinceye kadar, derviş sözüne sadı k kaldı. Bir ara rüzgâr, tam beş gün armut düşürmedi. Armutlar ağaca çakı lmıştı sanki. Derviş in açlı ktan ateş i çıktı , sabrı kalmadı .
Rüzgâr bir ağacı n dalı ndaki meyveleri âdeta ağz ına sokarcasına eğiyordu. Dervi ş sabretti. Elini uzatmadı . Fakat gözünü dalda nazl ı nazl ı sallanan armutlardan alamadı . Rüzgâr bir daha dal ı eğdi ğinde dayanamadı . Açlığın verdiği ıstırapla, armutları koparıp yedi. Kendi kendine vermiş olduğu sözden döndü. Biraz sonra bulunduğu yere, yirmi-otuz kadar hırs ız geldi. Çaldıkları malları paylaşmaya başladılar. Eşyaları paylaşı rken sultanı n adamları baskın yapı p, suç üstü hırsı zları yakaladı . Dervişi de onlardan sanarak birlikte götürdüler. Orada yakalanan hırs ızları n hepsinin sol ayakları ile sağ ellerini kestiler. Derviş in de sağ elini kestiler. Sol ayağını kesecekleri s ırada derviş Allah’a iltica etti ve,
”Allahım, elim yeminime sadık olmadı . Meyve kopardığı için kesilmeyi hak etti. Ayağı mın ne suçu var?” dedi.
Bunun üzerine bir atlı hı zla gelerek cellâta seslendi:
”Ey köpek! Yapt ığı n işe bak. Bu zat Allah’ ı n seçkin kulları ndan filan zattır” dedi. Cellât bir anda ne yapacağını ş aşı rdı . Çok üzüldü. Yapılan yanlışlığı gidip komutana haber verdi.
Komutan, yalı nayak koşarak geldi. Derviş in sağlam eline yapışarak, ”Allah şahidimdir ki, kim olduğunu bilmiyordum. Yaptığı m bu çirkin işten dolayı bizi affet. Hakkı nı helâl et” dedi.
Derviş komutana,
”Ben günahımı da başıma gelen bu işin sebebini de biliyorum. Sözümden döndüğüm için, Allah’ ın adaleti elimi aldı. Onun hükmüne elim, ayağım, içim, dışım, her şeyim feda olsun. Sen üzülme. Bu benim kaderim. Senin bir suçun yok. Hakkımı sana helâl ediyorum” dedi.
O günden sonra dervişin adı, halk arasında ”eli kesilen ş eyh” olarak anılmaya başladı.
Kendisine otlardan, sazlardan bir kulübe yapt ı . Ba şı na gelene sabrederek, orada rabbini zikretmeye devam etti. Sepet örerek geçimini sağladı .
Bir gün bir seveni habersizce ziyaretine geldiğinde, şeyhi iki eliyle sepet örerken gördü. Şeyh kaşlarını çatarak, ”Neden yanı ma gelirken seslenip izin almadın? Sırrı ma vâkıf oldun” diyerek çı kış tı.
Adam özür beyan ederek,
”Sizi çok sevdi ğim ve özlediğim için böyle davrandım. Kötü bir niyetim yoktu” dedi. Şeyh gülümseyerek,
”Peki, öyleyse gel. Fakat bu s ırrı kimseye söyleme. Benim iki elimle sepet ördüğümü kimse bilmesin” dedi.
Bir müddet sonra baş kaları da kulübenin penceresinden bakıp, ş eyhin iki elle sepet ördüğünü gördüler. Sağda solda anlatmaya başladı lar.
Şeyh kerametinin halk arası nda yayılması na çok üzüldü. ”Yâ rabbi! Ben bunu gizlemeye çalıştım. Sen açığa çıkardın. Hikmetini sen bilirsin” diye dua etti. Bunun üzerine kendisine Cenâb-ı Hak’tan şöyle ilham geldi:
”Elin kesildiğinde sana inanmayanlar, DHak yolunda gösterişçi ve riyakâr olduğu için, Allah onu insanlara rezil etti’ dediler. İ nsanların seni inkâr ederek veya hakkında kötü zanna kapı larak gazabıma uğramalarını istemedim. Senin bu halini onlara göstererek, utanmalarını ve dedikoduyu bırakmalarını istedim.”
Uzak Görüşlü Kuyumcu
Adamın biri kuyumcuya gelerek, ”Bana terazini ödünç verebilir misin? Altın tartacağım” dedi. Kuyumcu, ”Bende kalbur yok” dedi. ”Benimle alay etme, senden terazi istedim” deyince; kuyumcu bu sefer de, ”Dükkânımda süpürge yok” dedi. Adam, ”Neden benimle alay edersin? Terazi istiyorum, süpürgem yok dersin” diye sordu. Bunun üzerine kuyumcu, ”Terazi istediğini duydum. Fakat senin yaşlı olduğunu gördüm. Bedenin zayı f, elin ayağın titriyor. Altın tozlarını tartarken dökeceksin. Döktüğün altın tozlarını toplamak için de, benden gelip süpürge isteyeceksin. Süpürdüğün altınları n tozdan ayırmak için de kalbura ihtiyacın olacak. En son isteyeceğin ş eyi tahmin ederek, sana bende kalbur yok dedim” dedi.
* * *
Akıllı kiş iler, işin sonunu düş ünerek önceden tedbirini alırlar. Bilgisizler ise, işin sonunda başlarına vurup dövünürler.
İ nsan da, âhirette başı na gelecekleri tahmin ederek bu dünyadayken haz ı rlığını yapar. Kıyamet günü pi şman olmaz.
Katırın Derdi
Katı rın biri deveye, ”Ey güzel yoldaş! Yokuş olsun, ini ş olsun, dar olsun, geni ş olsun, her türlü yolda güzelce yürüyorsun. Düş üp yere kapaklanmı yorsun. Bense durmadan düşüyorum. Yolun kuru veya çamur olması farketmiyor. Her türlü yolda, iki de bir yüzükoyun yerdeyim. Sebebini söyle de, öğrenip tedbirini alayı m” diye şikâyette bulundu. Deve,
”Birincisi, benim gözlerim, seninkinden iyi görür. İkincisi, boyum uzun olduğu için, etrafa yüksekten bakarı m. Böylece yolun durumunu tesbit ederim. Nerenin çukur, neresinin düz olduğunu gördüğüm için, ayağı mı sağlam basarak yürürüm. Sana gelince, üç adım öteni göremediğin için, ikide bir düşmen normaldir” dedi.
~k ~k ~k
Bu hikâyede katırdan maksat, ahlâksız ve geçimsiz kötü kimsedir. Deveyle de güzel huylu, herkesle iyi geçinen, güzel ahlâk sahibi kimse anlatı lmak istenmi ştir.
Kör Bir İhtiyarın Kur’an Okurken
Gözlerinin Görmesi
Yoksul bir şeyh, kör bir ihtiyarı n evine misafir oldu. Evde, duvarda asılı duran bir Kur’an vardı. Şeyh bu duruma hayret etti. Çünkü evde kör bir ihtiyardan başka kimse yaşamıyordu.
Kendi kendine, ”Burada kör bir ihtiyardan baş ka kimse yok. Bu Kur’an’ ı kim okur?” diye düşündü. Bu durumu ev sahibine sormak istedi, fakat uygun olmayacağı fikrine kapıldı. Bu işin sebebinin kendili ğinden ortaya çıkıncaya kadar, sabretmeye karar verdi.
Bu düşünceyle yatıp uyudu. Gece yarı sı Kur’an sesiyle yatağından sıçrayıp uyandı. Gördüğü manzara karşı sında şaşırdı kaldı. Kör ihtiyar, Kur’an’ ı önüne almış okuyordu. Okuyuş unda en ufak bir yanl ış da yoktu. Bir yandan da parmağıyla okuduğu satı rı takip ediyordu. Şeyh daha fazla dayanamayarak sordu: ”Kör olduğun halde, Kur’ân-ı Kerîm’i böyle nası l okuyabiliyorsun? Parmağınla takip etti ğine göre, harfleri görmemen imkânsız.” Kör ihtiyar, misafir şeyhe tatlı bir tebessümle cevap verdi.
”Dostum, Allah’ ın kudretinin büyüklüğü yanında, benim halimin ş aşı lacak nesi var? O diledi mi sebepli veya sebepsiz yaratır. Allahıma yalvardım. DYâ rabbi! Ben Kur’an okumayı, her şeyden çok seviyorum. Kur’an okuduğum zaman gözlerime nur ver. Âyetlerini duraklamadan, yanlışsız okuyabileyim.’ Rabbim duamı kabul etti. Ne zaman Kur’an’ ı elime alsam, rabbimin lutfuyla gözlerim açılır. Harfleri görürüm.”
Lokman’ın Sabrı
Lokman Hekim, Hz. Davud’u ziyarete gitti. Davud (a.s), demiri hamur gibi yoğurarak halkalar haline getirdiğini, halkaları da zincir gibi birbirine ekleyerek z ı rh yaptığını gördü.
Daha önce böyle bir ş eyle karşılaşmadığı için, hayretler içinde kaldı . Kendi kendine bu işin nası l yaptığını sormayı düşündü. Fakat sormadı , beklemeyi tercih etti.
”Sabretmek daha iyidir. Sabır insanı hedefine ulaştıran kılavuzdur” diyerek kendine telkinde bulundu. Hz. Davud’u seyretmeye devam etti. İşini bitiren Hz. Davud, yaptığı zırhı giyindi. Lokman’a dönerek, ”Bu zırh savaşta giyilir. İ nsanı kılı ç darbeleriyle yaralanmaktan korur” dedi. Merakını
gi de re n Lo kman da, ‘ ‘ Sabı r, gam ve ke de r karş ı s ı nda i ns anı n e n büyük sığınağıdır” dedi.
Tilkiyi Kurtaran
Ayağı mı Kuyruğu mu?
Tilkiler, avcı ların elinden ayakları sayesinde kurtulurlar. Fakat onlar inlerine ulaş t ı kları nda, kuyruklar ı nı severler. Avcı nın hışmından kuyruğu sayesinde kurtulduklarını düş ünerek, kuyrukları yla oynaşırlar.
Ayakları olmasaydı, kuyruğun hiçbir faydası nın olmayacağını bilmezler.
~k ~k ~k
Velîler bizi yüzlerce tehlikeden, kötülüklerden koruyan ayak gibidirler. Fakat biz de tilki gibi, onları n hakkını teslim etmeyiz. Kuyruk durumundaki işlerle oyalanırı z. Allah dostlarını n üzerimizdeki tasarrufunu görmeyiz.
Hz. Yusuf’un Rüyası
Hz. Yusuf rüyası nda güneş in, ayın ve on bir yı ldı z ın kendisine secde ettiklerini görmüş tü. Gördüğü rüyaya güveniyordu. Kardeşleri tarafından kuyuya atı ldığında, zindana koyulduğunda gördüğü rüyanın bir gün gerçekleşeceğine dair inancını , hiç yitirmedi. Rüyası , karanl ıkta yanan bir mum gibi önünü aydınlatıyordu.
Kuyuya atıldığı nda Hz. Yusuf, Allah tarafından gelen bir ses duydu,
”Ey yi ğit! Sen birgün mânevî padi şah olacaksı n. Kardeş lerinin sana yaptığı bu cefayı , yüzlerine vuracaksı n” denildi.
Hz. Yusuf, sesleneni görmemi şti. Fakat gönlüyle söyleyeni hissetmişti. Ruhuna, o sesten bir güç ve huzur dolmuştu.
| * * * |
O sesin kendisine vermiş olduğu kuvvetle, bütün eza ve cefalara katland ı .
Aynı şekilde ruhlarımı z ın yaratıldığı gün rabbimizin sorduğu, ”Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sesinin mânevî zevki, bütün müminlerin kalbinde kı yamete kadar devam eder.
Bu yüzden bütün müminler, ne belâlara itiraz ederler, ne de Cenâb-ı Hakk’ ın ”yap, yapma” buyruğundan sıkılırlar.
Hz. İsâ’nın Ahmaklardan Kaçması
Bir gün Hz. İ sâ, arkas ından vahşi bir aslan koval ıyormuş gibi, dağa doğru bütün gücüyle koş ar. Adamı n biri de peşinde koş arak kendisine yetiş ir. Neden böyle kaçtığını sorar. Hz. İ sâ acelesinden, adamın sorusuna cevap veremez. Adam bir müddet daha arkas ından koş tuktan sonra, ”Allah rı zâs ı için biraz dur da neden böyle kaçtığı nı söyle. Çünkü arkanda ne bir düşman ne de vahşi bir hayvan var” dedi. Hz. İ sâ, ”Beni oyalama, yürü
işine git. Ben bir ahmaktan kaçıp kurtulmak için böyle koşuyorum” der. Adam hayretler içinde,
‘ ‘Yâ İsâ! Körlerin gözlerini, sağırların kulaklarını açan sen değil misin?” diye sorar. Hz. İsâ, ”Evet” diye cevap verir. Adam, ”Ölüye ism-i azam okuyup dirilten sen değil misin?” diye sorar. Hz. İ sâ, ”Evet” der. Adam, ”Topraktan kuşlar yapı p onları canlandıran sen değil misin?” diye sorar. Hz. İ sâ, ”Evet, benim” der. Adam bütün merakı yla, ”Peki, öyleyse neden böyle kaçı yorsun? Bunca mûcize sana gelmi şken neden korkuyorsun?” diye sorunca;
Hz. İ sâ: ”O, en yüce ism-i azamı sağıra okudum, kulağı duydu. Köre okudum, gözleri açıldı. Kayal ık dağa okudum, dağ çatladı , yarı ldı . Ölmüş birine okudum, dirildi. Cans ıza okudum canlandı. Fakat ahmağı n gönlüne şefkatle yüz binlerce kere okudum, bir faydası olmadı . O ahmak bir kaya parçası, bir mermer kesildi. Ahmaklı k huyundan vazgeçmedi. Onun için kaçı yorum” der.
Soruyu soran adam, ” İ sm-i azamı n ahmağa tesir etmemesinin hikmeti nedir?” deyince, Hz. İ sâ, ”Ahmaklı k Allah’ ın bir kahrıdı r. Hastalık, körlük sağı rlı k bir belâdır. Kahı r değildir. Hastal ığa, belâya uğramış kimseye acını r. Ahmak olan ise baş kas ına acı verir incitir” der.
~k ~k ~k
Hz. İ sâ’nın kaçtığı gibi, ahmaktan kaçmak gerekir. Ahmağı n sohbeti zarardır. Havanın suyu çekip buharlaştırdığı gibi, ahmak da insanın ruhî özelliklerini çalar. Mânen yoksullaştırır. Gönlünü taşa çevirir.
Sebeli Kör, Sağır ve Çıplak
Sebe şehri, çok büyük bir şehirdi. Öylesine büyüktü ki, büyüklüğü bir tepsi kadardı . Bu ulu ve büyük şehir, çok uzun olmasının yanında, çok da sağlamdı. Ama sağlamlığı bir soğan kadardı.
Sebe şehrinde sayısı z insan ve diğer canlılar yaşardı. Fakat hepsi üç ki şiden ibaretti. Onlardan biri kör, biri sağır, diğeri de çıplaktı.
Bir gün üçü bir aradayken kör, ”Bakın şu taraftan atl ı askerler geliyor. Hangi milletten, kaç ki şi olduklarını görüyorum” dedi. Sağı r, ”Evet evet, ben de seslerini duyuyorum, gizli açık ne konuş uyorlarsa işitiyorum” dedi. Çı plak, ”E ğ er buraya gelirlerse ş u uzun ete ğ imden keserler diye korkuyorum” diye söyledi. Kör, ” İşte yaklaştı lar, haydi bizlere zararları dokunmadan kaçalı m” arkadaşları nı uyarı nca, sağı r, ”Evet, gürültüleri iyice yaklaş tı” dedi. Çıplak, ”Haydi onlar bizi soymadan uzaklaş alı m buralardan” diyerek harekete geçtiler.
Birlikte panik halinde şehri terkederek, bir köye sığı ndı lar. Karı nları iyice acı kmıştı. O köyde, çok semiz bir kuş buldular. Fakat kuşun zerre kadar eti yoktu. O kuşu, oturup yediler. Karnı doymuş filler gibi şiştiler. Şişmanladılar.
Âdeta birer fil gibi irileştiler. Dünyaya sığmayacak bir duruma geldiler.
Daha sonra, o kocaman gövdeleriyle bir kapı çatlağı ndan geçerek kayboldular.
* * *
Bu hikâyedeki sağı r; hayattan çok ş ey isteyen, gözü doymayan, başkalarının ölümünü duyup, kendi ölümünü düşünmeyen insandır.
Uzağı gören kör de, hırs sahibi insanı temsil eder. Hırs sahibi insanlar kendi ayı plarını görmez, başkalarındaki kıl kadar hatayı araştı rıp, ortaya dökerler.
Çıplak ise, gözü dünyadan başka bir ş ey görmeyenlerin durumuna örnektir. Dünyaya çıplak gelip, çı plak gideceğini bilen insan, nası l olur da dünyevî kaygılarla kendini helâk eder? Dünya hayatı bir rüyadan ibaret olduğu gibi, dünyada servet sahibi olmak, rüyada define bulmaya benzer.
Bu hikâyedeki kapı çatlağı ndan maksat, ölümdür. Ölüm yolu gizli, görünmez bir yoldur. İ nsanlar doğarken ölümle nişanlanır, ölürken de evlenmiş olurlar. Gelinin süslenip koca evine götürüldüğü gibi, insanlar da ölünce techîz ve tekfin edilip âhirete yolcu edilir.
Köpeklerin Kışın Verdiği Söz
Kış gelip soğuklar baş ladığı nda, sokak köpekleri perişan olurlar. Kuyrukları bacaklarının arası nda soğuktan titrerken, kendi kendilerine ş öyle söz verirlermiş:
”Bu durumdan kurtulmak için, yaz geldi ğinde taştan bir ev yapacağım. Dişimle, tırnağımla çalışırsam, küçük gövdemi sokacak bir kulübem elbette olur.”
Fakat yaz gelince havalarla birlikte kemikleri ısınır, derisi gevş er, vücudu canlanı r. Kışın çektiklerini unutarak kendisini koskocaman görür.
”Ben bu halimle ufak bir kulübeye nasıl sığarım?” diyerek soğukta verdiği sözü. Sağda solda buldukları nı yer. Tembel tembel bir gölgede yatarak, vaktini geçirir. Gönlünden geçen bir kulübe yapmak düşüncesine de, aldırmazmış.
~k ~k ~k
İnsanlar da bir belâya düşdüklerinde, tövbe ederek kendilerine bir ev yapmak ister. Belâ ve musibetten kurtulduklarında ise, tövbe evini yapmayı ihmal edip ertelerler.
Tandırdaki Havlu
Mâlik, oğlu Enes’in evine bir gurup misafir gelmi şti. Hz. Enes (r.a) ona ikramda bulunup sofra kurdu. Enes hazretleri yemekten sonra misafire getirilen havlunun sararı p kirlenmi ş olduğunu gördü. Hizmetçi kıza seslenerek,
”Bu havluyu al, tandı ra at, bir müddet kalsın” dedi.
Hizmetçi kız, hiç itiraz etmeden havluyu al ıp ateş dolu tandırı n içine attı . Bu duruma misafirler şaşırıp kaldı .
Havlunun yanıp kül olacağını düşünüyorlardı.
Bir müddet sonra hizmetçi kız peşkiri tandırdan çıkardığında, en ufak bir yanık izi olmadığı gibi, tertemiz olduğunu da gördüler. Misafirler,
”Ey aziz sahâbî! Peşkiri ateş yakmadığı gibi, üstelik temizledi. Bu iş nasıl olur?” dediler.
Hz. Enes (r.a),
”Allah’ın Resûlü Efendimiz (s.a.v) birçok defa bu havluya elini ve ağz ı nı silmiş ti” dedi.
Bunun üzerine hizmetçi kı za döndüler ve,
”Efendin bu işin sırrını biliyordu. Sen nası l oldu da hiç tereddüt göstermeden böyle değerli bir havluyu götürüp ateş e attı n?” diye sordular. Hizmetçi kız, ”Benim Allah dostlarına güvenim tamdır. Havlunun kıymeti nedir ki? Bana ateşe atla dese, bir an olsun tereddüt etmeden atlarım” dedi.
* * *
Ey ateşten ve azaptan korkan kişi! Öyle bir ele yüz sür ki seni ateşten koruyacak ruh yüceliğine ulaştı rsı n. Allah dostuna teslimiyette hizmetçi kız ı kendine örnek almalı sın.
Bebeğin Konuşması
Peygamberimiz’in mûcizesi ile, simsiyah yüzü beyaz olan kölenin yaşadığı köyden bir kadın, kucağı ndaki iki aylı k bebeği ile birlikte Peygamber Efendimiz’in yanı na geldi. İ ki aylı k bebek, Peygamberimiz’in yanı na gelir gelmez dile geldi.
”Ey Allah’ ı n elçisi! Allah sana selâm söyledi” dedi. Kâfir olan anne çocuğunu azarlayarak, ”Sus, sana kim öğretti bunu?” diye öfkeyle ba ğı rd ı . Bebek yeniden dile gelerek,
”Önce Allah, sonra da Cebrâil” dedi. Annesi çocu ğ a, ”Sen Cebrâil’i görüyor musun?” dedi. Çocuk, ”Evet, şu anda senin başı nın üzerinde ayın on dördü gibi parl ıyor” dedi.
Allah’ ı n Resûlü bunun üzerine çocuğa,
”Ey süt emen körpe yavru! Senin adı n nedir?” dedi. Bebek, ”Hakk’ ın yanında adım Abdülaziz, fakat insanlar beni Abdüluzza diye ça ğı r ı yorlar” dedi.
İ ki ayl ık çocuğun kemal sahibi bir insan gibi konuş mas ı annenin imana gelmesine vesile oldu.
* * *
Konuşma yaşına gelmemi ş çocuk gibi, kıyamet günü bütün
âzaları mız, elimiz, ayağı mız, gözümüz dile gelerek
yaptıkları mız ı bize söyleyecekler. İ nsan bunu bile bile nası l günah i şler?
Tavşancıl Kuşunun Peygamber Efendimiz’in Ayakkabısını Kapıp
Kaçırmas ı
Bir gün, Allah’ ı n Resûlü (s.a.v) abdest almak için su istedi. Güzelce abdestini aldı . Ayakkabısı nı ayağı na giymek üzere
elini uzattığında, bir taşvşancıl kuşu gelerek ayakkabıyı kapı p havalandı. Kuş ayakkabıyı havada ters çevirdiğinde, içerisinden bir yılan düş tü.
Daha sonra kuş ayakkabıyı getirip, yavaş ça Peygamber Efendimiz’in önüne bıraktı.
Kuşun, Allah’ ı n yardımıyla Peygamber Efendimiz’i korumak için ayakkabıyı aldığı anlaşıldığı nda, Resûlullah Efendimiz ş öyle buyurdular:
”Bu olay, yılan sokması na karşı beni korumak için Allah’ ı n bir ikramıdı r. Allahı m, iki ayak üzerinde yürüyenlerle, karnı üstünde sürünenlerin ş errinden sana s ığı nırım.”
~k ~k ~k
Ceza olarak gördüğümüz belâ ve musibetlerin sonucu, bizim için hayı r olabilir. Büyükler tasavvufu, ”Sı kıntılı anlarda gönlün huzur içinde olmasıdır” diye tarif etmi şlerdir. Dolayısıyla sûfîler, üzüntü ve s ı k ı nt ı lar ı n ı gizli bir alt ı n hazinesi gibi saklarlar.
Hayvanların Dilini Öğrenen Adam
Bir gün meraklı bir genç Hz. Musa’dan hayvanların dilini öğrenmek istedi. Hz. Musa bunun kendisine zarar verebileceğini ne kadar anlatmaya çalıştıysa da, genç adamı fikrinden vazgeçiremedi. Genç adam,
”Yâ Musa! Beni geri çevirmek, senin büyüklüğüne uygun düş mez. Hiç olmazsa, kapımı n önünde yatan köpekle, kümes hayvanlarımı n dilini anlayayım” dedi.
Bunun üzerine Musa (a.s) ona dua etti. Adam sevinerek evine gitti. Sabahleyin kapının eşiğine durdu. Hizmetçi kadı n sofranı n altındaki örtüyü bahçeye silkelediğinde, yere bir parça ekmek düş tü. Evin horozu, bu parça ekmeği hemen kaptı . Köpek,
”Niçin benim hakkıma göz dikiyorsun? Sen buğday ve arpa yiyebilirsin. Ekmek benim hakkı m” dedi. Horoz,
”Merak etme, yarın sahibimizin atı sakatlanı p kesilecek, kendine bol bol ziyafet çekersin” dedi.
Horozla köpeğin konuşmalarını duyan adam, hemen atını pazara götürerek sattı.
Adam, ertesi sabah da, ”Bakalım horozla köpek ne konuşacaklar?” diyerek kulak kabarttı. Köpek, ”Sen yalan söyledin. Hani sahibimizin atı sakatlanıp kesilecekti, ben de bol bol yiyecektim?” dedi. Horoz, ”Sahibimiz kurnazlı k yapı p, atı nı sattı . At orada sakatlanıp kesildi. Sen yine de meraklanma, yarı n katır ölecek, yine size ziyafet var” dedi. Adam bunu duyar duymaz ahırdaki katırını pazara çıkarıp sattı . Zarardan ziyandan kurtulmanın sevinciyle evine dündü. Kendi kendine hayvanların dilini öğrenmenin kârlı bir iş olduğunu düş ündü.
Sabah olur olmaz yine bahçeye çıkıp horozla köpeğin konuşmalarına kulak kabarttı. Köpek bir önceki günde olduğu gibi, horoza kızmaktaydı.
‘ ‘Hani katır? Hani bolca et? Nerede kaldı ziyafet? Sen büyük bir yalancısı n.” Horoz,
”Hayır, ben yalan söylemedim. Katır ölecekti ama sahibimiz onu da sattı . Sen hiç merak etme, yarın sahibimizin kıymetli kölesi ölecek. Onun hayrı na yemekler verilecek, helvalar dağı tılacak, hepimiz güzelce doyacağı z” dedi.
Bunu duyan adam, o gün hiç beklemedi. Üçe beş e bakmadan kölesini götürüp sattı .
Adam ba şı na gelebilecek üç felâketten de kurtuldu ğ u için çok
neşeliydi. Sevinç içerisinde şükürler etti. Ertesi gün
olduğunda, yine horozla köpeğin yanı na koş tu. Ne
konuştuklarını dinlemeye baş ladı.
Köpek çok kızgındı. Bu sefer, ”Günlerdir yalanları nla beni avutuyorsun. Hani köle ölecekti? Onun ölüm yemeği sayesinde karnımı z doyacaktı. Sen yalandan başka bir söz bilmez misin?” dedi. Horoz,
”Yalancılığı asla kabul etmem. Horozlar yalan söz nedir, bilmezler. Allah bizi insanlara namaz vakitlerini bildirmemiz için yaratmıştır. Onun için vakitsiz öten horozun başı kesilir.
Köle öldü, fakat bu evde değil. Çünkü sahibimiz onu sattı . Açıkgöz efendimiz, bu davranışıyla mal ını kurtardı ama canını kurtaramayacak. Atı n, katı rın, kölenin ölümü; başına gelebilecek belâ ve musibetlerin koruyucusu olacaktı . Onları satarak mal ına gelecek zarardan kurtuldu, ancak belâyı kendi üzerine çekti. Sıra onda. Yarın sahibimiz ölecek, mirasçı ları öküzü kurban kesip, yemek dağıtacaklar” dedi.
Bunu duyan adam, âh vah ederek Hz. Musa’ya koş tu, ”Feryadıma yeti ş, beni ölümden kurtar” dedi. Musa (a.s), ”Ok yaydan fırlamış. Allah’ ı n takdiri geri dönmez. Allah’tan senin için dileğim, huzuruna imanlı gitmendir” dedi. Musa (a.s) daha bunları söylerken adamın hali değişmeye başladı. Ayakları birbirine dolandı. Üç-dört kişi al ıp, evin götürdüler.
* * *
Akıllı kiş i, işin sonunu gönül gözü ile önceden görür. Bilgisi az olan ki şi ise, i ş olup bittikten sonra farkına varır.
Çocukları Yaş amayan Kadı n
Bir kadın vardı. Her yıl doğurur, çocukları ise, altı aydan fazla yaşamazdı. Kadın yirmi çocuk doğurmuş yirmisi de ölmüştü. Her çocuğun ardında feryat ederdi. Sonunda, ”Ey Allahım! Bu çocuklar bana dokuz ay yük olur, bense onlar altı aydan fazla sevemem. Altı ay geçmeden elimden al ırs ın” diyerek canını yakan ı stı raptan şikâyet etti.
O gece rüyas ında cenneti gördü. Cennetteki sayısız nimetlerin aras ında kendi adının yaz ılı olduğu bir köş k vardı. Kadına,
”Bu köş k acı lara katlanan, ıstıraplara tahammül eden, Allah sevgisiyle her şeyini feda edenindir. İbadetlerinde gevşeklik gösteren kulları nı, Allah musibetleriyle sı nar” dediler.
Cennet nimetlerini görmenin sarhoş luğuyla kadı n,
‘ ‘ Al l ah’ t an g e l e n baş ı m göz üm üs t üne ‘ ‘ de di . Yavaş yavaş cennet bahçesinde ilerleyip köşküne girdiğinde, bütün çocuklarının orada olduğunu gördü.
~k ~k ~k
Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
Bir annenin çocuğu ölünce Allah (c.c) meleklerine,
”Kulumun çocuğunun ruhunu aldını z mı?” der. Melekler, ”Evet” derler. Cenâb- ı Hak, ”Onun kalbinin yemi ş ini, hayatının meyvesini kopardını z mı?” der. Melekler, ”Evet” derler. Allah Teâlâ, ”Kulum ne dedi?” diye sorar. Melekler, ”Sana hamdetti. DBiz Allah’a teslim olmuşuz, ancak ona döneriz’ dedi” derler. O zaman Allah Teâlâ, ”Kulum için cennette bir ev yapın, o evin adı nı da, hamd evi diye koyun” buyurur.
Hz. Hamza’nın Zırhsız Savaşa Girmesi
Hz. Hamza, ilerlemi ş yaşı na rağmen savaş lara katı lır, kendinden geçercesine çarpışırdı. Düşman saflarının arasına yalı n kılıç zırh giymeden dalardı. Onun bu durumunu görenler, ‘ ‘Ey Peygamber’in amcası! Sen Allah Teâlâ’nın, DKendinizi tehlikeye atmayı n’ âyetini bilmiyor musun?
Gençliğinde gücün kuvvetin yerinde iken zırhsız savaş a girmezdin. Şimdi ihtiyarladın, belin büküldü. Ama düşman safları nın üzerine korunmasız gidiyorsun. Sen de bizden iyi bilirsin ki, kılıç ve mızrakta duygu yoktur. İ htiyarsı n diye sana ayrı cal ık tanımazlar” diye öğütler verdiler. Hz. Hamza, onlara durumunu şöyle açı kladı:
”Ben gençliğimde ölümü yok olmak gibi görüyordum. Fakat Muhammedî nur sayesinde, fâni dünyaya bağlı lığım kalmadı. Ölüm benim için, hakikat kapı sının açılmas ı gibidir. Ölüm, kimin gözünün önüne tehlike olarak geliyorsa, DKendinizi tehlikeye atmayın’ âyeti de onun için geçerlidir.”
En Güzel Şehir
Bir sevgili, âşığı na sordu: ”Yi ğidim, sen çok gurbet gezdin, birçok şehir gördün. Onları n içinde en güzeli hangisidir?” Âşık hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
” İ çinde, sevgilinin bulunduğu şehir.”
~k ~k ~k
Padişah nereye postunu serip oturmuşsa, orası iğne deliği kadar bile dar olsa, bizim için geniş bir ovadır. Ay gibi parlak yüzlü Yusuf, kuyunun dibinde bile otursa, orası bize cennet sayılı r.
Âşık Öldüren Mescid
Rey şehrinin yakınları nda bir mescid vardı . Bu mescidde kim gecelediyse sabahleyin ölüsü bulunuyordu. Bu yüzden o civarda yaşayanlar geleni gideni uyararak, ”Sakın bu mescidde
konaklamay ı n. Kuvvetli bir büyü veya 11 ls ı m m ı var? Yoksa güçlü perileri mi var? Bilemiyoruz. Bildiğimiz, burada yatanı n sabaha canını teslim etmiş olarak çıkması. Canını seven, bu mescidde yatmasın” diyorlardı. Hatta, tedbir olarak gece olunca mescidin kapısı na kilit vurmayı düşündüler.
Günler böyle geçerken, bu mescidin şöhretini duyan bir misafir geldi. Gelen misafir, aşk ehli bir dervi şti. Mescidde kalmak istediğini söyledi. Bunu duyan halk başına toplandı . Herkes onu uyararak bu isteğinden vazgeçirmeye çal ıştı.
”Ey misafir! Bizim sana söylediklerimiz bir efsane veya uydurma değil. Buraya canlı girip de ölü çıkanlara biz ş ahidiz. Gel, akıl ve insaftan ayrılma.” Misafir onlara,
”Ben, yaşamak istemiyorum. Bu hayata doydum. Yaptığı mdan pişman olmam. Çünkü bir kuşa, kafesi bırakıp uçmak nas ıl hoş ve tatlı gelirse, bana da ölüm öyle güzel ve tatlı gelir” dedi .
Misafir bunlar ı söyledikten sonra mescide girip yatt ı . Fakat ona uyku gelir mi? Hakk’ın aşk deryasına batmış bir kişi, bir ı rmakta nasıl uyuyabilir? Gam ve keder suyuna batmış âşıkları n uykusu, kuşların ve balıkların uykusu gibidir.
Misafir gece yar ı s ı korkunç bir ses i ş itti.
”Ey fayda arayan ki şi! Geleyim mi?”Bu korkunç ses beş kere tekrarlandı. Misafir korkudan yüreği kopuyor, ödü patl ıyordu. Kendi kendine, ”Ey gönül, aklı nı başına al, titreme. Bu sesten ancak gerçek imanı olmayanlar korkar. Hz. Ali gibi ya ülkeyi al ırı z ya canımız gider” diyerek yattığı yerden s ıçrayı p ayağa kalktı.
”Ey yiğit er!” diye bağı rdı . ”Ben buradayım, gerçekten yiğit isen gel. Seni bekliyorum.”
Misafir, bu meydan okumasından dolayı, o mesciddeki büyü bozuldu. Her taraftan altınlar akmaya başladı . O kadar çok altı n yağdı ki, yiğit derviş kapının açı lmayacağı ndan korktu.
Yiğit derviş cesaret ve kararlılığı karşı sında elde ettiği altı nları torbalara doldurup dışarıya gömdü.
~k ~k ~k
Bu hikâyede bahsedilen altın, Hakk’ın darphanesinde basılmış mâna altınıdır. Mâna altını gönlü zenginleştirir. Aydan aydı nlı k yapar.
Ey oğul! Sen Allah adamı velîyi gördüğünde, kendinle kıyaslayarak onu beşerî sıfatlarıyla değerlendiriyorsun. Onda beşeriyet ateşi var sanı yorsun. Sen onda parlayana ateş deme, nur de. Velîler, ilâhî nur sahibidir. Korkma, o nâra atıl. O nur, dostlara gül bahçesi gibidir. Yaklaş anlar gönlünü mâna altı nı ile zenginleştirir.
Kısrağın Tayına Nasihati
Bir kısrak ile tayı su içmekteydi. Seyisler, diğer atları da suya çağı rmak için ısl ık çalmaya başladı. Islı k sesini duyan tay, başı nı kaldı rıp etrafına korkak korkak baktı . Suyu içemedi. Annesi, ”Yavrucuğum, ne diye ürküyor, su
içmiyorsun?” diye sordu. Tay, ”Şu adamlar ıslık çalıyorlar. Bunları n hep birden ıslık çalmalarından ürküyorum” dedi.
Kısrak yavrusunun bu halini görünce, ”Sen onlara aldı rma, i şine bak. Dünya kuruldu kurulalı böyle boş iş lerle uğraşanlar olmuştur. Benim akıll ı yavrucuğum, sen işine bak, suyunu iç” dedi.
~k ~k ~k
Burada geçen taydan maksat, tarikata yeni girmiş derviştir. Anne kısrak da mürşid-i kâmili temsil etmektedir. Velîlerin sözlerine itiraz eden akı lsı z kişiler her devirde bulunur.
Onun için Mevlânâ hazretleri, bu hikâyesinin devamı nda, ”Allah dostlar ı n ı n sözleri, içince insana hayat suyunu bağışlayan saf ve duru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken, o sudan iç de gönlünde mânevî bitkiler, çiçekler, güller açılsın” buyuruyor.
DÖRDÜNCÜ CİLT
Güzel Kokulardan Bayılan Adam
Bir adam çarşıda gezerken güzel kokular satılan sokağa girdi. Dükkânlardan gül, menekşe gibi türlü türlü güzel kokular dalga dalga ortalığa yayılıyordu. Adam birkaç adım attıktan sonra duyduğu kokulardan başı döndü. Fazla dayanamadı , düşüp bayıldı.
Halk düşüp bayılan adamı n başı na toplandı . Ayıltmak için çareler aramaya baş ladılar.
Biri elini kalbine götürerek atıp atmadığını kontrol etti. Bir diğeri ise yüzüne, gözüne gül suyu serpti. Gül suyu serpen bilmiyordu ki, adamı n başı na ne geldiyse gül suyundan gelmişti.
Biri elleriyle başını ovalarken, di ğeri ateş i düşsün diye ı slak samanı getirip göğsüne sürüyordu. Bir tanesi de öd ağacı ile şekeri karış tırıp zavall ını n başı ucunda tütsü yapı yordu.
Bir başkası ise hafifleyip ferahlaması için elbiselerini soydu. Öte yandan da biri elini tutmuş nabzını kontrol ediyordu.
İçlerinden biri; ‘ ‘Acaba şarap içmiş, esrar çekmiş veya afyon yutmuş olması n” dedi. Hemen eğilip ağzını kokladılar. Öyle bir alâmet yoktu. Adamın durumuna halk ş aşı rıp kaldı .
Itır çarşısında, yığıl ıp kalan adamın durumu ağı zdan ağıza yayı ldı . Tanıyanlardan kim olduğu öğrenildi. Akrabalarına haber salı ndı .
Adamcağız deri ustas ıydı. Gürbüz ve akıll ı bir erkek kardeş i vardı. Haberi al ır almaz koş tu geldi.
Yanı nda bir parça köpek pisliği de getirmiş ti.
Ben onun neden bayıldığı nı biliyorum. Sebebi bilinince çare bulmak kolaylaşı r dedi.
Kendi kendine, ”Ağabeyim rızkını elde etmek için yıllardı r
pis kokuların içinde deri tabaklayarak çalışır. Pisliğin kokusu onun beynine, damarlarına kadar sinmiş tir. Hayatında ilk kez böyle bir ıtı r çarşıs ından geçti ğinden güzel kokular onu kendinden geçirmiş tir” diye düşündü.
Dericinin kardeş i vereği ilâcı kimseler görmesin diye halkı uzaklaş tırdı. Gizli bir ş ey söylüyormuş gibi başı nı ağabeyinin kulağına yaklaştırdı. Farkettirmeden elindeki ezilmi ş pisliği de ağabeyinin burnuna sürdü.
Az sonra adam ayıldı ve kendine geldi. Seyredenler hayretler içinde kalarak, ”Bu adam hastaya bir efsun okudu, kulağına üfledi. Âdeta ölmüş adamı kurtardı dediler.
~k ~k ~k
Öğüt veren kimseler, pisliğe batmış kişinin iyileşmesi ve ona bir kapı açı lması için; amber ve gül suyu ile tedavi etmek isterler. Ancak, pislik içindeki insanlara temiz nimetler hoş gelmez. Temiz nimetlerin, güzelliklerin tadına varmak için önce pislikten uzakta yaşamak gerekir. Oysa, onlar bok böceği gibi pislik taşı r dururlar. Bu yüzden de gül suyundan bayı lırlar.
Kime öğüt miski, nasihatçinin sözlerinden yayılan güzel koku fayda vermezse, muhakkak o kötü kokulara al ışmıştır.
Burnunu pislikten çıkarmı yorsan sen de o nurdan nasibini alamazs ın.
Toprak Yiyen Adam
Toprak yemeye alış mış bir adam şeker almak için bir dükkâna girdi. Aktar hilebaz biriydi. Terazisinde kullandığı ağırlıklar taştan değil topraktandı.
Adam, ” Şeker almak istiyorum” dedi. Dükkân sahibi, ” İ yi ama, benim terazimin ağırlıkları topraktandır, ona göre” dedi. Adam,
”Benim acele şeker alıp gitmem gerek, gramların neden olursa olsun farketmez. Hem ben toprak yemeyi de çok severim.
Aktar terazinin bir kefesine toprak ağı rl ı klar ı koydu. Di ğ er kefesine de onların ağırl ığı nca şeker koymak için şeker çuvalının yanı na gitti. Kütle halindeki şekerleri kırmaya başladı.
Bu sırada dayanamayarak, terazinin kefesindeki toprak ağırlıklardan gizlice bir parça koparıp yedi. Çok hoşuna gitti. Dükkâncı ya farkettirmeden bir parça daha kopardı . Attarın görmemesi için de özen gösteriyordu.
Oysa, insafsız aktar onu görmüştü. Kendi kendine, ”Ye ye biraz daha ye, ahmak adam. Sen yedikçe kârl ı olan benim. Biraz sonra şekeri tartıp eline verdi ğimde kimin kimi kandı rdığını daha iyi anlayacaks ı n” diyordu.
* * *
Göz zinasından hoşlanırsın, ama gerçekte kendinden kopardığın eti kebap yapıp yemiş olursun. Haram bakış insanın sabrını azaltır. Hep daha fazlası na, daha ötesine yönlendirir.
Dervişin Rüyası
Dervi ş in biri anlatt ı :
”Rüyamda Hızır’ı görenleri gördüm. Onlardan, helâl olan ve hiçbir vebali olmayan rızkı nas ıl elde edeceğimi sordum.
Beni al ıp dağlara götürdüler. Ormanlardaki yabani meyve ağaçlarını silkelediler. DBunları Allah Teâlâ bizim
himmetimizle senin için tatlılaştırdı. Tertemiz, helâl rızkı ,
hiç yorulmadan kolaylı kla da elde edebilirsin’ dediler.
O meyveleri yedikten sonra kalbimde himet kaynakları coştu. Sözlerimin tesirinden, feyzinden akıllar hayrete düş tü.
Bunun üzerine rabbime şöyle dua ettim. DEy rabbim! Bu hal benim için bir imtihan. Sen bana halktan gizli bir ihsanda bulun.’ Bunun üzerine ârifane söz söyleme kabiliyetim gitti. Onun yerine hoş bir gönül elde ettim. Büyük mânevî zevklere ulaştım. Kendi kendime, DCennette bundan başka bir sevinç hali olmasa dahi, buna raz ı yım’ dedim.
Bir gün ormandan odun yüklenip gelen fakir bir dervi ş gördüm. Daha önceki kazancımdan elde ettiğim birkaç altınım elbisemin yeninde dikili duruyordu. Yine kendi kendime, DAllahım, bana ihsanda bulundun, rızık derdinden kurtuldum. Şu yanımdaki altı nları oduncu dervi şe vereyim de iki-üç gün rahat etsin’ dedim.
O derviş sanki benim düş üncemi okumuş bakış ları beni azarlar gibiydi. Aslan gibi heybetiyle yanı ma yaklaştı . Odunları yere indirdi. Oduncu derviş in heybetinden benim yedi uzvum birden titremeye başladı. Şöyle dua etti:
DYâ rabbi, duaları kabul olan has kullarını n yüzü suyu hürmetine, bu odunları altı na çevir.’ Bir anda odunlar altına döndü. Ateş gibi parı l parıl parladı. Bu durumu görünce kendimden geçtim. Bir hayli zaman baygın kalmışı m. Kendime gelip ş aşkınl ığı m geçince o zat dedi ki:
DAllah’ı n has kullar ı çok kıskançt ı r. Tanı nmaktan ş öhretten kaçı nırlar.’
Tekrar rabbine dua etti: DYâ rabbi, sen bu altınları tekrar odun haline getir.’ O saniyede altınlar tekrar odun oldu. Garip bir dervi ş kılığındaki o mübarek insan, onları yüklenip ş ehre doğru gitti. O mâna padişahının arkas ından gidip anlayamadığım bazı konuları sormak istedim, fakat heybeti beni olduğum yere âdeta bağladı . Donup kaldım. Şöyle düşündüm: Allah’ı n has kullarını n huzuruna varmak için herkese yol yoktur. Eğer biri can ve baş vererek yol bulursa bu onları n merhametindendir.”
* * *
İnsanlar gerçek bir Allah dostunun sohbetine nail olurlarsa, bunu Allah’ı n bir lutfu olarak kabul etmelidirler. Zaman kaybetmeden feyiz tahsil etmek için gayret gösterilmelidir.
Yoluna kaybeden ahmaklardan olmamak için fırsatı ganimet bilmelidir.
Bir Şairle İki Vezir
Ş airin biri padişahın ihsan ve bahş işlerine mazhar olmak için bir şiir yazdı. Götürüp huzura takdim etti. Padişah şaire 1000 altı n verilmesini emir buyurdu.
Padi şahın çok cömert ve iyi kalpli veziri, ”Sultanım, bu verilen azdı r. 10.000 altın vermemiz daha uygun olur. Böyle büyük bir sultanı öven kıymetli bir şaire daha fazlas ı lâyı ktı r” dedi.
Padi şah vezirine itimat ederek, şaire 10.000 altın, çeş itli elbiseler ve değerli hediyeler verdi.
Şair bir yandan bu ihsana şükrederken, diğer yandan bu iyiliğin kimin sayesinde olduğunu araş tırdı. Ona, ”Sultanı n Hasan isminde adı gibi güzel bir veziri var. Bu ikramlar ve hediyeler onun tavsiyesiyle oldu” dediler.
Bunun üzerine şair, vezir için uzun bir kaside yazdı . Şiiriyle onu da övdü. Götürüp konağında vezire sundu.
Aradan birkaç sene geçti. Ş air yine fakirle ş ti. Bir ş iir daha yazarak, daha önce bol bol ihsanı nı gördüğü padi şaha sundu. Yazdığı kasidede padişahın cömertliğini anlatmış, teşekkür etmi ş ti.
Padi şah âdeti olduğu üzere yine 1000 altın verilmesini emir buyurdu. Fakat bu sefer o önceki cömert vezir ölmüş , yerine son derecede acı mas ız ve cimri bir vezir gelmi şti.
Cimri vezir padiş aha, ”Bir şaire bu kadar bağış ta bulunulur mu? Ben bu 1000 altının kırkta biri olan 25 altına şairi razı ederim” dedi.
Oradakiler vezire, ”Önceki vezir zamanı nda bu ş aire 10.000 altı n verilmişti” dediler. Cimri vezir, ”Siz onu raz ı etme i şini bana bırakın. O benim işim. Onu öyle süründürürüm ki, yoldan kara toprak al ıp versem, bahçeden gül yaprağı vermişim gibi kapar gider” diye söyledi. Padi şah, ”Şairi memnun et de nası l başarırsan başar” diye buyurdu.
Vezir bugün yarı n diye şairi bekletmeye baş ladı. Bir kış geçti, yaz oldu. Yaz bitti, güz geldi. Şair bekledi ği ihsanı alamadığı gibi, gidip gelmekten usandı. Vezirin kapı sına dayandı , ”Ey yüce efendim! Eğer altın yoksa, söv veya kov da bu beklentiden kurtar. Aylardır canım senin kapında rehin kaldı” dedi.
İş bu hale gelince vezir şaire 25 altın verdi.
Aylardı r büyük bir umut bekleyen şair 25 altını görünce düşünmeye baş ladı.
Daha önceki ihsan hem çoktu, hem de huzurdan çıkarken hemen takdim edilmi şti. ”Ne oldu ki şimdi böyle oldu?” kendi kendine. Durumu araş tırdığında, padi şahın adamlarından biri: ”O eski cömert vezir dünyadan göçüp gitti. Onun zamanında ihsanlar kat kat fazlaydı. Yerine gelen bu cimri vezir, fakirlerin bile derisini yüzüyor. Sen o parayı al da bir an önce uzakla ş . Eğer seni yakalarsa onu da elinden al ı r. Senin az bulduğun bu miktarı sana verdirtmek için az uğraş madık.”
Şair merak ederek sordu: ”Ey dost! Söyle bana, bu elbise soyanın adı nedir?”
‘ ‘Hasan’dır’ ‘ cevabını alınca, ş air eski vezirin de adının Hasan olduğunu anımsayarak,
”Onun da adı Hasan’dı ama kaleminin her yazısında vardı yüz cömert vezir.
Bunun da adı Hasan ama, sakalından ipler örülür, eder padi şahı rezil.”
İbrahim Edhem’in Tahtını Terketmesi
İ brahim Edhem Belh şehrinin padiş ahı ydı . Bir gece sedire yatmış dinleniyordu. Sarayını n damında bir takı m ses ve gürültüler duydu. Sanki birileri damda gezmekteydi.
”Kim böyle bir şeye cesaret edebilir?” diyerek pencereden yukarıya seslendi:
”Kim var orada? Sarayın damında ne i şiniz var?”
Daha önce hiçbir yerde görülmemiş insanlar damdan başını eğerek cevap verdiler:
”Yitiğimizi arıyoruz” dediler. İ brahim Edhem, ”Neyinizi
kaybettiniz?” diye sordu. Onlar da, ”Develerimizi
kaybettik” dediler. Bu cevaba ş aşı ran İ brahim Edhem hayretle sordu: ”Hiç sarayın damı üstünde deve aranır mı?” Damda gezenler,
”Bizim burada deve aramamız, senin saltanat tahtını n üzerinde oturarak Allah’ ı arayı p bulmayı ummandan daha fazla hayret edilecek bir davranış değil” dediler.
Bu hadiseden sonra İ brahim Edhem sarayı ve saltanatı terketti. Dervişliği seçti. Mâna âleminin sultanlarından oldu.
Firavun ve Hâmân
Firavun Hz. Musa’nı n güzel sözlerini işitince kalbi yumuşar, imana yaklaşır gibi olurdu. Birçok defa Hz. Musa’nı n sözlerinin etkisiyle iman etmeye meyletti. Hz. Musa’ ın (a.s) sözleri o kadar tesirliydi ki, taşa söylense taştan süt akardı.
Firavun Hz. Musa’nın teklifini veziri Hâmân’a danıştığı nda, kötü düşünceli kindar vezir ona, ”Sen şimdiye kadar padi şahtın, bundan sonra hırkas ı yamal ı bir adamı n kulu mu olacaks ın?” derdi.
İşte bu sözler, mancını kla atılmış bir taş gibi hızla gelir, Firavun’u camdan yapılmış kalbini paramparça ederdi.
Hz. Musa kelîmullahın güzel sözleriyle yüz günde yaptığı sarayı Hâmân bir anda darmadağı n edip yı kar atardı.
* * *
Ey gafil insan, senin aklın da isteklerine mağlûp olmuş vezir gibidir. Senin bedenin de iman yolunu, Allah yolunu keser durur.
Allah dostu sana öğüt verdiği halde, beden şehrinde bir eşkıya gibi gezen nefsin onun sözlerini etkisiz bı rakır.
Mescid-i Aksâ’da Yeşeren Otlar
Süleyman (a.s) her sabah Mescid-i Aksâ’ya gelir, tam bir ihlâs ile rabbine ibadet ederdi. Her gün mescidde yeni bir otun yeşerdi ğini görür ve ona sorar.
”Ad ı n nedir, neye fayda verirsin?” Her ot ona cevap verir, adını, ne işe yaradığı nı, hangi hastalığa ilâç olduğunu, hangi durumlarda zararlı olabileceğini söylerdi.
Hz. Süleyman (a.s) aldığı bu bilgileri doktarlara aktarı rdı . Doktorlar da bu bilgilere göre ilâç yap ı p, insanlar ı n dertlerine çare, hastalıklarına şifa dağıtırlardı .
Bir gün Süleyman (a.s) âdeti olduğu üzere sabahın karanlığında mescide geldi. İnsanların dertlerine derman olacak yeni bir ot var mı diye etrafı araştı rdığında bir köşede başağa benzer bir ot gördü. Yemyeşil, taze ve güzel bir görüntüsü vardı . Ot hemen Süleyman’a (a.s) selâm verdi. Süleyman (a.s) güzelliği karşısında şaşırdığı bu otun selâmını al ıp sordu:
”Söyle bakal ım, senin adın nedir?”
”Padiş ahı m, bana keçiboynuzu derler, bitti ğim yerler yıkı lır, viran olur” dedi.
Bunun üzerine Süleyman (a.s) şöyle düşündü:
”Ben sağ olduğum sürece bu mescid yıkılmaz. bu mescidin
yıkı lması benim ölümümden sonra mümkün olabilir.
Keçiboynuzunun burada bitmesi ecelimin geldiğine işarettir.”
* * *
Aslı nda senin gönlün bir mesciddir. Bedenin orada secdeye kapanmıştır. Kötü huylu arkadaş gönülde biten keçiboynuzu gibidir. Eğer senin gönlünde kötü bir arkadaşa karşı sevgi belirmi şse, o gönül mescidinin yıkılacağına iş arettir.
Kendine gel, kötü huylu arkadaştan kaç. Onunla az konuş , kötü arkadaşın sevgisi gönlünde yeş erip boy verirse gönül mescidinin yı kılacağını bil.
Mecnûn’un Devesi
Mecnûn, Leylâ’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldı lar. Mecnûn’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı . Diş i deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp yavrusuna kavuşmaktı.
Mecnûn bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına kavuşmak için koşmaktaydı .
Mecnûn kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leylâ’nı n köyüne doğru çevirirdi.
Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnûn yıllardı r yollardaymış gibi şaşırıp kalmış tı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve, ”Ey deve! İ kimiz de âşığız, ama sevdiklerimiz farkl ı yerlerde. Biz birbirimizle yol arkadaş lığı yapamayı z. Beraberliğimiz ikimizi de hedefe
ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi serbest bıraktı.
~k ~k ~k
Bu hikâyede Mecnûn insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine âşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi ona devamlı engel olur. Deve maddî arzuların peşinden koşan nefsin sembolüdür.
Bir Köpek ve Kör Dilenci
Bir köpek, köye dilenmeye gelen kör dilenciye saldırdı. Üstünü ba şı n ı paralad ı . H ı rkas ı n ı y ı rtt ı . Kör,
”Ey köpek! Şu anda senin arkadaşların dağlarda av peşinde koşmaktalar. Yabani eşek avlamaktalar. Sen ise köyde, kör bir adama saldırmaktası n. Yaz ıklar olsun sana!” dedi.
~k ~k ~k
Ey Hakk’ın rızâsından uzak sahte şeyh! Köre saldıran köpek gibi, kör ve cahilleri avlamışsın. Bunlar benim müridlerim dersin.
Kalk Allah aslanlarını, yani velîleri gör. Sen de onlar gibi yaban eşeği avla. Onlar gibi Allah’a yakı nlığı elde et. Köre saldıran aciz köpekler gibi cahillere saldı rma.
Gül Bahçesinde
Sûfînin biri gönlünü ferahlatmak ve manen bir neşe yaş amak maksadı yla gül bahçesi gitti. Bir köşeye çekilip âdap üzere oturdu. Gözlerini yumup murakabeye daldı .
Gönlünün derinliklerinde lezzetlere doğru seyir halindeki sûfîyi gören anlay ış s ı z biri, onun uyudu ğ unu zannederek dürtükledi.
”Ne uyuyorsun? Gözünü aç da ş u güllerin güzelli ğ ine, çiçek açmış ağaçlara, yeş ermiş çimenliğe bak. Cenab-ı Hak Kur’an’da, □Allah’ın rahmet eserlerine bakınız’ buyuruyor” dedi. Sûfî,
”Ey arzularını n esiri olan bedbaht! Allah’ ı n en güzel eseri gönüldür. Dış arı da bulunan bağ, bahçe, çiçekler ve bütün yeşillikler gönüldekinin aksi, hayalleri gibidir. Eğer bu dünyada gördüğün bağlar, bahçeler gönül âlemindeki sevinç selvisinin aksi olmasaydı; Cenâb-ı Hak bu hayal âlemine □aldanma yurdu’ demezdi” dedi.
~k ~k ~k
Bir gün gaflet uykusu sana erince, yani ölüm gelip çatınca gözlerin açı lır. Hakikat görünür. Görünür ama, son nefeste görmek ne işe yarar?
Ölmeden önce ölen ki şiye, yani dünyadaki bu güzelliklerin aslı ndan haberdar olan ki şiye ne mutlu!
Kocaman Kavuklu Hoca
Hocanın biri, bez parçalarını toplayarak kavuğunun içini
doldurmuş, dışına da sarığını sarmıştı. Böylece kavuğu büyük ve ihti şamlı görünecek, girdiği meclislerde itibarı artacaktı . Kocaman kavuğa insanların daha fazla saygı gösterceğini düşünüyordu.
Kavuğunun görünüşü cennet elbiselerinden farksızdı, fakat içi münafıkların gönlü gibi çirkin ve rezil bir haldeydi.
Hoca gösteriş li kıyafetiyle sabah erkenden medresenin yoluna koyuldu. Alaca karanlı kta adam soyan bir hırsı z da hünerini göstermek için yol üzerinde pusu kurmuş, birinin geçmesini bekliyordu.
Hocanın başı ndaki ihti şamlı kavuğu gören hırsız, bunun çok para edeceğini düş ündü. Kavuğu hocanın başı ndan kapı p koş maya başladı.
Hoca hırsızın arkasından bağırdı: ‘ ‘Oğlum, sarığı aç da öyle götür. Önce bir kontrol et. İ çine bak. Be ğ enirsen al götür, o zaman sana hakkı mı helâl ederim.”
Hırs ız kaçarken bir yandan da kavuğun sarığını çözdü. Çözer çözmez yolun her tarafına bez parçaları dökülüp saçıldı. O kocaman kavuktan hırs ız ı n elinde bir arşınlık eski bir bez parçası kaldı .
Hırs ız bu bez parçasını hışı mla yere çal ıp, ”Ey ayarsı z kişi, bu hile ile beni işimden, gücümden, kazancımdan alıkoydun” diye bağırdı. Hoca, ”Hile yaptım, seni aldattı m, ama ikaz da ettim. Sarığı çöz de öyle götür diyerek seni uyardım” dedi.
~k ~k ~k
Dünya böyledir işte. Bir hoşça açılır, saçılır çiçek gibi, ama vefası zlığını da bağı ra bağıra söyler.
Ey baharların güzelliğinden dudağı nı ıs ırı p hayran kalan, sonbaharın o soğukluğuna ve sarılığına bak.
Gümüş bedenlilerin bedeni seni avladı ysa da, yaşlılık sonrası nda pamuk tarlası gibi bir bedeni de gör.
Aslanlar ı n saf ı ndan giden yi ğ it, sonunda bir fareye ma ğ lûp olur.
Akıllar alan, miskler kokan, simsiyah kıvırcık saçlar, nihayet boz eşeğin çirkin kuyruğuna döner.
Kim daha ziyade sonu görürse o daha kutludur. Dünyayı daha iyi gören kişi daha çok kovulan olur.
Kuşun Üç Öğüdü
Bir zavallı kuş tuzağa düşmüş, hile ile yakalanmış tı. Kuş kendisini yakalayan avcıya,
”Ey efendi, sen hayatında birçok defa koyun ve sığı r yemi şsin, pek çok kere de develer kurban etmişsindir. Sen onların etleriyle bile doymamış ken benimle hiç doymazsı n.
Beni serbest bırakırsan sana üç öğüt veririm. Öğütlerime göre kararını verirsin.
Bu üç öğütten birincisini senin elinde iken vereceğim. İ kincisini şu çatını n üzerinde, üçüncüsünü de şu ağacı n
üz e r i ne ko nduğumda s öyl e ye ce ği m.
Sen bu üç öğüdü işitmekten inan bana çok mutlu olacaksı n.”
Avcı merakı ndan kuş un teklifini kabul etti. ”Kuş elindeyken verceğim öğüt şudur: ”Olmayacak sözü kim söylerse söylesin inanma.” Sonra avcı onu bıraktı. O da uçup evin çatı sına kondu. Orada da ikinci öğüdünü söyledi.
Elinden kaçmış bir fırsat için üzülme. Âh vah edip hasret çekme.”
Kuş ikinci öğüdünü verdikten sonra uçup ağacın dalına kondu ve üçüncü öğüdünü söylemeden önce,
”Karnımda 10 dirhem ağırlığında çok kıymetli bir inci vardı. O inci, seni de çoluk çocuğunu da zengin ederdi. Ne yazık ki kısmetin değilmi ş” dedi.
Avcı , kuşun bu söylediklerini duyunca hamile kadını n doğururken bağırmas ı gibi feryat edip bağırmaya başladı . Kuş,
”Ben sana sakın elinden kaçan bir ş eye üzülme demedim mi? Mademki elinden inci gitti, ne diye dövünüp duruyorsun? Sana verdiğim öğütleri anlamadın mı? Ben sana olmayacak bir şeyi kim söylerse söylesin inanma demiş tim. Benim bütün ağırl ığı m üç dirhem gelmez. Karnımda nası l 10 dirhemlik inci olabilir?”
Bu sözler üzerine adam biraz kendine gelir gibi oldu.
”Peki şimdi üçüncü öğüdünü söyle bakalı m” dedi. Kuş,
”Sana verdiğim iki öğüdü sanki tuttun da, benden üçüncü öğüdü istiyorsun. Uykuya dalmış bir kiş iye öğüt vermek, çorak yere tohum ekmekten farksızdır. Aptallık ve cahillik yırtığı yama tutmaz diyerek” uçup gitti.
BEŞİNCİ CİLT
Yol Kesen Dört Kuş
Yol kesen dört mânevî kuş , insanların gönlünü yurt edinmiş tir. Allah’a dost olmak isteyen ki şi onları n başını kesmelidir. Böylelikle hak yolundaki engeller kalkmış olur. Ruhun yolu açılır.
Bu kuşlar kaz, tavus, karga ve horozdur. Bunlar insanda bulunan dört huyu temsil eder.
Kaz, insandaki hırstır. Horoz şehvettir. Tavus makam ve kendini beğenmektir. Bitmek tükenmek bilmeyen uzun emelleriyle de insan kargaya benzer.
İmansız, Obur Misafirin Hidayeti
Birtakı m müşrikler, akş am vakti Peygamberimiz’in mescidine geldiler. Peygamberimiz’e,
”Ey bütün dünyayı mânen misafir eden padi şah! Bu gece sana misafir olarak geldik” dediler.
Peygamber Efendimiz arkadaşları na,
‘ ‘ Mi s af i rl e ri payl aş ı n. Evl e ri ni z e götürüp i k ram e di n’ ‘ buyurdu.
Ashaptan her biri misafiri alı p götürdü. Aralarında fil gibi cüsseli, iri yarı bir adam vardı. Kimse onu davet etmedi. Peygamberimiz de onu alıp götürdü.
Peygamberimiz’in yedi baş, süt verir keçisi vardı . Yedi keçiden sağılan sütü, sofrada bulunan bütün ekmeği, o iri misafir yedi, içti, bitirdi. On sekiz ki şinin yiyeceğini yiyen obur adam, davul gibi şişti. Bu duruma ev halkı öfkelendi. Hepsi aç kaldı.
Hizmetçi, kızgınl ığı ndan yatma zamanı odasına giren misafirin kapı sını dışarıdan kilitledi.
Gece yarısı s ıkışan misafir dış arı çı kmak istedi. Elini kapıya attığında dışarıdan zincirle kilitlenmiş olduğunu gördü. Ne kadar uğraştıysa kapıyı açamadı . Oda kendisine dar gelmeye başladı . Sonunda sı kıntısını unutmak için uyumaya karar verdi. Rüyasında kendisini yıkık dökük bir viranede gördü. Oracıkta abdestini bozdu.
Sabah olup da uyandığında yattığı yerin pisliğini gördü. Utanc ı ndan deli gibi oldu.
”Bu pislik toprakla bile örtülmez” dedi, kendi kendine. Heyecanla kapını n açılmas ını beklemeye başladı . Kapı açılı nca, ok gibi fı rlayıp kaçmayı düş ünüyordu.
Sabahleyin odanı n kapı sını Peygamberimiz açtı . Kendini gizleyerek serbestçe gitmesini sağladı.
Kendini bilmezin biri, pisliğe bulaşmış yatağı
Peygamberimiz’in huzuruna getirdi. ”Misafirin mârifetini gör” demek istedi.
Âlemlere rahmet olan Peygamber Efendimiz gülümseyerek,
”Bana su kabı nı getirin, yatağı ben temizleyeceğim” dedi. Bunun üzerine hizmetçiler yerlerinden fı rlayarak,
”Bizim tenimiz, canımız sana feda olsun. Biz sana hizmet için varı z. Hizmeti de sen yaparsan biz ne işe yararız yâ Resûlallah” dediler. Hz. Peygamber,
”Bana olan sevginizi biliyorum, fakat benim yıkamamda bir hikmet var” buyurdu. Hizmetçiler işin sırrı ortaya çıksı n diye geri çekilince, Peygamberimiz yatağı yıkamaya başladı .
O imansız misafir, kendisine armağan edilmiş bir putu muska gibi boynunda taşıyordu. Putunun kaybolduğunu anlayı nca, ”Odada düş ürmüşümdür” diyerek geri geldi. Kaybolan putunu odas ında gördü. Tam o sırada, Peygamber Efendimiz’in kendi pisledi ği yatağı elleriyle temizledi ğini görünce, putu aklı ndan çıktı . Cezbeye düştü, pişmanl ık içerisinde kendini dövmeye baş ladı. Kafası nı, kapı lara duvarlara çarpması ndan kanlar akmaya başladı . Peygamberimiz’in alçak gönüllülüğünden, aklı başından gidecekti. Peygamberimiz onun bu haline acıdı . Yanı na çağı rıp yüzüne su serpti. Kendine gelen adam, hemen tövbe edip müslüman olmak istediğini söyledi. Peygamberimiz’in telkiniyle ”lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah” diyerek iman dairesine girdi.
Peygamberimiz, o gece de misafir olarak kalmas ını buyurdu. O,
yeni müslüman olan adam,
”Vallahi nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, sonsuza kadar senin misafirinim. Ölüydüm, beni dirilttin. Senin âzatlı kölenim. Bundan sonra senin kapıcınım” dedi.
O akşam yemekte, misafir bir keçiden sağılan sütün ancak yarısını içebildi. Ağzını silerek sofradan çekildi. Peygamberimiz daha yemesi için sofraya davet etti ğinde,
”Utandığı mdan veya gösteriş yapmak için sofradan çekilmedim. Ben gerçekten dün akşamdan daha çok doydum.”
Bütün ev halkı adamın bu durumuna şaşırdılar.
~k ~k ~k
Kâfirlik hırs ı gidince, bir ejderha kar ı ncan ı n gıdas ı yla doyar. Bir damla zeytinyağı, koskoca kandili doldurur. Bir kuşa yetecek az ı k, filin karnını doyurur.
Mürid ve Şeyh
Bir mürid, hizmet maksadıyla bir şeyhin tekkesine gitti. Şeyhin huzuruna çıktığında, onun ağladığını gördü. Mürid de dayanamadı , ağlamaya başladı .
Bir hayli ağladı ktan sonra, saygıda kusur etmeden şeyhten izin istedi. Tekkenin hizmetini görmek için dışarı çıktı. O mecliste bulunan has bir sûfî de onu takip edip yanı na geldi. Tekkeye yeni gelen müride nasihatte bulundu:
” Şimdi içinde bulunduğun hal, şeyhimizin mânevî feyzinin yans ımasıdır. Bu feyizin senden değil, şeyhten gelmekte olduğunu unutma.
Ey vefalı mürid! Şeyhin ağlamasına uyarak bulut gibi göz yaşı dökmenin, onu taklit etmenin sana faydası vardır, fakat aradaki farkı bilmek ş artıyla.
Sakı n ola, o mâna padiş ahı ve hidayet rehberi gibi ben de ağladım, deme. Bu münkirlik olur. Gerçekten onun gibi ağlamak için, önünde uzun bir yol olduğunu bilmelisin. Ona göre hareket etmelisin.
Onun gibi ağlayabilmek için, belki otuz yıl gösteri şsiz riyâzet çekeceksin. Timsahlarla dolu denizleri, yırtıcı hayvanlarla dolu dağları geçtikten sonra, ş eyhin ağladığı gibi ağlamanın, ne demek olduğunu anlayacaksı n.
Bütün bu zahmetlere, zorluklara katlanıp da o ağlayışı elde edememek de var. O makama erişirsen, DYeryüzü bana gösterildi’ diye, Cenâb-ı Hakk’a çok şükretmen gerekir.”
Papağanın Konuşması
Papağana konuşma öğretmek için, önüne bir ayna koyarlar. Aynada kendi aksini gören ku ş , onun ba ş ka bir papa ğ an oldu ğ unu zanneder.
Aynan ı n arkas ı na gizlenen biri de güzel bir diksiyonla öğretmek istedi ği kelimeleri tekrar eder. Papağan, duyduğu bu kelimeleri aynada gördüğü papağanı n söyledi ğini sanı r. Böylece
tekrarlanan kelimeleri ezberleyerek, söz söylemeyi öğrenir.
Papağan konuşmayı öğrenir ama söylediği sözün mânası ndan haberi yoktur.
Peygamberler ümmetlerine, Allah dostları da müridlerine, ayna mesabesindedir. Peygamber ümmetine Allah’ ın emirlerini öğretir. Allah dostu da peygamberin yolunu bildirir. Aynaya bakan papağan gibi, mürid şeyhini taklit etmeye başlar.
Büyükler de, ”Taklit gerçeğe ulaşmanın başlangı cıdır” buyurmuşlardır. İmanın hakikatlerine, iyiliğe ve güzelliklere ayna olan şeyh vası tas ıyla, mürid kemale ulaşı r.
Gerçeğe ulaşamayanlar ise, söyledi ği sözün mânası nı bilmeyen papağan gibi mukallit kal ır.
Anne Karnında Havlayan Köpek Yavruları
Çilehanede bulunan bir derviş , rüyasında hamile bir köpek gördü. Köpe ğin karnı ndaki yavruları n havlama seslerini duydu. Derviş bu tuhaf duruma şaşırdı kaldı . Anne karnı ndaki köpek yavruları nas ıl havlardı?
Uykudan uyan ı nca, ş a ş k ı nl ığı daha da artt ı . Çile çekti ğ i yerde, bu rüyayı tabir ettirebileceği kimse yoktu. Onun için Cenâb-ı Hakk’a sığı ndı . ”Bunun yorumunu ancak Allah bilir” diyerek, rabbine yöneldi. Niyazda bulundu.
”Yâ rabbi, gördüğüm rüyadan dolayı zikrimden kaldı m. Bütün zorlukları kolaylaştıran sensin” dedi. O sırada gaybdan bir ses duyuldu:
”Gerekli olgunluğa ulaşmadan tasavvufu anlatan cahillerin konuşması, anne karnı nda havlayan köpek yavrularına benzer. Anne karnı ndaki köpeğin havlaması gibi faydası zdı r.”
* * *
Sûfî, nefsinin perdelerinden kurtulmadan, gönül gözü
açılmadan, mânevî hallerle ilgili olarak görüş
bildirmemelidir. Kemâlâta ulaşmadan görüş bildiren iddia sahiplerinin sözleri, dinleyenleri doğru yola götürmez, gerçeğe ulaştırmaz.
Cehenneme Götürülürken Arkasına Bakan Günahkâr
Mahşer meydanında bir günahkârın hesabı görüldü. Amel defteri, eline sol taraftan verildi. Dünyada kulun iyiliği için kollayan melekler, burada ite kaka cehenneme doğru sürüklemeye başladı lar.
Bu günahkâr kul, her yol başı nda bir ümide kapı larak dönüp dönüp arkası na bakıyordu. Elinden bir şey gelmedi ğinden, sonbahar yağmuru gibi göz yaşı döküyordu. Bir yandan da geriye dönüp, yüzünü Hak’tan tarafa çeviriyordu.
Cenâb-ı Hak’tan emir geldi:
”Ey kötülüklerin kayna ğı günahkâr kul! Yapt ı klar ı nla beni incittin. Günahlarla dolu defterini aldın, yaptıklarını n karşılığı cehennem olduğuna göre, daha ne diye emekleyerek
gidiyorsun, dönüp dönüp arkana bakıyorsun?
Ne geceleri yalvarıp namaz kıldın, ne gündüzleri haramdan sakı nıp oruç tuttun. Diline sahip olmadı n. Yaptığın zulümlere tövbe de etmedin. Sende kötülükten baş ka ne var? Daha neyi ümit ediyorsun?”
Günahkâr kul der ki:
”Ey Allahım, hakkımda söylediklerinden yüz kat daha kötüyüm. Arkama dönüp baktığı mda; kendi yaptığı m işlere, doğruluğuma, isyanıma, günahlarıma, inatçılığı ma bakmıyorum. Bana varlı k elbisesini bağış layan rabbimin karşı lık beklemeden, sebepsiz affı na, lutfuna ve keremine bakıyorum. Bütün ümidim, güvenim o lutuf sahibinedir.”
Cenâb-ı Hak buyurdu:
”Ey melekler! Onu tekrar benim huzuruma getirin. Bu kulumun gönül gözü, recâ ve niyazdadır. Suçlarına bakmadan onu bağışlayayım.”
* * *
Ümmiddeyiz yeis ile ah eylemeyiz biz Sermayeyi imani tebah eylemeyiz biz Şeyh Galib
Ayaz’ın Çarığı ile Postu
Gazneli Sultan Mahmud’un Ayaz isminde sadakati ve güzelliğiyle meşhur bir kölesi vardı. Saraya geldi ğinde, üzerinden çıkardığı çarığı ile postunu boş bir odaya aşmış ve odanı n kapı sına da bir kilit vurmuş tu. Kimseyi o odaya almazdı. Her gün odası na uğrar, köyünde giydiği çarı k ve postuna bakarak kendi kendine,
”Geldi ğin yeri unutma. Gurura kapı lma. İşte çarığı n, işte postun” derdi.
Padi şahın ona olan yakınl ığı nı ve güvenini kıskanan düş manları ş ikâyette bulundular:
”Ayaz’ ı n kilitli bir odas ı var. Alt ı n dolu küplerini, gümüşlerini, bütün biriktirdiklerini orada saklıyor.”
Böyle bir şeye ihtimal vermemesine rağmen, padişah da odada ne olduğunu merak etti. Bunu söyleyen beylerden birine,
”Bu gece yarısı git, kapıyı aç, odaya gir. Ne bulursan yağma et. Gizlediği her neyse, herkese açıkla” dedi.
O bey, gece yarısı güvenilir otuz kişi ile birlikte meşaleler yakarak, odanın kapı sına vardı . Kapıyı hırsla kırarak içeri daldılar.
İ çeri girenler sağa sola bakındılar. Yırtık pırtı k bir çarı k ile eski posttan başka bir şey göremediler. Hazineyi gizlemek için bunları buraya koymuş , altı nları yere gömmüş tür dediler. Kazma, kürekle odanın her tarafı nı kazdı lar. Tavanı, döşemeyi kaldırdılar. Sonunda bir şey bulamadılar. Söylediklerinden ve yaptıkları ndan utanarak padi şahın huzuruna çıktılar.
Padi ş ah gerçek dü ş üncesini gizleyerek,
”Hani? Söylediğiniz altınlar nerede? Elleriniz bomboş” dedi.
Arama vazifesi verilen bey ve adamları utanç ve pi şmanlı k içerisinde padi ş ah ı n önünde yere kapanarak,
”Ey padi şahımı z! Kanımı z ı döksen helâldir, bağışlarsan ihsanındır” diyerek özür dilediler. Padişah,
”Bana yalvarıp yakarmayı bırakın. Sizin hükmünüzü Ayaz verecek, gidin ona yalvarın” dedi. Ayaz,
”Padiş ahı m, güneş varken, yıldız ın hükmü olmaz. Ferman sultanı mız ındır. Ben çarı k ve posttan vazgeçebilseydim, bunlar hasetle davranmayacaklardı. Kapıyı kilitlemeseydim, zanna düşmeyeceklerdi” diyerek kusuru kendi nefsinde gördü.
Sultan Mahmud, Ayaz’ ın şefaatiyle, bey ve adamlarını bağışladı.
* * *
Varl ık duygusu, makam hırsı insana sarhoş luk verir. Akl ı baştan uçurur. Utanmayı gönülden çıkarır.
Varl ık duygusunun ve makam hırs ını n kılavuzu ş eytandır. Çünkü, ”Âdem benden üstün olamaz” diyerek, makam tuzağı nda ilk avlanan odur.
Ayaz’ ın gurura düşmemek için, çarığından ve postundan ibret aldığı gibi insan da topraktan yaratı ldığını unutmamalı dır.
Sultan Mahmud’un İnciyle İmtihanı
Gazneli Sultan Mahmud, bütün devlet adamları nın haz ı r olduğu bir sırada, divan toplantısı nın yapıldığı salona geldi.
Cebinden bir inci çıkardı . Vezirinin avucuna koydu ve,
”Bu nas ı l bir incidir? De ğ eri nedir?” diye sordu. Vezir,
”Yüz e ş ek yükü alt ı n eder” dedi. Sultan,
” İ nciyi kır, iyice döv” deyince vezir,
”Sultanım! Bu inciyi ben nası l kırarı m? Ben sizin malınızın iyiliğini isterim. Böyle paha biçilmez bir inciyi kaybetmeye gönlüm raz ı olmaz” dedi.
Sultan Mahmud, vezirin bu tutumunu takdir eder göründü. Ona bir elbise hediye etti.
Bir müddet devletin başka iş lerinden konuştuktan sonra, sultan vezirden aldığı inciyi sarayın perdecisine vererek ona sordu:
”Bunu biri satı n almak istese değeri nedir?”
Perdeci,
”Bu inci, ülkenin yar ı s ı ile eş de ğ erde. Allah ülkemizi tehlikelerden korusun” deyince, sultan,
”Bu inciyi kır, parçala” diye emir verdi. Perdeci,
”Ey kılıcı güneş gibi parlayan sultanım! Kırı p parçalarsak bu inciye çok yazık olur. Buna benim elim varmaz. Çünkü böyle bir ş ey, padiş ahı mın hazinesine düş manlık demektir” dedi.
Sultan, perdecinin bu cevabı nı da beğenmiş göründü. Ona da bir elbise verdi. Maaşı nı artırdı. Aklını ve anlayışını öven
s ö z l e r s ö y l e di .
Biraz sonra inciyi bir emîrin eline verdi. O da ötekilerle aynı şeyleri söyledi.
Padi şah inciyi kime verdiyse, hepsi incinin paha biçilmez değerinden bahsetti. İnciyi tekrar padişaha geri verdi. Sultan hepsine ihsanlarda bulundu.
Sultan birçok adamı nı denedikten sonra sadı k bendesi Ayaz’a,
”Parlakl ığı ve güzelli ğ i e ş siz olan, bu incinin de ğ erini bir de sen söyle” dedi. Ayaz,
”Sultanım, bu incinin değeri benim söyleyeceklerimden fazlad ı r” dedi. Sultan, Öyleyse ş u inciyi kır, parçala, toz et” dedi.
Ayaz hiç tereddüt göstermeden pırıl pırıl parlayan inciyi, parçalayıp tuz buz haline getirdi.
Ayaz’ ın inciyi parçalamas ına di ğer beyler itiraz ettiler. Davranışını pervası zlı k olarak nitelediler.
Halbuki, incinin değeri ile gözleri kamaş an beyler, inciden daha değerli olan padi şahın buyruğunu kırdı klarının farkında değillerdi. Ayaz,
”Ey benim büyüklerim! Padiş ahı n buyruğu mu daha değerli, inci mi? İ ncinin güzelli ği ve değeri gözünüzü kamaş tırdı. Sultanı göremediniz. Ben gözümü sultanımdan ayırmam. Ne kadar değerli olursa olsun, bir taşı onun sevgisine ortak etmem” dedi.
Az sonra padi ş ah, kubbeleri çınlatan sesiyle ihtiyar cellâda emrini bildirdi:
”Bu aşağı lık kiş ileri huzurumdan uzaklaştır. Bunlar bulundukları makama lâyık değiller. Bir taş parçası uğruna buyruğumu çiğneyenler, bulundukları makama lâyık olamazlar.”
Sultanı n buyruğu üzerine, Ayaz tahtın önüne koştu. El etek öperek beylerin affını diledi.
Sultan, Ayaz’ ın hatırı için suçluları bağış ladı.
* * *
Gül renkli oyuncağı ardına at. Onlara renk vereni aklına getir
de, kendine gel. Dereye gir, testiyi taş a çal. Kokuya ve renge
ateş ver. Hak yolunda yol kesici değilsen, kadınlar gibi renge
ve kokuya kapılma.
Sevgiliyi İ ncitirsin
Mecnûn, ayr ı l ı k derdinden aniden rahats ı zland ı . Bo ğ az ı tıkandı. Tedavi için doktor çağırdılar. Mecnûn’u muayene eden doktor, ”Pis kanı almak için hacamat olmas ı gerekir” dedi. Hemen bir hacamatçı çağırdılar. Hacamatçı kanını almak için, Mecnûn’un kolunu bağladı. Neş terle tam kesecekken Mecnûn bir nâra atarak,
”Paranı al git. Kan almayı bırak. Ölürsem bu dertten öleyim” dedi. Hacamatçı,
”Kükremiş aslandan bile korkmazken, bundan niye korktun? Geceleri bütün vahşi hayvanların etrafı nda toplandığını
biliyorum” dedi. Mecnûn,
”Ben senin açacağın yaradan korkmam. Sabrım, tahammülüm dağlardan fazladır. Fakat bütün bedenim Leylâ ile dolu olduğu için, ona bir zarar gelmesinden korkarı m. Gönlü uyanık olan kişiler bilir ki, Leylâ ile benim aramda fark yoktur” diyerek kanı nı aldırmadı .
~k ~k ~k
Varlığımda bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda senden baş ka varl ık yok. Bu sebeple sirke ve bal denizde nasıl yok olursa, ben de sende öyle yok oldum.
Nasuh Tövbesi
Bir zamanlar, Nasuh adı nda bir adam vardı. Erkekli ğini gizleyerek, kadınlar hamamında tellaklıkla geçinirdi. Yüzü kadı n yüzüne benzerdi. Köse olduğu için tüyleri de yoktu. Fakat ş ehveti çok güçlüydü.
Nasuh yıllarca tellakl ık yaptı, kimse onun erkek olduğunun farkına varmadı. Çarşaf giyer, yüzüne peçe takardı.
Şehvetinin azgınlığından hamamdaki işinden ayrılmazdı. Padi ş ahlar ı n k ı zlar ı n ı bile keseler, y ı kard ı .
Yapt ığı işin yanl ış olduğunun farkı ndaydı . Zaman zaman tövbe eder, bu işten ayağını çekmek isterdi. Fakat kâfir nefsinin kadı na olan düşkünlüğünden tövbesini tutamazdı .
Bir gün bir Allah dostunun huzuruna vardı. Ona, ”Dualarınızda beni de hatırla” diye yalvardı. Ârif zat onun durumuna vâkı f oldu. Sırrı nı açığa vurmadı. Tuhaf bir şekilde gülerek içinden,
”Kötü huylu ve kötü yarat ı l ış l ı ki ş i, yapt ığı n ş eyden Allah sana tövbe nasip etsin” diye dua etti.
Nasuh, bir gün hamamda tasla su dökerken, padiş ahı n kızları ndan birinin kıymetli bir mücevheri kayboldu. Küpesindeki halkalardan biri olan bu mücevher, çok kıymetliydi. Hamamı n kapı ları s ıkı sı kıya kapatıldı. Hamamdaki kadı nlar, bohçaları, elbiseleri aranmaya başlandı. Bütün eşyalar aranması na rağmen mücevher bulunamadı.
Bunun üzerine üstün körü aramayı bıraktı lar, herkesin ağzını, kulağını, bedeninin her yerini aramaya başladı lar.
Biri, ”Genç, ihtiyar kim varsa anadan doğma soyunsun” diye bağı rdı .
Padi şahın kızının hizmetçileri, değerli mücevheri bulmak için herkesi tek tek sırayla arıyorlardı.
Nasuh korkudan tenha bir yere çekildi. Yüzü sararmış t ı . Dudaklar ı titriyordu. Sırr ı n ı n ortaya çıkmas ı ölümü demekti. Ölüm korkusu her yanını sarmıştı. Kendi kendine,
”Ey Allahı m! Birçok defa tövbe ettim, söz verdim, hepsini bozdum. Tövbemi tutamadım. Eğer beni bu belâdan, rezil olmaktan kurtarırsan, sana söz veriyorum bir daha yapmayacağım” dedi.
Hamamda herkes aranmış tı. Aranma sırası Nasuh’a geld.
Hi z me t çi ni n,
”Ey Nasuh! Herkesi arad ı k. Sıra sende. Buraya gel” demesi üzerine, Nasuh kendinden geçti. Âdeta ruhu bedeninden uçtu. Aklı fikri gitti. Eli ayağı boşaldı . Varlığı boş alı nca, Allah’ ı n yard ı mı yeti ş ti.
Mücevher bulundu diye bir ses geldi. Nasuh’u aramaktan vazgeçtiler. Mücevher bulunduğu için herkes bayram ederken, sevinç nâraları hamamı n kubbesini çınlattı.
Nasuh tekrar kendine geldi. Baz ıları yanına gelip,
”Padiş ahı n kızları na hepimizden çok yakın olduğun için, en çok senden şüphelendik, zanda bulunduk, hakkını helâl et” dediler. Nasuh,
”Benden helâllik almanıza, özür dilemenize gerek yok. Çünkü ben dünyada yaşayan insanların en günahkârı yım” dedi.
Sonra Cenâb-ı Hakk’a yönelerek,
”Yâ rabbi! Sana ş ükürler olsun. Ans ız ı n beni gamdan kurtardın. Vücudumdaki her kılın bir dili olsa da şükretse, yine şükrünü yerine getiremez” diyerek şükrünü ifade etti.
Az sonra bir hizmetçi gelerek Nasuh’a,
”Padiş ahı mız ın kızı iltifat buyuruyor, seni çağırıyor. Biliyorsun senden başka bir tellağı, gönlü kabul etmez” dedi. Nasuh,
”Elimi kaldıracak halim yok. Hasta olduğumu söyle. Koş bir başkası nı bul” dedi.
Nasuh kendi kendine,
”Ben bir defa öldüm, tekrar dirildim ve dünyaya yeniden geldim. Gönlümdeki o korku, o acıyı nası l unuturum? Artı k canım tenimden ayrılmadıkça, tövbemi bozmam” dedi.
Hamamdan çıkı p gitti. Bir daha tövbesinden dönmedi.
* * *
Ey insanlar Cenâb-ı Hakk’a Nasuh tövbesiyle tövbe edin (Tahrîm 66/8).
Saray Ahırındaki Eşek
Yoksul bir sakan ı n, zay ı f bir eşeği vard ı . Eşeğin sırt ı nda, ağır yük taşı maktan yüzlerce yara oluşmuştu. Arpayla beslenmek ş öyle dursun kuru ot bile bulamıyordu. Eşek hem açl ıktan hem ağır yük altı nda olmaktan hem de sahibinin demir çubukla dürtüklemesinden periş an olmuştu.
Padişahın ahır ve atlarının sorumlusu İmrahor ile, eşeğin sahibi sakanı n tanışıkl ığı vardı. Bir gün karşı laş tıklarında sakaya sordu:
”Bu eşeğin hali ne böyle? Neredeyse zay ı fl ı ktan ölecek.” Saka,
”Sevgili dostum, yoksulluğumu biliyorsun. Zavall ı hayvana yedirecek saman bile bulamıyorum” dedi. İ mrahor,
”Eş eği birkaç gün bana ver. Padişahın ahı rında beslensin.
Kendine gelip güçlensin” dedi.
Saka eşeğini merhametli dostuna seve seve verdi. Eşeği alıp, padişahın ahırına bağladılar. Eşeğin etrafında semiz, tavlı, güzel ve genç Arap atları vardı. Ayak bastı kları yerler bile, ihtimamla temizlenirdi. Arpa ve samanları tam vaktinde önlerindeydi. Eşek, atların kaşağılarla tımar edilip, silinip temizlendi ğini görünce dayanamayıp,
”Ey büyük Allahım! Ben bir eşeğim ama beni de sen yarattın. Neden böyle peri şanım? Her tarafı m yara bere içerisinde. Bakı msı zlı ktan öleceğim. Bir onların ş u haline bak, bir de bana bak. Bu azap, bu belâ yalnı z bana mı mahsus?” diyerek serzeni şte bulundu.
Kısa bir zaman sonra savaş borusunun sesi duyuldu. Arap atlarına eğerler vuruldu, kemerleri sıkıldı. Hepsi savaş alanına götürüldü.
Savaş dönüş ü sağ kalan o güzelim atlar, bitkin ve periş an bir halde ahıra girip yerlere yıkıldı lar. Her tarafları yara içerisindeydi. Savaşta yedikleri okların uçları, vücutlarında duruyordu.
Nalbantlar gelip atları n ayaklarını sıkıca bağladılar. Sonra da sivri bıçaklarla yaraları yarıp, okların uçlarını çı karmaya başladı lar.
Eşek bunları görünce,
‘ ‘Yâ rabbi! Ben fakirliğime ve sağlığıma razıyım. Ne o güzel gıdaları isterim ne de o çirkin yaraları ” diyerek haline ş ükretti.
~k ~k ~k
Bu hikâyede eşek, halinden memnun olmayan, gözünü kendinden daha iyi durumda olan kimselere dikerek, haset içerisinde yaşayan kimseleri temsil etmektedir.
Kurtuluş isteyen ki şi, dünyayı terkederek kanaatle yaşar.
Eşek ve Tilki
Bir çiftçinin, sırtı yaralı , karnı aç, zayıf bir eşeği vardı . Gece gündüz, otsuz kayal ıklarda, yemsiz yiyeceksiz dolaşı rdı . Orada içecek sudan ba ş ka bir ş ey yoktu.
Yakı nlarda bir ormanda da işi gücü avlanmak olan bir aslan vardı. Erkek bir fille boğuş mas ından dolayı yaralanmış, güçsüz düşmüştü. Yerinden kalkıp avlanamıyordu. O avlanamayı nca, artı klarıyla beslenen diğer hayvanlar da aç kalıyordu.
Bir gün aslan tilkiyi çağırdı ve,
”Halimi görüyorsun. Avlanamıyorum. Sen git, çayırlara bir bak. Eşek, öküz ne var? İ ster efsun yap, istersen güzel sözlerinle kandır. Bulduğun hayvanı al, buraya getir. Ben onunla güçlenirsem baş ka bir av bulurum, onunla da sizin karnını z doyururum” dedi. Tilki,
”Emriniz baş üstüne. Hile ve kurnazlı k benim işim” diyerek dağdan dereye doğru indi. Kayalıklarda gezinen çiftçinin eşeğini gördü. Dostça selâm verip yanına yaklaştı :
‘ ‘ Bu kupkuru, t a ş l ı k ç ora k ye rl e rde ne hal de s i n?’ ‘ Eş e k ,
”Yaratan kısmetimi burada vermiş . Rızkımı z ı paylaş tıran o olduğuna göre, bize sabır ve şükretmek düşer” dedi. Tilki,
”Yaratıcı nın emrine uyup, helâl rızık aramak farzdı r. Rızık kilidinin anahtarı çalış maktır. Çalışmadan vermek, Allah’ ı n âdetinde yoktur” dedi. Eşek,
”Senin söyledi ğ in tevekkülü zay ı f olanlar ı n halidir. Allah’a tam güvenen, can verenin ekmeği de vereceğini bilir.” Tilki,
”Böyle bir tevekkülü elde etmek pek az yaratığa nasip olur. Az bulunan bir ş eyin etrafında dolaşmak da bilgisizliktendir” dedi. Eşek,
”Rı zkı n peşinden koşmasan da o seni bulur. Fakat sen onun peşinde koşarsan başına türlü dertler açar” dedi. Tilki,
”Bu hikâyeleri bırak da elini bir kazanca at” dedi. Eşek,
”Ben Allah’a tevekkülden daha iyi bir kazanç bilmiyorum” dedi. Tilki,
”Allah yeryüzünü geni ş yaratmış . Böyle çorak ve ta ş l ı k yerlerde sabretmek akı llı işi değildir. Yukarıda cennet gibi yemyeşil, aras ında develerin kaybolduğu çayırlar var. Her tarafta güzel içimli kaynak suları akar.”
Eşek çayı rı duyunca, bütün bildiklerini unuttu. Tilkinin peşine takılı p ormana girdi. Tilkinin eşekle birlikte geldiğini gören aslan, açl ığı n verdi ği sabırs ızl ıkla hastalığını unutarak iştahla kükredi. Eşek korkusundan eski bulunduğu kayalı klara doğru kaçtı.
Tilki aslana yaklaş arak,
”Aman efendim, yanı nıza gelmeden kükrediniz. Eşeği korkutup kaçı rdı nız” dedi. Aslan aceleci davranışına pişman oldu.
”Kusura bakma. Açl ıktan sabrım kalmadı, aklım başımdan gitti. Mümkünse onu bir kere daha buraya getir. Senin hilelerin çoktur. Söz, bu sefer dikkatli davranarak avlayabileceğim yakı nlığa gelmeden kımıldamayacağı m. Uyur gibi duracağı m.”
Tilki vakit kaybetmeden eşeğin tekrar yanına geldi. Eşek tilkiyi görür görmez,
”Senin gibi dost, olmaz olsun. Sana ne yaptım ki beni aslana yem yapacaktı n?”
Tilki,
”Senin aslan diye gördü ğ ün, bir büyüydü. Oras ı öyle büyülü olmasa, bütün hayvanlar gelir, talan eder. Tılsımsız olsa, aç filler bu ovayı yemyeşil bırakır mıydı? Ben seni, DKorkunç bir ş ey görürsen sakın korkma’ diye tam uyaracaktım, bu iş başına geldi” dedi. Eş ek,
”Sen ne kötü arkada ş s ı n, beni yine kand ı r ı p aslana yem yapacaksın.”
Tilki,
”Sana karşı gönlümde en ufak bir kötülük düşüncesi yok. Sana
neden hile yapayı m? Dostlar birbirini affeder. Vehimlere
kapı larak yanl ış hareket etme! Haydi bir an önce çayırlara
ulaşıp açl ığı nı giderelim” diyerek ı srar etti.
Eşek, çok acıkmış11 . Taze ve yeşil otların hayali aklını başı ndan aldı . Karnını doyurma hırsı ile tilkinin peşine düş tü.
Aslan yanına kadar gelen eşeği, bir hamlede altına alıp parçaladı. Karnı doyunca, su içmek için kaynağa gitti.
Tilki aslanı n gitmesini fırsat bilerek, eşeğin ci ğerlerini ve yüreğini yedi. Aslan döndüğünde eşeğin yüreği ile ciğerini aradı. Bulamayınca tilkiye sordu:
”Nerede bunun yüreği ve ciğeri?” Tilki,
”Efendim! Onda yürek ile ciğer olsaydı, önceki korkuyu
tattıktan sonra ikinci defa gelir bu tuzağa düş er miydi?”
diyerek aslanı ikna etti.
* * *
Mevlânâ hazretleri bu uzun hikâyede rızık, tevekkül, sabır, hırs gibi çeş itli konuları hayvanları n ağz ı ndan anlatmaktadır. Hikâyenin değiş ik bir yorumunu ise şu beyitleriyle dile getirmektedir:
”Kutub, aslan gibidir, işi de avlanmaktır. Halk ise onun artığını yer.
Elinden geldikçe kutbu razı etmeye çal ış ki, kuvvetlensin, vahş i hayvanları avlas ın.”
O zahmete düşüp incindi mi, halk gıdas ız kalır. Çünkü halkı n rız ı klanması akl ın yardımıyla olur.
İnsanların mânevî rızkı, gönül gıdası, cezbesi, onun artığıdır. Eğer gönlün avlanmak istiyorsa, bunu göz önünde tutarak düşünmen gerekir.
Kutub akla benzer, halk ise vücuddaki uzuvlar gibidir. Bedenin terbiyesi, idaresi, akılla olur.
Ona yardım edersen, yardımı n sana yarar, seni geliştirir. Onu değiştirmez. Cenâb-ı Hak, ”Siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardı m eder” buyurmuştur.
Post Elden Gider
Adamın biri olanca gücüyle koşarak bir eve girdi. Nefes nefese kalmıştı. Benzi sararmış, korkudan tir tir titriyordu. Ev sahibi merakla sordu:
”Hayrola! Nedir bu halin? İ htiyarlar gibi titriyorsun.” Adam,
”Zalim padiş ahı eğlendirmek için, sokaklardaki bütün eşekleri topluyorlar” dedi. Ev sahibi,
”Sana ne bundan? Sen eşek de ğ ilsin ki! Neden bu kadar kaygılanıyorsun?” dedi. Adam,
”Evet, eşek değilim, bunu ben de biliyorum. Biliyorum ama sultanı n adamları bu işe öyle giriş miş ler, kendilerini öyle kaptırmışlar ki, ben onlara eşek olmadığımı anlatıncaya kadar post elden gider” diyerek o evde saklanarak kurtulacağını sandı .
* * *
Adam ol a bi l i yo rs a k e ş e k t ut anl ardan ko rkmaya ve e ndi ş e l e nme ye gerek yoktur. Adam olmanın değeri gökyüzünden, hatta yıldızlardan daha yücedir. Bu yolda çaba sarf etmiyorsak, halimiz ne acıdı r, bizi ne acı azaplar beklemektedir.
Zâhidin Tevekkülü
Zâhidin biri, Peygamber Efendimiz’in, ”Sen rızkı nı aradığı n gibi, rızkın da seni arar” hadis-i şerifini duydu. Mânasını anlamaya karar verdi.
Rızkını n kendisini bulması için şehirden ve halkın geçeceği yerlerden uzaklaştı . Sahrada kimsenin uğramayacağı bir dağı n eteğinde yattı ve uyudu. Kendi kendine, ”Bakalım rı zkı m nası l gelecek?” dedi.
Bir müddet sonra, yolunu şaşırmış bir kervan o dağa geldi. Zâhidi yatarken gördüler. Kervandakiler,
”Bu adam acaba neden böyle kimsenin uğramayacağı bir yerde yatı yor? Kurttan, eşkiyadan korkmuyor mu? Ölü mü, diri mi? Bir bakalım” dediler.
Zâhidin yan ı na gelip, oras ı n ı buras ı n ı yoklad ı lar. Zâhid oral ı olmadı. Gözünü bile açmadı. Denemesine devam etti. Kervandakiler, zâhidin açl ı ktan bir parça ekmekle yemek getirdiler. Zâhid denemesini kuvvetlendirmek için di şlerini iyice s ıktı. Rızkı nas ıl onun olacaktı?
Kervandakiler, zâhidin açl ı ktan di ş lerinin kenetlenmi ş olduğunu düşünerek bıçakla ağz ı nı açı p yemek döktüler ve ekmek tıkıştırdı lar.
Bedevînin Köpeği
Bedevînin biri, yağmur gibi göz yaşı dökerek bir yandan ağlı yor, diğer yandan da ”vay başı ma gelenler” diyerek dövünüyordu. Oradan geçmekte olan bir dilenci sordu:
”Neden a ğ l ı yorsun? Feryad ı n ı n sebebi nedir?” Bedevî,
” İ yi huylu ve değerli köpeğim hastalandı , can çekişiyor. Onsuz ne yapacağımı bilemiyorum. Gündüzleri avcılık, geceleri bekçilik ederdi. Keskin gözleri ile avını yakalar, keskin dişleriyle hı rsı z ı kovalardı ” dedi. Dilenci,
”Hastalığı nedir? Tedavisi yok mu?” deyince, bedevî cevap verdi:
”Zavall ı açl ı ktan iyice zay ı flad ı , hastaland ı .” Dilenci,
”Bu hastalığa sabır gerekir. Allah sabredenlere karşılığını verir” dedi. Bedevînin elindeki torba, dilencinin dikkatini çekti.
”Elindeki torbada ne var?” diye sordu. Bedevî,
”Dün akş amdan kalan ekmeğim ve azığım var. Açlı ktan hastalanmamak için bugün de onu yiyeceğim” diyerek cevapladı sorusunu.
Dilenci,
”Köpeği niçin aç bırakıyorsun da bir parça ekmek vermiyorsun?” diye sorunca, bedevî,
”Ekmek parayla alı nır, ama göz yaşı bedavadır” deyince dilenci sinirlendi.
”Ey akıls ız adam! Toprak altında kalasın. Göz yaşı hiç değersiz olur mu?” diyerek bedevîden uzaklaştı.
* * *
Göz ya şı n ı n asl ı kand ı r. Üzüntüyle su olur. Topraktan yaratılmış ekmek için, hiç yere kan dökülür mü? Fakat bedevînin kendisi değersiz olduğu gibi, göz yaşı da değersizdir.
Göz ya şı nı n de ğ eri; varl ığı n ı Allah’a adamış , gerçek kullar ağladığında ortaya çıkar. Çünkü, onlar ağladığında gökyüzü de ağlar. Feryat ettiğinde, gökyüzü de feryat eder.
Ahırdaki Ceylan
Bir avc ı yakalad ığı nazl ı ceylan ı , bahçesindeki öküzlerle, eşeklerle dolu ahıra kapattı. Ceylan ürkek ürkek oradan oraya kaçı p durdu.
Gece yarısı ahıra gelen avcı, yemlikleri samanla doldurup gitti. Öküzler, eşekler önlerine dökülen samanı şeker gibi yediler. Ceylan onların çıkardığı tozdan dumandan rahatsı z oldu. Yüzünü sağa sola çevirdi.
Karı nları doyan eşekler, ceylanla dalga geçmeye başladı lar. Eşeğin biri,
”Ceylanlarda padişah ve beylerin huyu vardı r. Susun lütfen, ceylanı rahatsız etmeyin.”
Bir ba ş ka e ş ek, ceylan ı n ürkerek dola ş mas ı na tak ı larak,
”Baksanıza bir inci bulmuş galiba, onu ucuza satar? Bir diğer eşek de,
”Söyleyin ona, bu naziklikle bizim ah ı rda de ğ il, gitsin padişahın tahtında otursun” dedi.
Eşeğin biri de samanı yemiş yemiş , ekşimiş midesiyle genire genire ceylanı da saman yemeye çağırdı. Ceylan başını çevirdi.
”Ey eşek! Benim iştahı m yok, sen yemene devam et” dedi.
Eşek,
”Evet, halini görüyorum. Çok nazlanıyorsun ya da utanıp
çekiniyorsun.”
Ceylan,
”Sen saman yersin, ondan fayda görürsün. Ben çayı rların, çimenlerin dostuyum. Bağlarda, bahçelerde beslenir, suyumu duru su kaynaklarından içerim. Kaderim beni bir azaba uğrattı . Başıma bir belâ geldi diye hiç güzel huyumu değişitirir miyim? Sünbülü, lâleyi, reyhan ı bile binbir nazla yiyen birine, nas ı l olur da saman teklif edersin?” dedi.
Eşek, bana masal anlatma dercesine,
”Anlat, anlat! Gurbet ellerde böyle bo ş sözler çok söylenir” diyerek nazlı ceylanı iyice üzdü. Ceylan,
‘ ‘Göbeğimin misk kokusu benim şahidimdir. Sizde bu kokuyu alacak burun nerede? Birbirinin pisliğini koklamaktan başka koku bilmeyen sizlere, misk kokusu zaten haramdır” dedi.
~k ~k ~k
”Dünyada nefsinin esiri, ş ehvetperest ve dünyal ı k toplamaktan başka gayesi olmayan insanların arasında kalan hâlis kulun durumu, ahırda öküzlerle, eşeklerle kalan ceylanı n durumu ile aynı dır.
Bir insanı , onun zıddı olan biri ile bir arada bırakı rsanız, onu ölüm azabına uğratmış olursunuz.
Yaralı Eşek
Yaral ı bir eşeğin yaras ı na bir bez ba ğ lansa, o bez yaraya yapışsa, sonra o bezi çekip almak isteseler eşek acıdan huysuzlanı r ve çifte atmaya baş lar. Hele eşeğin yarası , her birine yapış an bez parças ını n sökülmesini bir düşünün. Bu, eşek için ne büyük bir iş kencedir.
İnsanın dünya hırsı da yaraya benzer. Dünyada edindiği mal, mülk, ev ve eşyaları, yaraya yapış an bez parçalarıdı r.
Kimin hırs ı fazlaysa, onun yarası fazladı r. Yarası fazla olanın, kurtulması gereken bez parçaları yara ile orantılı dır.
İ nsanlar mala mülke sarılmış olduklarından, bu sözleri işitmek acı gelir.
Halbuki insan; ruhu ba ğış layan güzelden gönlünü esirgemese, yağı z doru atın üzerine binecektir. Allah dostu yüce velîlerden yüz çevirmese, gönül ve ayağındaki bağlardan kurtulup, özgürlüğüne kavuşacaktır.
* * *
Ey dünyada maddî zevklere dalmış olan insan! Velîlerin ruh bağışlayan sözlerine kulağını tıkama. Anlattı kları masal değil, gerçektir. Sözlerinde hayat vardı r, aşk vardır, kurtuluş vardır.
Onlar seni yaralı merkep olmaktan kurtarı p, ilâhî aşkın atına bindirirler. Günahları n kirliliğinden kurtarıp, ilâhî huzurun mutluluk ülkesine götürürler.
Sebzevâr Şehrinin Fethi
Sultan Muhammed Harzemşah, ahalisi bozuk itikadlara sahip olan Sebzevâr ş ehrini ele geçirmeye karar verdi.
Sultanın orduları Sebzevâr’ı kuşattı. K ı sa bir süre sonra, direnenleri kılıçtan geçirip şehri zaptetti. Şehir halkı, sultanı n huzuruna gelerek yerlere kapandı.
”Kulağımıza küpe tak, kölen olalı m. Yeter ki canı mız ı bağışla. Nas ıl istersen öyle vergimizi verelim” diyerek aman dilediler. Sultan,
”Ey Hak’tan kopmuş, bâtı la sapmış insanlar! Sizden para pul istemiyorum. Bana bu ş ehirden ismi Ebû Bekir olan birini getirmedikçe, ne haracını z ı alı rım ne de anlattığınız
masalları dinlerim. İsteğimi yerine getirmezseniz, hepinizi ekin biçer gibi biçerim” dedi. Halk feryat ederek,
”Ey yüce sultan! Dere içinde kuru kerpiç olmayacağı gibi, bu ş ehirde de ismi Ebû Bekir olan biri bulunmaz” dediler.
Sultan, pazarl ığı artırmak düşüncesiyle böyle davrandığını düşünerek, önüne bir çuval altın getirip döktüler. Sultan hiddetle, ”Bre Râfizîler! Beni altınla, gümüş le kandı rılacak çocuk mu sandınız? Bana, ismi Ebû Bekir olan birini armağan olarak getirmedikçe kurtuluş şansı nız yok” dedi.
Bunun üzerine, ş ehire tellâl çıkardı lar. Her tarafa adam saldılar. Üç gün, üç gece arayıp taradıktan sonra, yıkık bir viranede hasta, bakıms ız bir vaziyette yatan Ebû Bekir isminde birini buldular.
Bu hasta ve zavallı adam, o şehirden geçmekte olan bir yolcuydu. Hastalandığından dolayı mola vermek zorunda kalmış , bitkin ve perişan bir halde, bu viraneye sığınmış tı. Onu görür görmez,
”Aman çabuk ol. Padi şah seni istiyor. Bütün şehir kılıçtan geçirilmekten, senin sayende kurtulacak. Haydi yürü gidelim” dediler.
Zavallı yolcu yattığı yerden,
”Benim gücüm olsaydı, gitmem gereken yere doğru giderdim. Sevdiğim dostların yanına ulaşı rdı m” dedi.
Hemen bir sedye yaparak, hasta adamı üzerine yatı rdı lar. Hamallarla, padiş ahı n huzuruna getirdiler. Sebzevâr ahalisi de, kılıçtan kurtuldu.
~k ~k ~k
Aslında bu dünya, Sebzevâr şehrine benzer. Allah dostunun burada kıymeti bilinmez. Hatta, aklı fikri olmayan deli gözüyle bakılır. Halbuki Allah dostu bulunduğu yere rahmeti çeker. Rabbü’l-âlemîn hidayet dilediği insanlara, dostunu vesile kılar.
Üç Yol Arkadaşı
İ nsanın hayatı boyunca üç önemli arkadaşı olur. Bunlardan sadece bir tanesi vefal ı d ı r. Di ğ erleri insafs ı zd ı r ve kötülük yapmaktan çekinmezler.
Bu üç arkadaşından biri, çok önem verdiğin mal ve mülkündür. Diğeri dost ve arkadaşları ndı r. Üçüncü arkadaşın ise yaptığı n hayı rlı iş lerin ve ibadetlerindir.
Öldüğün gün malın mülkün seni yalnı z bırakı r. Evinden dışarı çıkarak seni mezarl ığa kadar bile yolcu etmez.
Çok sevdi ğin dostların ise ancak mezarını n başına kadar gelirler. Birazcık durmaya bile zorlanı rlar. Bir an önce gitmek için acele ederler.
Vefal ı olan, seni kabirde hatta daha ötesinde bile yaln ı z bırakmayan arkadaşı n ise ibadetin ve yaptığın iyiliklerdir.
Namazda Ağlamak
Ârif bir zata soruldu:
”Bir müslüman namaz kılarken feryat edip ağlasa, namaz ı bozulur mu?” Ârif zat şöyle cevap verdi:
”Adamı n neden ağladığını öğrenmek gerekir. Allah aşkıyla ağlı yor ve günahlarından dolayı pişmanl ık duyup göz yaşı döküyorsa, namaz ı bozulmaz. Hatta o namaz daha da olgunlaşır, makbul namaz olur. Çünkü namaz ı n gönül huzuru ile kılınmas ı gerekir.
Eğer namaz kılan ki şi, bedenindeki bir rahatsızlıktan, s ıkı ntı dan veya oğlunun ayrılığından dolayı ağlıyorsa, namaz ı bozulur. O namaz bir işe yaramaz. Çünkü namazın kemâlâtı , dünyalı k her şeyi terketmeyi gerektirir.”
Ş eyh Muhammed Serezî
Gaznîn şehrinde derin bilgili bir zâhid vardı. Adı Muhammed, kendisi Serrezli’ydi.
Her akşam, üzüm kökünün ucundaki yapraklarla iftar ederdi. Yedi yıl böyle yaşadı.
Bu zat bir gün bir da ğı n ba şı na ç ı kt ı :
”Yâ rabbi! Ya lutfunu bana göster ya da kendimi buradan atacağı m. Gaibden bir ses geldi:
”Daha o ihsanın zamanı gelmedi. Aşağıya atlasan da ölmezsin.”
Cezbe halinin verdi ği aşk ve coşkunlukla, kendini dağdan aşağı bırakan Muhammed Serezî hazretleri derin bir suya düştü. Çok özlediği ölüme kavuşamadı . Çünkü ölüm, onun için hayat demekti.
Gaibden gelen ses,
”Sahrayı bırak, şehre dön” dedi. Muhammed Serezî, ” Şehirdeki hizmetim ne olacak?” diye sordu.
”Nefsini alçaltmak için Abbas-ı Debs gibi dilen. Zenginlerden alıp yoksullara dağıt.”
Şeyh aldığı emir üzerine, çölden Gaznîn şehrine kimseye görünmeden girdi. Eline bir zenbil al ıp, kapı kapı , sokak sokak dilenmeye baş ladı. Diğer dilenciler gibi o da insanlara,
”Allah için bir ş eyler verin” diye yalvard ı ..
Şeyh, bir gün bir beyin evinin kapısını dilenmek için dört kere çaldı. Bey,
”Bu ne yüzsüzlük kardeşim? Bir günde dört defa kapı mı çaldın. Dilenciliğin şerefini iki paral ık ettin. Abbas-ı Debs bile sana hizmetçi olamaz” dedi.
Dilenci şeyh,
”Beyim, ben emir kuluyum. Gerçekten ekmek hırsı m olsaydı , ekmek isteyen karnımı deş erdim. Bu beden, yedi yıl aşk ateş iyle yandı kavruldu. Üzüm yaprağından başka bir şey yemedi” dedikten sonra hıçkırarak ağlamaya başladı.
Şeyhin doğruluğu beyin gönlüne aksedince, ikisi birden a ğlamaya başladı lar. Uzun bir süre ağladıktan sonra kendilerine geldiler. Bey,
” Şeyhim, işte kasam. Ne istiyorsan, ne kadar istiyorsan o kadar al” dedi. Şeyh,
”Bana beğendiğini al diye izin vermediler. Dilenciler gibi dilen buyruldu” dedi. Beyle helâlleş erek ayrı ldı .
Şeyh iki yıl dilencilik yaptıktan sonra;
”Bundan sonra vermeye devam edeceksin, fakat kimseden istemeyeceksin. Bizim sana ihsan edeceğimizi sen dağıtacaksın. İ htiyacı olanlara, borçlulara vermek için elini hası rın altına sokman yeterli olacak” denildi.
Şeyhin bir yıl işi gücü bu oldu. İ htiyacını söyleyene de söylemeyene de ihtiyacı ne kadarsa, gönlünden ne istiyorsa, ne fazla ne eksik verirdi.
* * *
Peygamberler ve onların vârisleri olan Allah dostları , insanlı k örtüsüyle örtülmüş birer güneştir. Onların himayesine s ığı n ki seninle binbir pazarlık yaparak, sana düşmanlı k eden nefsinin elinden kurtulas ın.
Derviş ve Köleler
Yoksul bir dervi ş, Horasan ş ehrinin meydanı nda güneş leniyordu. Bu sırada bir alay göründü. Cins Arap atları na binmiş ler, süslü püslü ipekli elbiseler giymişlerdi. Bellerinde altı n kemerler vardı. Derviş birine sordu:
”Bunlar nerenin beyleri acaba?” Ona,
”Bunlar bey değil, Horasan maliye bakanı nın köleleri” dediler. Bunun üzerine yoksul derviş başını göğe kaldırdı,
”Ey Allahım! Kuluna bakmayı Horasan maliye bakanından öğren” dedi.
Nihayet günün birinde padi ş ah, Horasan’da maliye işlerine bakan bu yetkiliyi, bir sebeple hapse attı.
0 köleler, bir ay süreyle sorguya çekildiler. Efendilerinin hazinesinin yerini söyletmek için akla hayale gelmedik
1 şkenceler uyguladı lar.
O kölelerden hiçbiri, efendilerinin sırrını söylemedi. İşkenceler altında öldüler.
O yoksul derviş uykuda iken, ötelerden ş öyle bir ses duydu: ”Gel! Kul olmayı bu kölelerden öğren.”
Leylâ’nın Güzelliği
Bir gün Mecnûn’a yakınları,
”Senin Leylâ Leylâ diye yanıp tutuştuğun kız, hiç de öyle senin dedi ğin gibi güzel bir kız değil. Şehrimizde ondan güzel, ay parças ı gibi binlerce kı z var” dediler.
Mecnûn,
‘ ‘Bedenlerimiz, görünüşümüz, testi gibidir. Güzellik de, o testinin içindeki ilâhî şaraptır. Cenâb-ı Hak bana, Leylâ’nı n sûret testisinden ebedî aşkın şarabını içiriyor. Siz testiyi görüyorsunuz, ama içindeki şarabı göremiyorsunuz. Doğru ve namuslu bakmayan göz, o şarabı göremez. Gönlü temiz ve uyanı k olmayan da ilâhî aş k ş arabından içemez” dedi.
~k ~k ~k
Leylâ’nın güzelliğine, Mecnûn’un gönül penceresinden bakmalı dır.
Mecûsî’nin Cevabı
Bâyezid-i Bistâmî hazretlerinin zamanında, ateşe tapan bir Mecûsî vardı. Softa bir müslüman, onu imana davet etti. Mecûsî,
”Bu dünyada iman varsa, Şeyh Bayezid’de vardı r. Ondaki imanı taşı maya benim gücüm yetmez. Bayezid gibi müslüman olmam gücümü aşar.
Senin gibi müslüman olmamı istiyorsan, ben onda yokum. Riya ve gösteri şten ibaret müslümanlığın senin olsun. Sendeki iman, imana karşı meyli olanı uzaklaş tırır” dedi.
Çirkin Sesli Müezzin
Çok kötü sesli bir müezzin vardı. Halkının çoğu müslüman olmayan bir ülkede ezan okumaya başladı.
Orada bulunan müslümanlar,
”Bu çirkin sesinle ezan okuma. İ nsanlar aras ında kargaşaya sebep olursun. İ slâm dinine de zarar verirsin” dediler. Müezzin aldırış etmedi, çirkin sesiyle ezan okumaya devam etti.
Bir gün elinde bir kat elbise, mum ve helva gibi hediyelerle birlikte kâfirin biri çıkageldi.
”Nerede o ezan okuyan ve sesiyle bana huzur veren müezzin? Hediyelerimi takdim edeyim” dedi. Müslümanlar şaşırdı:
”Kendine gel. O çirkin ses insana nas ı l huzur verir?” dediler. Bunun üzerine kâfir anlatmaya başladı :
Benim çok güzel ve akıllı bir kızım var. Müslüman olmayı kafasına koymuştu. Ne kadar öğüt verdiysem kararı ndan vazgeçiremedim. Geçenlerde bu müezzinin ezan okumasını işitince çevresindekilere sormuş:
”Bu ne kadar kötü bir ses. Bu nedir?”
Kı z karde ş i,
”Bu ses ezan sesidir. Müslümanlar bu sesle ibadet için toplanı rlar” demiş. Kızım kardeş ine inanmamış. Birkaç ki şiye daha sormuş . Herkes aynı ş ekilde söyleyince içindeki iman sars ıldı. Müslümanlık’tan soğudu. Ben de, kızımın müslüman olma endişesinden kurtuldum. Beni huzura kavuş turan müezzine, bu hediyeleri getirdim.
~k ~k ~k
Gerçekten de ezanı sesiyle güzelleştiren müezzin, dinleyenleri başka bir âleme götürür. Bizi bizden alı r. Gündelik hayatı n kargaşasından uzaklaştı rır. Ruhumuza mânevî âlemin ateşini düşürür.
Sonradan müslüman olan birçok insan, ezan sesinden etkilenerek müslüman oldukları nı ifade etmiş lerdir. Bu husus bile, ezanı n güzel sesle okunmas ını n önemini ortaya koyar.
Misafir
Bir adamın evine, beklenmedik bir misafir geldi. Ev sahibi misafiri güler yüzle karşıladı. Sofra kurup ağırladı .
O akşam, mahallede komşuları nın sünnet düğünü vardı . Hanı m sünnet düğününe gidecekti.
Evden çıkmadan kocası hanımı na,
”Bizim yatağımızı kapı nın yanı na, konuğumuzun yatağını öbür tarafa ser” dedi. Kad ı n,
”Emrin başüstüne ey benim iki gözümün nuru” diyerek yatakları haz ırlayı p komş uya geçti.
Ev sahibi, kuru ve ya ş çerezleri haz ı rlad ı . Gece boyunca konuğuyla bir yandan yiyip içtiler, sohbet ederek, başları ndan geçenleri konuştular. Misafirin uykusu geldiğinde kapını n yanı ndaki yatağa girip yattı .
Ev sahibi bunca ho ş sohbetten sonra, ”Senin için öbür tarafta yatak hazırladık” diyemedi. Hanı mına söylediğinin tersine, kendisi de gidip misafir için haz ı rlanan yatağa girdi.
Kad ı n dü ğ ünden döndü ğ ünde kocas ı yla konu ş tuklar ı gibi kap ı n ı n yanı ndaki yatağa girdi. Yatağın içinde yatanın kocas ı olduğunu zannederek,
”Kocacığı m, dışarıda yağmur yağmaya başladı . Yağmur, çamur yüzünden misafir başımıza kaldı demektir. Korktuğumuz başı mıza geldi” dedi.
Bu sözleri duyan misafir, yataktan sı çrayıp kalktı:
”Hanım sen merak etme. Ben çamurdan korkmam. Yolcu yolunda gerek. Haydi bana Allah’a ısmarladı k. Allah size hayı rlar ihsan etsin.” Bir an şaşırıp kalan kadın söylediklerine pişman oldu.
”Ey efendi! O sözleri şaka maksadı yla söyledim” diyerek yalvarı p diller döktü. Fayda etmedi.
Misafir onları üzgün ve pişman bir halde bı rakıp, geldi ği yere doğru yola çıktı. Ev sahipleri onun arkasından baktıkları nda, misafirin yürüdüğü yolların cennet gibi aydı nlandığını gördüler. Misafirin yaydığı nur, ovanı n üzerindeki karanlı k geceyi sıyırıp atmıştı.
Ev sahibi ya ş ad ığı bu tecrübeden sonra, vicdan azab ı n ı hafifletmek için evini misafir evi haline getirdi. Gelene geçene hizmet etti.
Zaman zaman, her ikisinin gönüllerine gizli bir yoldan o
misafirlerinin hayali gelip şöyle derdi:
”Ben Hızır’ ın dostuydum. Size yüzlerce define getirmiş tim. Fakat sizin nasibiniz yokmuş .”
~k ~k ~k
Her gün gönüle gelen dü ş ünceler, sabah vakti eve gelen misafire benzer. Gelen misafir huzursuz eder, yük olur ama ev sahibi olmanın gereği, misafiri ağırlayıp ikram etmektir. Konuk severlik misafirin naz ı nı çekip, sıkıntılarına katlanmaktır.
Sûfînin Savaşı
Sûfînin biri orduya kat ı ld ı . Kı sa bir süre sonra sava ş a gitti. Savaşçı askerler meydana çıkıp, hücuma geçtiler.
Sûfî ise ordunun ağırl ıkları yla zayı f kimselerden oluşan hizmet ekibiyle birlikte geride kaldı .
Savaş meydanına dalan erler, at sürüp, kılıç çalıp düş manı yendiler. Birçok ganimet ve esir alarak geri döndüler. Elde edilen ganimetten,
”Sûfî, gel sen de bir armağan al” dediler.
Sûfî takdim edilen hediyelerden hiçbirini kabul etmedi. Yi ğ itler hayretle sordu:
”Neden bu kadar öfkelisin?” Sûfî,
”Savaş a giremedim. Gazadan ve gazilik sevabından mahrum kaldım” dedi. Yiğitler sûfînin gönlünü almak için,
”Düşmandan birçok esir aldı k. Birinin başı nı gövdesinden ayı r da gazi ol” dediler.
Sûfî bu teklife sevindi. Savaşa katılmanın sevabı nı elde etmek için, elleri bağlı esiri alı p çadı rın arkas ına götürdü.
Sûfî, çadı rın arkas ından uzun müddet gelmeyince yiğitler merak etti. Birini kontrol için gönderdiler. Görünen manzara hayret vericiydi.
Elleri ba ğ l ı esir sûfînin üzerine çıkıp bo ğ az ı n ı ı s ı r ı yordu. Sûfînin boğaz ından çıkan kanlar sakal ını ıslatmış, yarı ölü haldeydi.
Gaziler esiri çekip aldılar, kellesini uçurdular. Sûfînin yüzüne gül suyu serperek ayı lttılar.
| altına alı r? Anlat |
”Ey Sûfî! Elleri ba ğ l ı esir seni nas ı l hele bu iş nasıl oldu?” dediler. Sûfî,
”Tam ba şı n ı kesece ğ im s ı rada k ı zg ı nl ı kla bana öyle bir bak ış baktı ki, aklı m başımdan gitti. Bir orduyla karşılaşmış gibi korkup kendimden geçtim. Gerisini hatırlamı yorum” dedi. Bunun üzerine yi ğitler,
”Sende bu yürek varken, sak ı n sava ş a girmeye kalk ış ma. Yi ğ itler aslanlar gibi cenge girdiklerinde, kılıçlar ı yla düşman başlarını top gibi yuvarlarlar. Başsı z bedenler yerlerde ıstırapla çırpınır. Bedensiz baş lar atların ayakları altı nda kalı r. Kan deryası na benzeyen savaş meydanına, herkes giremez. Kollarını sıvayı p bulgur aşı yemeye benzemez savaş .
Yürek ister. Savaş Türkler’in işidir, kızların değil” dediler.
~k ~k ~k
Mevlânâ, kendini yiğit sanıp savaşa katılan ödlek kişiyi anlatmak suretiyle, gerçek sûfî olmayan sûfîlik satan kişileri anlatıyor.
Halk arasında itibar görmek için, sûfî görüntüsü veren bu kişiler; nefsi ile savaşmamıştır. Aşk derdi çekmemiş, aşk elinden dağlanmamıştır. Yüreksiz ve gevşek olmaları ndan dolayı, hileleri hemen ortaya çıkar.
Nefisle Savaş
Ayyazi (k.s) anlat ı yor:
”Şehid olmak ümidiyle, zırhsız, göğsüm açık bir şekilde yetmiş kere savaşa girdim. Tenimde ok yaras ı almadık yer kalmadı . Vücudum kılıç yaralarıyla kalbura döndü, fakat ş ehidlik nasip olmadı.
Bunun üzerine nefsimle savaş maya karar verdim. Halvete girdim. Çile çekmeye koyuldum.
Devamlı riyâzet yapıyordum. Ölmeyecek kadar yiyip içiyor, çok az uyuyordum. Nefsimle olan mücadeleme, ara vermeden devam ettim.
Bir gün, bir topluluğun savaşa gitmekte olduğunu gördüm. Bende de savaşa gitme arzusu uyandı. Nefsim bana, DHaydi, yürü savaş meydanı na’ diyordu. Nefsimin, savaşın faziletlerini sayı p döküp beni teşvik etmesine hayret ettim. Şaşırdım kaldım. Çünkü nefis yarat ı l ışı gere ğ i ibadetten itaatten ho ş lanmaz. Nefsime seslendim:
□Ey nefis! Doğruyu söyle. Savaşa gitmek istemenin sebebi nedir?’ Nefsim cevap vermeyince tehdit ettim:
□Eğer doğruyu söylemezsen, seni daha fazla riyâzet yaparak peri şan ederim. Mahvolursun’ dedim.
0 anda nefsim, sessiz sedası z bir şekilde, güzel bir ifadeyle, içimden şöyle söyledi:
□Sen yaptığın riyâzetlerle, her gün beni öldürüyorsun. Devaml ı
1 şkence görüyorum. Yemeksiz ve uykusuz bırakarak, yavaş yavaş canı mı alacaks ın. Üstelik benim çektiğim bu ıstıraplardan kimsenin haberi yok. Savaşta bir kez ölüp kurtulurum. İnsanlar senin yi ğitliğini överler. Şehid olduğun için, adı n sanı n yayı lır.’
Bunun üzerine nefsime,
□Hem münafık hem iki yüzlüsün. Bu dünyada münafık olduğun gibi ölümünden sonra da münafıksın. Ne bu dünyada müslüman oluyorsun ne de öbür dünyada. İ ki dünyada da işe yaramazsın’ dedim.
Bu beden sağ oldukça, halvetten başımı çıkartmamaya söz verdim.”
* * *
S ûf îl e r , ne f i s l e ya pı l an müca de l e yi büyük s a vaş o l ar ak k abul ederler. Düşmanla yapı lan savaş ise küçük savaştı r.
Nefisle yapılan büyük savaşta şehid olmanın önemini, Mevlânâ ş öyle anlatır:
”Dünyada muhabbet kılıcı ile Allah yolunda şehid olmuş nice kişiler vardı r ki, onlar dünyada âdeta ölmüş gibi görünürler. Aslında onlar yaşayan ölülerdir. □Ölmeden evvel ölünüz’ hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlardır. Daha hayatta iken nefislerini öldürmüşlerdir. Onların yeryüzündeki bedenlerinde, ölmeden önce hayvanî nefisleri ölmüş, insanî ruhları diri kalmış tır. Onlar âhirete diri olarak giderler.”
Hak Nedir? Bâtıl Nedir?
Bir adam, konuşması nı bilen bilgili birine sordu: ”Hak nedir? Bâtıl nedir?”
O bilgin, soruyu soranın kulağı nı tuttu,
”Bu bâtıldır, gözün ise haktır” diyerek anlatmaya devam etti.
”Duymak, görmeye göre asılsızdır, bâtı ldı r. İ nsan görerek doğruya ulaşı r.
Yüz binlerce kulak saf olup dizilse, yine gören bir göze muhtaçtır.
Kulak işitmekle bir hayal meydana getirir. O hayal cemâle, güzelli ğe kavuşmanı n başlangıcı dır.
Çal ışı p gayret edersen hayalin gerçekle ş ir.
Kula ğı n ı n duydu ğ unu gözün de görür.
O zaman bâtıl olan hak olur.”
ALTINCI CİLT
Anlamsız Soru
Cahil köylünün biri, bir vaizin yanına yaklaşarak,
”Minberde senin kadar güzel söz söyleyenine rastlamadı m. Çok güzel vaaz verdin. Benim sana bir sorum olacak. Cevap verirsen sevineceğim. Bir kalenin burcuna bir kuş konsa, o kuşun başı mı daha kıymetlidir, kuyruğu mu?” dedi. Vaiz bu anlamsı z soruya şöyle cevap verdi:
”Eğer kuşun yüzü şehre, kuyruğu köye doğruysa, başı kuyruğundan üstündür. Yok eğer kuyruğu şehre, başı köye doğruysa, kuyruğu başı ndan daha kı ymetlidir.”
Hırsızın Müdahalesi
Hırs ız ı n biri, bir eve girmişti. Ev sahibi ayak sesi işiterek uyandı. Mum yakı p etrafı aydı nlatmak istedi. Çakmağı eline alıp, çakmaya başladı.
Ev sahibinin niyetini sezen hırsız, karanlıktan istifade ederek iyice yaklaş tı. Adam çakmağı çaktı kça, hırs ız onu söndürüyordu.
Adam defalarca çakmağı çaktı. Her seferinde hırsı z söndürdü. Ev sahibi kendi kendine,
”Bu kav ı slak olmalı. Yanar yanmaz hemen sönüyor” dedi.
Zifiri karanlı kta hırs ız ı görmeyen adam, etrafı dinledi. Bir ses duymayınca, gönül rahatl ığı yla uykusuna devam etti.
Hırs ız da rahat rahat işini gördü.
~k ~k ~k
Hakkı inkâr edenin gönlünde, böyle bir ateş söndüren vardır. Körlüğ ünden göremez.
Ey zavall ı inkârcı! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun. Gel de akılsızlığını bir seyret.
Herhangi bir evin bir ustas ı, bir mimarı olmas ını düşünmek mi akla daha uygun? Yoksa, kendi kendine meydana geldi ğini düşünmek mi?
Çal ış man ı n Hakk ı
Sultan Mahmud’un beyleri, Ayaz’ ı çok kıskanırdı. Padişahın bir köleye bu kadar değer bir anlam veremezlerdi. Bir gün sultana,
”Kölen Ayaz’a, otuz adama verdi ği kadar maaş veriyorsun. Ayaz’ ın aklı ve iş becerisi otuz beye denk mi ki?” diye sordular.
Sultan Mahmud, bu soruya o anda cevap vermedi. Birkaç gün geçtikten sonra, beylerini al ıp ava çıktı . Sultan, uzaklarda gördüğü bir kervanı iş aret ederek, beylerden birine,
”Git sor bakal ım, şu kervan hangi şehirden geliyor?” Bey sorup geldi.
”Sultanım, Rey şehrinden geliyormuş” dedi. Sultan,
”Peki, nereye gidiyormuş ?” deyince bey susup kaldı .
Bunun üzerine sultan, baş ka bir beyini bu sorunun cevabını öğrenmekle görevlendirdi. O da gidip geldi.
”Efendim, Yemen’e gidiyormuş” dedi. Padiş ah,
”Yükü neymiş ?” deyince, o da cevap veremedi.
Bu defa sultan, baş ka bir beye,
”Sen de git, yükünü öğren” diye emir verdi. Bey gitti geldi.
”Her çeş it eşya varmış. Fakat çoğunluğu Rey’de yapılan kâselerdenmiş ” dedi. Sultan,
”Kervan Rey’den ne zaman çıkmış?” diye sorunca, o bey de ş aşı rı p kaldı .
Padi ş ah böylece, otuz beyden fazlas ı n ı bilgi almak için gönderdi. Beylerden hiçbiri de istenen bilgileri tam olarak getiremedi.
Bunun üzerine Sultan Mahmud beylerine dönerek,
‘ ‘ Da ha önce Ayaz ‘ l a be rabe r ava çı k t ı ğı mı z da bi r ke rva n gördüm. Ayaz’ ı kervanın nereden geldi ğini öğrenmek için yolladı m. Döndüğünde herhangi bir talimat vermemiş olmama rağmen, kervan hakkı ndaki bütün bilgileri doğru olarak bana bildirdi. Sorduğum soruların hepsine cevap verdi. Otuz beyin otuz seferde yaptığı i şi, o bir seferde öğrenip geldi” dedi.
Beyler, sultanı n Ayaz’a neden otuz beyin maaşı na denk ücret vermiş olduğunu anladılar. Çekememezliklerinden dolayı pi şman oldular. Sultana,
”Bu Allah vergisi bir anlayış. Çal ışmakla elde edilemez” dediler. Sultan Mahmud da onların bu sözüne karşı lık,
”Hayat mücadelesinde başarısı z olanlar, gerekti ği gibi çalışmamış olanlardı r. Başarı gayret ve çal ışmanı n karşılığıdır” dedi.
Avcı ve Kuş
Bir kuş çayırlığa uçtu. Orada bir avcı tuzak kurmuştu. Tuzağı n içine buğday taneleri serpen avcı, otların arasında pusudaydı .
Kuşcağı z avcı yı tanıyamadı. Etrafı nda dolaş maya başladı . Kuş,
”Sen kimsin? Böyle yeşiller giyip vahş i hayatın içinde ne yapı yorsun?”
Avcı ,
”Bu dünyadan elini eteğini çekmi ş bir zâhidim. Otlarla, yapraklarla besleniyorum. Komşumun ölümü bana ders oldu. Ben de ölüm gelmeden, âhiretim için haz ırl ık yapmaya karar verdim.”
Kuş,
”Muhammed aleyhisselâmın dininde rahiplik yoktur. İ nsanlara faydalı olmak esastır. Cuma namazı kılmak, cemaatle namaza devam etmek, insanları n eziyetlerine katlanmak özellikle tavsiye edilmiş tir. Sana düş en dinin emirlerine uymak, bidattan uzaklaşmaktı r. Gel sen bu yanlıştan vazgeç. Allah’ ı n rahmetine ermiş ümmetin aras ına karış .”
Avcı ,
”Sadece ekmek derdiyle yaş ayan, eşekten farksızdır. Ekmek peşinde koşmaktan başka gayesi olmayan insanlarla bir arada olmak rahipli ğin ta kendisidir.”
Kuş,
”Allah yolunda önüne böyle yol kesiciler çıktı mı mücadele etmek gerekir. Bizim dinimizde, İsâ aleyhisselâmın dininde olduğu gibi mağaraya gizlenme yoktur. Dinimiz bize, ileri atılıp savaşmayı emreder.”
Avcı ,
”Kötülüklere karşı koymak için güç, kuvvet ve yardımcı
gerekir. Gücünün yetmediği ve yardımcının olmadığı yerde
kaçmak daha uygun olur.”
Kuş,
”Sen candan dost olursan, sayıs ız dost bulursun. Dost olmayı
be ce re me z s e n, yar dı m göre me z s i n. Kur t , s ürüde n ayrı l an kuz uyu kapar. Yalnız kalanı şeytan aldatı r. Peygamberler bile, hak yolunda kendine arkadaşlar aramıştır.”
Avcı yla kuş aras ındaki konuş malar bu şekilde uzayıp gitti. Bir ara kuş un gözü buğday tanelerine iliş ti. Avcıya sordu:
”Bu buğdaylar kimindir?”
Avcı ,
”Kimsesi olmayan bir yetimin emanetidir.” Kuş ,
”Çok açı m. İ zin verirsen bunları yiyip karnı mı doyurayım. Zaruri hallerde, leş bile yemeye izin verilmiş tir.”
Avcı ,
”Kendi fetvanı kendin verdin. Zaruretin yoksa suçlu sayı lırsın. Zaruretin olsa bile, yemeni tavsiye ederim. Buğdayları n emanet olduğunu söyledim. Yemek istiyorsan parasını vermelisin.”
Kuşun açl ıktan takati kalmamıştı. Düşünüp doğru karar verecek iradesini de kaybetmi şti. Büyük bir iştahla buğdaylara saldırdı. Buğdayları yedi yemesine ama tuzağa da yakalandı . Tuzaktan kurtulmak için Yâsîn ve En^âm sûrelerini okudu, ama fayda vermedi.
Kuş tuzağı n içinde,
”Zâhidlerin büyüleyici sözlerine kananlar ı n hali böyle olur” dedi.
Bunu duyan avcı şöyle seslendi:
”Hayır, öyle değil. Haksız yere yetim malı nı yiyenlerin sonu bu olur.”
Tedbirini Önceden Al
Bir kervan, geceyi geçirmek için yolda konakladı . Kervandakiler uyuyunca, kervanı korumakla görevli bekçi de uyudu.
Bu durumu fırsat bilen pusudaki hırsızlar, kervanı soyup soğana çevirdiler.
Sabahleyin uyanan kervan halkı, malları nın yerinde yeller esti ğini gördü. Hemen kervanı korumakla görevlendirdikleri muhafız ı arayıp buldular.
”Mallarımıza, develerimize ne oldu? Hesap ver.” Muhafız,
”Gece hırs ı zlar geldi, ne var ne yok hepsini al ı p götürdüler” dedi. Kervandakiler,
”Boynu kopasıca sersem adam! Sen ne yaptın?” dediler. Muhafız,
”Ben ne yapabilirdim ki? Onlar hem kalabal ık hem de silâhlı ydı lar” dedi. Kervandakiler,
”Madem onlar çoktu, başa çıkamayacağını anlayı nca, bari bağırıp çağırıp bizi uyandırsaydın” dediler. Muhafız,
”Bağırmak istedim ama bıçak gösterip acımadan seni öldürürüz diye tehdit ettiler. Korkumdan nefes bile alamadı m. Ama
istiyorsanız, şimdi istediğiniz kadar bağırabilirim” dedi.
~k ~k ~k
Ölüm gelmeden önce feryat et. Ölümden sonra ağlama, fayda getirmez. Felâket başı na gelmeden ağla ki, geldikten sonra ağlamak işe yaramaz. Yâsîn’i, şeytan yolunu kesmeden önce okursan, ş eytanı n gücü sana yetişmez.
Âşığın Uykusu
Eski zamanlarda ay yüzlü sevgilisi olan bir âşık vardı.
Yıllardır gönlüne ondan başkası nı almamış tı. Kavuşmak için, sabı r ve hasretle bekledi. Nihayet sonunda sevgilisinden bir haber geldi.
”Bu gece gel. Filan odada gece yarı sına kadar bekle. Senin için yaptığım güzel yemek ve tatlı larla geleceğim” dedi.
Bunu duyan âşık, kurbanlar kesti. Ziyafetler verdi. Gece
olunca da kararlaş tırdıkları odaya gidip beklemeye başladı .
Gece yarısını geçince, sevgilisi söz verdiği gibi çı kıp geldi.
Fakat â şı k uykusuna yenik dü ş mü ş tü.
Sevgili, âşığının elbisesinden bir parça kesti. ”Henüz sen
daha çocuksun, ş unları al da oyna” dercesine cebine birkaç
tane ceviz koydu.
Âşık seher vakti sıçrayarak uyandı. Elbisesinin kesildiğini,
cebine ceviz koyulduğunu gördü.
Kendi kendine,
”Sevgilim gerçekten çok vefalıymış . Ben ne yaptı msa, kendime yaptım” dedi.
~k ~k ~k
Eski devirlerde Hak âşıkları, bir bekçi gibi sabaha kadar uyumayı p, geceyi ibadetle geçirirlermiş. Âşığa uykunun haram olduğunu kabul ederlermiş .
Mevlânâ da bu mânada ş öyle buyurdu:
”Ey âşı k! Sıçra, ıstıraptan kurtul. Hem susuzluk, hem su sesi, hem de uyku. Olur mu bu?”
Çalgıcının Tekerlemesi
Cahil bir Türk beyi, akş amdan kalmaydı . Sabahleyin erken uyandı. Sarhoşluğun verdi ği mahmurlukla bir çalgı cı istedi.
Çalgıcı yı getirdiler. Bey çalıp söylemesini istedi. Çalgıcı bir yandan çalıyor, di ğer yandan ş u ş arkıyı okuyordu:
”Bilmem sen ay mısın, güneş misin?
Bilmem, benden ne istersin?
Bilmem ki, sana nas ıl bir hizmetin olsun? Nas ı l bir kullukta bulunayı m? Sussam mı? Yoksa sözlerimle övsem mi? Şaşılacak bir haldeyim. Benden ayrı değilsen
Hem ben nerdeyim? Sen nerdesin? Bilmem ki, beni nas ıl çekersin? Karalarda yürütürsün Denizlerde bo ğ ars ı n
Bilmem ki, bunu nasıl yaparsın?”
Şarkının sözlerinde s ı k sık tekrarlanan □bilmem’ sözü, beyi fena halde kızdı rdı . Yerinden fırlayıp çalgıcının üzerine atıldı. Topuzunu kaldı rıp, çalgı cının kafas ına indireceği s ırada, çavuşlardan biri topuzu tuttu. Beyini sakinleştirdi ve,
”Zavallı bir çalgı cıyı öldürmek size yakış maz” dedi. Bey,
”Bu saygısız herifin tekerlemesi kafamı şiş irdi. Bilmem ki, bilmem ki deyip duruyor. Bilmiyorsa, bildiğini söylesin dinleyelim. Sözü geveleyip uzatmanın ne anlamı var?” dedi.
Bunun üzerine çalgı cı,
”Maksadım gizli olduğu için, uzatıp dururum. Varlıktan, var olandan bir koku alman için, □bilmem ki’ diyerek,
Allah Teâlâ’nın varlığını ikrar ederim.
Benlik sahibi olduğun için, benden habersizsin. Kuyunun içindeki suda, aksini görüp düşman sanarak saldıran aslan gibisin.
Bende görüp de kızdığı n kötülükler, sana aittir. Vurmak istediğin topuzla, asl ında kendine vurursun, ama farkında değilsin.
Farkına vardığında ise, kendi nefsinin düşmanı olursun” dedi.
Az Tamah Çok Zarar Getirir
Saf bir adamın, güzel bir koçu vardı . Boynuna ip bağlamış , ardı ndan çekip götürüyordu. Hırsız ın biri sezdirmeden ipi kesip, koçu çaldı.
Adam bir süre ipi sürükledikten sonra, arkas ı na dönüp baktığı nda koçun çalındığını anladı. Dövünerek, bağı rarak sağa sola koşmaya başladı.
Koçu çalan h ı rs ı z da bir kuyunun ba şı nda, ”Eyvahlar olsun, eyvahlar olsun” diye ağlıyordu. Koçunu çaldı ran saf adam, merak edip yakla ş t ı ve,
”Hayrola arkadaş ! Senin de mi koçun çalındı? Neden ağlı yorsun?” diye sordu. Hı rsı z,
İçinde 100 altın bulunan kesem, kuyuya düştü. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kuyudan altı n dolu kesemi çıkartı rsan, sana beşte birini gönül rızası yla veririm” dedi.
Saf adam, bu teklif karşı sında hiç tereddüt etmedi.
”Allah bir kap ı y ı kapar, on kap ı y ı açar. Koç gittiyse de deve geliyor” diyerek soyunup kuyuya indi. Hırs ız da elbiseleriyle birlikte nesi varsa, hepsini al ıp kaçtı.
Koçunu çaldı ran zavallı saf adam, tamahı yüzünden
elbiselerinden de oldu.
~k ~k ~k
İnsan yolunu aydınlığa çıkaracak tedbiri, elden
bırakmamal ıdı r. Tamah huyu hırsıza benzer. Hayal gibi her an, değişik bir sûretle ve hileyle insanı aldatır.
Nefsine Ağla
Aş ure günü bütün Halepliler, ş ehrin Antakya kap ı s ı nda toplanı rlar ve Ehl-i beyt’in yası nı tutarlardı. Yezid’in, Şimr’in yaptığı zulümleri bir bir sayarak, feryat edip ağlarlardı . Sesleri bütün ovayı , çölü kaplardı .
Yine böyle bir a ş ure günü, ş ehire garip bir ş air geldi. Merak edip kalabal ığı n bulunduğu tarafa doğru gitti. İ nsanları feryadü figan içinde görünce kendi kendine, ”Herhalde büyük bir bey öldü. Bu kalabalı k s ıradan biri için toplanmaz” dedi. Toplulu ğ a yakla şı p birine sordu:
”Ben yabancıyı m, onun için bilmem. Ölen kimsenin özelliklerini bana söylerseniz, güzel bir mersiye yazarım. Şairliğim için de bir az ı k parası verirsiniz” dedi.
Bu sözleri duyanlardan biri,
”Sen deli misin, yoksa Ehl-i beyt düşmanı mısın? Aşure gününden haberin yok mu? Ehl-i beyt için üç gün yas tutmanın, 100 sene ibadetten daha değerli olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Şair,
”Her mümin Hz. Muhammed’i ne kadar çok seviyorsa, onun ciğerparesi Hz. Hüseyin efendimizi de o kadar çok sever. Doğru ama Yezid’in devri nerede? Aradan kaç yıl geçmi ş? Kerbelâ faciası nın haberi buraya ne kadar geç gelmi ş? Körlerin gözleri bile, o kötülükleri gördü. Sağırlar bile, onların acıkl ı hikâyesini işitti. Siz şimdiye kadar uyuyor muydunuz? Kerbelâ’yı yeni mi duydunuz? Yas tutup elbiselerinizi parçalı yorsunuz” dedi.
* * *
Ey uyuyakalanlar, gaflet uykusuna dalanlar! Hz. Hüseyin’e değil, as ıl siz kendinize yas tutun. Kendi yıkık, gönlünüze yıkı k meşrebinize ağlayın, feryat edin. Çünkü sizin gönlünüz dünyadan başka bir şeyi görmüyor.
Nerede imanı n yüzünüze düşürdüğü nur? Nerede dinin size lutfettiği mutluluk?
Allah’ ı n lutuf ve ihsan denizine dald ığı n ı z halde, neden eliniz avucunuz bomboş ?
Bilâl’in Kurtuluşu
Bilâl-i Habeşî köleydi. İ slâm dinini kabul ettiği için, efendisi ona olmadı k i şkence ve eziyetler yapı yordu.
Özellikle sıcağı n çok arttığı kuşluk zamanında, dikenli dallarla döverdi. Bilâl vücudundaki yaralardan fışkıran kana
aldırış etmeden, ilâhî aşkla, ‘ ‘Allah birdir, Allah birdir’ ‘ derdi.
Hz. Ebû Bekir, bir gün oradan geçiyordu. Bilâl’in halini görünce, Peygamber Efendimiz’in huzuruna çıktı. Bilâl’i kurtarmak için müsaade istedi. Resûlullah Efendimiz,
”Bu hayrı nda, ben de sana ortak olmak istiyorum. Benim yerime vekil ol. Ücretinin yarı parası nı vereceğim” buyurdu. Hz. Ebû Bekir,
”Başüstüne” diyerek merhametsiz yahudinin evine doğru
yollandı. Kapı yı çalıp içeri girdi. Ona, Bilâl’e
yaptıkları ndan dolayı birçok acı sözler söyledi. Bunun üzerine yahudi,
‘ ‘Sen iyilik yapmayı seversin. E ğ er ona bu kadar acıyorsan satı n al” dedi. Hz. Ebû Bekir,
”Benim çok güzel yahudi kölem var. Gel seninle kölelerimizi değiştirelim” dedi. Yahudi,
”Üste ne kadar para vereceksin?” dedi. Hz. Ebû Bekir yahudinin aç gözünü doyuracak kadar para verip Bilâl’i satı n aldı .
Alış veriş ten kârlı çıktığı nı düşünen zalim yahudi, gülmeye başladı . Hz. Ebû Bekir,
”Ne oldu, neden böyle gülüyorsun?” dedi. Yahudi,
”Siyah bir köleyi satın almak için bu kadar hevesli görünmeseydin, verdiğin paranın onda birine alabilirdin. Değerini sen artırdın. Bence yarım pul etmez” dedi. Hz. Ebû Bekir,
”Ey ahmak! Sen çocuk gibi, bir cevize karşılık, paha biçilmez bir inci verdin. Bana göre o, iki dünyaya değer. Alış verişte biraz ısrarcı olsaydın, onu satın almak için bütün malımı verirdim. Hatta baş kaları ndan etek dolusu altı n borç al ırdım” dedi .
Hz. Ebû Bekir gördüğü işkencelerden dolayı yara bere içinde olan Bilâl’i, elinden tutup Peygamber Efendimiz’e götürdü.
Bilâl Peygamberimiz’i görünce sevincinden düş üp bayı ldı . Kendine geldiğinde ise ağlamaya baş ladı. Peygamberimiz, onu kucaklayıp iltifat etti. Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Bekir’e,
”Ey Sıddîk! Bu iyilikte ben ortak değil miyim? Payıma düşen
nedir?” dedi. Hz. Ebû Bekir,
”Yâ Resûlallah! İ kimiz de senin kapının kölesiyiz. Benim
hürriyetim sana kul köle olmaktır. Ben Bilâl’i senin aşkınla
âzat ettim” dedi.
Dilencinin Duası
Ekmeği çok seven dilencinin biri, elindeki zenbille dileniyordu. Geylânl ı bir zengin, zenbiline ekmek koyunca dilenci çok sevindi. Dua etti,
”Yâ rabbi! Sen bu iyiliksever kulunu sa ğ salim evine kavuştur” dedi. Geylânlı zengin duaya kızarak,
‘ ‘ Ey s e rs e m adam! Eğe r e v bark be ni m anl adı ğı m e v bar ks a , oraya Allah seni kavuş tursun” dedi.
~k ~k ~k
Söz, dinleyenin anlayışına göre söylenir. Söyleyenden dinleyen akil gerekir.
Dilencinin Böylesi
Bir evin kapı sını, bir yoksul çaldı. Taze veya bayat bir dilim ekmek istedi. Ev sahibi,
”Burada ekmek ne arar. Burayı fırın mı zannettin?” diyerek azarladı. Dilenci,
”Öyleyse, bari birazc ı k ya ğ ver.” Ev sahibi,
”Buras ı kasap dükkânı da değil, yağ da bulunmaz” dedi. Dilenci,
”Hiç olmazsa birazcık un ver.” Ev sahibi,
”Buras ı değirmen de değil” dedi. Dilenci,
”Bari bir bardak su ver de içelim.” Ev sahibi,
”Buras ı ne dere ne de çeşme” diyerek, yoksul dilenci ne istediyse, ev sahibi alay edip yok dedi.
Bunun üzerine yoksul dilenci, evin içerisine girerek eteklerini kaldı rıp abdest bozmaya yeltendi.
Ev sahibi,
”Ne yapıyorsun?” diye müdahale edince, dilenci,
”Vicdansı z adam! Hiçbir şeyin olmadığı böyle bir viraneye ancak abdest bozulur” diyerek cevapladı .
~k ~k ~k
Bu hikâyede Mevlânâ,
Bir kimsenin beden evi faziletten, bilgiden, ibadetten, insanlı ktan, merhametten ve güzel ahlâktan mahrum ise, o evde ilâhî nur parlamı yorsa, o vücut, çeşitli gıdalarla beslenen seyyar bir tuvalet gibidir, demek istemektedir.
Adaletin Sillesi
Hastalı ktan perişan olmuş bir adam doktora gitti. Hasta doktora,
”Nabzıma bak da derdimi anla” dedi.
Doktor hastanın nabz ı na baktı , kalbini dinledi, iyice muayene etti. Hastanın ölümünün yakı n olduğuna karar verdi. Hiç ümit yoktu. Hastaya,
”Sana ne ilâç gerekir ne de perhiz. Gönlün ne istiyorsa onu
yapa rs a n, has t al ı ğı n i yi l e ş i r’ ‘ de di .
Hasta, doktorun tavsiyesine sevindi. Ferahlamak için ı rmak kenarına gezinti yapmaya gitti.
Irmak kenarı nda bir sûfî de oturmuş , elini yüzünü yıkıyordu. Çok güzel bir ensesi vardı. İçine, o güzel enseye bir sille vurmak isteği düştü. Doktor da gönlüne geleni yapmazsan, derdin artar demişti. Silleyi indirmezse dertlenecekti.
Sûfînin yan ı na yakla şı p, ”yâ Allah” diye bir nâra atarak tokatı patlattığında, şırrak diye bir ses ortalığı inletti. Sûfî k ı zg ı nl ı kla yerinden fı rlad ı .
”Ahlâksız adam! Ben sana ne yaptı m?” deyip, o da bir tokat aşkedeceği zaman, baktı ki adam ayakta zor duruyor. Vursa elinde kalacak. ”Yâ sabı r” diyerek kısas yapmaktan vazgeçti. Yakasından tutup, doğru hâkimin huzuruna götürdü. Davasını anlatıp, şikâyetçi olduğunu söyledi. Hâkim, adamın hasta haline acı dı. Fazla ceza vermek istemedi. Hasta adama sordu:
”Yan ı nda ne kadar paran var?” Hasta,
”6 kuruştan başka bir şeyim yok” dedi. Hâkim,
‘ ‘O paranın 3 kuruşunu kendine ayır, 3 kuruşunu da senden ş ikâyetçi olan sûfîye ver” diyerek hükmünü verdi.
O sırada hasta adamın gözü, hâkimin ensesine kaydı. Hâkimin ensesi, sûfîninkinden daha da güzeldi. ”Enseye sille vurmanı n cezası da azmış” diyerek, hâkimin yanına yaklaştı. Kulağına bir ş ey söyleyecekmi ş gibi yaparak, okkalı bir silleyi de hâkimin ensesine yerleştirdi.
Öfkeyle yerinden kalan hâkime,
”Al ş u 6 kuruş u, aranı zda bölüş ün. Ben gidiyorum” dedi. Hâkim,
”Buraya gel, seninle daha işimiz bitmedi” deyince, hasta adam,
”Hakim bey! Şüphe yok ki senin verdiğin bütün hükümler adalete göredir. Olaylara ve kiş ilere göre değişmez. Hükmünde yanl ışl ık, haksı zlı k olmaz” dedi.
Hâkim,
”Bu da bize kaderin sillesi” diyerek adamı serbest bı raktı.
~k ~k ~k
Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, kardeşine de yapma.
Başkası için kazdığı n kuyuya, kendinin de düşebileceğini
unutma.
Sultan Mahmud’la Hintli Köle
Gazneli Sultan Mahmud, Hintliler’le savaştı. Elde edilen ganimetten, payı na Hintli bir köle düştü.
Sultan bu köleyi, oğlu gibi kabul etti. Makam verdi. Ordunun başı na kumandan tayin ederek. Tahtı nın da vârisi olduğunu bilrirdi.
Bütün bu ihsanlara rağmen, o köle hep hüzünlüydü. Gözlerinden yaş eksilmiyordu. Sultan dayanamayıp bir gün sordu:
”Ey kutlu çocuk! Bunca devlete, şerefe rağmen neden a ğl ı yorsun?” Hintli köle şöyle cevap verdi:
”Çocukluğumda annem bana kı zdığı zaman şöyle beddua ederdi:
□Allah seni Sultan Mahmud’un eline düşürsün.’ Annemin bedduasını duyan babam da, □Hanım, yazıklar olsun sana, çocuğuna edecek baş ka beddua mı yok? En kötü bedduayı yapıyorsun. Böyle beddua edeceğine, 100 kılıç darbesiyle ölmesini istemen daha iyi’ diyerek anneme kızardı . Onların bu konuşmalarından dolayı sizi, cehennem huylu ve zalim biri olarak düş ündüm hep.
Bana lutfetti ğiniz bunca ihsanı , sizin kereminizin büyüklüğünü keşke annemle babam da görebilseydi. Bundan dolayı hüzünlenerek göz yaşlarımı tutamıyorum.”
* * *
Ey gafil insan! Yoksulluk sultanl ıktır. Senin için âhiret de büyük bir mutluluktur. Nefsânî arzu ve isteklerin seni yoksullukla, yani sultanl ıkla korkutmaktadı r.
Âlemlerin rabbinin merhametini bilseydin, yoksulluktan korkmaz, i şin sonuna bakardı n.
Fakirli ğ i kabullenirsen, sultan ı n yan ı ndaki köle gibi, k ı yamet günü sevinç göz yaş ları dökersin.
Kumaş Çalan Terzi
Hikâyecinin biri, ballandıra ballandıra terzilerin hilelerini, kumaşları nası l çaldı klarını anlatı yordu. Dinleyenlerin aras ında bulunan biri,
”Ey hikâyeci! Tanıdığı n hilede en usta terzi kim?” diye sordu. Hikâyeci,
”Bu şehrin en usta hırs ız terzisi, Ciğeroğlu’dur. El çabukluğu ve hırsızlıkta herkesi geride bırakı r” dedi. Adam,
”Yarın evdeki atlas kumaşı alı p, Ciğeroğlu’na gideceğim. Eğer beni aldatı r, kumaşımdan çalabilirse, şu gördüğünüz Arap atı sizin olsun. Çaldırmazsam, siz bana bir at alacaksınız” diyerek iddial ı olduğunu belirtti. Oradakiler iddiayı kabul ettiler.
Ertesi gün bir top atlas kumaşı koltukladığı gibi Ciğeroğlu’nun terzi dükkânına girip selâm verdi. Usta hemen yerinden kalkarak güler yüzle karşıladı.
”Buyurunuz, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz efendim” diyerek yer gösterip hal hatı r sordu. Saygı nın bini bir paraydı . Ciğeroğlu, bülbül gibi şakıyordu.
Adam terzinin bu tatlı dili karşısında yumuş adı . Elindeki kumaşı terzinin önüne atarak,
” Şu İ stanbul atlas ından bana bir kaftan biçiver. Belden aşağısı bol, üst tarafı dar olsun. Diki şi de güzel olsun” dedi.
Nabza göre şerbet vermekte usta olan terzi,
”Efendim, sizin gibi sevimli ve kibar müş terilerimizin
emirleri başımız üstüne, hizmetinizde bulunmaktan ş eref duyarız” diyerek iltifatlarda bulundu.
Terzi önce kumaşı ölçtü. Adamın ölçüsünü aldı. Sıra biçmeye gelmişti. Bu arada hiç durmadan konuşuyor, tatlı hikâyeler anlatıyordu. Yüksek makam sahibi müşterilerinin ihsanlarından, cimriliklerinden bahsederek adamın dikkatini dağı tıyordu.
Terzi kumaşı biçmek için makas ını eline aldığında, komik fıkralar anlatarak adamı güldürmeye başladı. Terzinin birbiri peşine anlattığı fıkralarla, adam katıla katı la gülüyordu. Gülmekten gözünü açamaz oldu.
O gülerken, terzi kumaştan bir parça çalarak dizinin altına koydu. Adam kendine gelince,
”Allah aşkına, bir fıkra daha anlat” dedi. Terzide fıkra çoktu. Bir tane daha anlattı. Adam gülerken, bir parça daha kesip koynuna soktu.
Adamın akl ı başı ndan gitmişti. Girdiği iddiayı unuttu. Terziye ”bir daha, bir daha anlat” diyordu.
Terzi bir fıkra daha anlatt ı . Adam kahkaha atarken sırt üstü yere düş tü. Terzi rahatça kumaştan çalacağını çaldı. Adam yerden kalkıp kendine geldiğinde,
”Ağz ını öpeyim, bir tane daha anlat” diye terziye yalvardı . Fakat terzinin gönlüne merhamet geldi. Çaldığını yeterli buldu. Adama şöyle dedi:
”Ey kahkahaların esiri olan, akıls ız adam! Bir fıkra daha söylersem, kaftanın sı rtı na dar gelecek. Kendine kötülük etme. Gerçe ğ i bilseydin, gülece ğ ine kan a ğ lard ı n.”
* * *
Boş gezenler, bir işle meşgul olmayanlar, masal ve hikâye peşinde koşanlar, bu hikâyedeki iddiacı adama benzerler.
Bizi aldatan, üzen ve oyalayan fâni dünya, terzi gibidir.
Her türlü şehvet ve kadınlar terzinin anlattığı fıkralardı r.
Ömrümüz ise dikilmek için terziye verilen kumaştı r.
Ebedî saadetin kaftanını giymek isteyenler, ömrün atlas kumaşından takvâ elbisesi diktirirler.
Ey ş üpheyle bocalayan, cehalet çukuruna baş aş ağı düşen insan! Ne zamana kadar masal dinleyeceksin?
Ne zamana kadar şu dünyanın işvesine kanacaksı n?
Ne başı nda akıl, ne de ruhunda huzur var.
Gaflet terzisi, ömrünün kıymetli kumaşını ayları n makas ıyla parça parça etti.
Sen hâlâ hayat pahalılığı , geçim zorluğuyla meşgulsün. Gel, dünyanı n bu yönünü görme.
Hayatın zorluklarını, Allah’ ın bir rahmeti ve ihsanı kabul et.
Eziyete Sabır Ayrılıktan Kolaydır
Kadı nın biri kocası na, durumundan şikâyetçi oldu:
”Ey insanlıktan uzak adam! Neden bana hiç bakmıyorsun? Ne zamana kadar böyle sıkıntı içerisinde perişan vaziyette yaşayacağım?” Kocası,
”Güzel karıcığı m, biliyorsun yoksul biriyim. Yine de seni aç, açıkta bırakmamaya çal ışı yorum. Elim ayağım tuttuğu müddetçe, ihtiyaçlarını karşı layacağım” dedi. Kadı n entarisinin kirlenmiş ve lime lime olmuş kollarını göstererek,
”Hanımını bu elbiseyle kim gezdirir?” dedi.
Kocası,
”Do ğ ru diyorsun. Elbisenin be ğ enilecek bir taraf ı yok. Ne çare, elimden ancak bu kadarı geliyor. Benim tatlı hanı mım, istersen bir de şöyle düş ün. Eski elbiseyle dolaş man mı daha iyidir? Yoksa, seni boşayıp ayrılmamız mı?” dedi.
~k ~k ~k
Dinin emirlerini yerine getirmek konusunda, fakirliğe sabredemeyen kadına benzer müslüman. Namaz kılmak, oruç tutmak insana zor gelir. Hayatın zevklerinden uzaklaşmak, nefsin arzularını engellemek güç iştir. Fakat Allah’tan uzak kalmak, bütün bunlardan daha zordur, daha acı dır.
Sen Allah’ ı sevmeye bak. Sevilen kişinin, seveninden haberdar olmamas ı mümkün değildir.
Sûfî ile Papaz
Allah dostu ârif bir zat, ihtiyar papaza sordu: ”Sen mi daha yaşlı sın? Sakalın mı ?” Papaz,
”Ben ondan önce doğdum. Sakalsı z birçok yıl geçirdim” dedi. Bu cevap üzerine ârif,
”Sakal ın ağarmış , karalığı gitmiş. Sen ise hâlâ doğduğun renktesin. Bir adı m bile ileriye gidememişsin. Sakal ın senden sonra doğduğu halde, seni geçmi ş” dedi.
Allah dostunun bu sözü üzerine, papaz belindeki zünnar ı çıkararak müslüman oldu.
~k ~k ~k
Hiçbir kâfire hor gözle bakma, yüz çevirme, ömrünün nasıl
biteceğini bilemezsin. Ölmeden önce müslüman olabileceğini
düş ün.
Fare ile Kurbağanın Arkadaşlığı
Bir dere kenarında tanışan fare ile kurbağa arkadaş oldular. Araları ndaki muhabbet gün geçtikçe arttı . Her sabah buluşup konuşur ve dertleşirlerdi. Akşam güneş battığı nda fare kayanı n kovuğuna, kurbağa da suyun içerisindeki yuvas ına çekilirdi. Birbirlerini tekrar görmek için sabahı zor ederlerdi.
Bir gün fare, kurbağaya ş öyle dedi:
”Sabahtan sabaha konuşup dertleşmek bana yeterli gelmiyor.
Seni daha sık görmek istiyorum. Bir derdim, sı kıntım olduğunda
sana rahatça ulaşabileyim. Her zaman suyun üstünde olmadığı n
için, sana sesimi duyuramıyorum. Buna bir çare bulalım.”
Beraberce bu işe bir çözüm aradılar. Sonunda fare şu teklifi yaptı:
”Uzunca bir ip buluruz. İpin bir ucunu ben ayağıma bağlarım, diğer ucunu sen ayağına bağlars ın. Birbirimize ihtiyaç duyduğumuzda ipi çekerek haberleşir, buluşuruz.” Bu teklif kurbağanın pek hoşuna gitmedi. Fakat nazlanmadan dostunu kırmayı p kabul etti.
Fare ip ba ğ l ı aya ğış la dere kenar ı nda dola şı rken, ans ı z ı n saldıran bir alaca karga fareyi kaptığı gibi havalandı . Farenin aya ğı na ba ğ l ı olan ip, kurba ğ an ı n da aya ğı na ba ğ l ı olduğu için, kurbağa da havalandı. Bu manzarayı görenler,
”Karga suyun içinde yaşayan kurbağayı hangi kurnazl ıkla avladı?” diyerek merak ettiler.
Havada ası lı kalan kurbağa ise şöyle sızlandı:
”Kendi cinsinden olmayanlarla dostluk kuranın sonu bu olur.”
* * *
Bu hikâyede alaca karga ölümün sembolüdür. Su kurbağası ruhu, fare de bedeni temsil eder. Su kurbağas ı temizdir. Fare ise hoşa gitmeyen kirli bir hayvandır. Temiz bir varlığın, kirli bir varlıkla dost olması, onu felâkete sürükler.
Nefsini terbiye edip ruhunu yüceltmeyen, bedeninin rahatına düşkün insanlar; farenin peş ine düşmüş kurbağaya benzerler.
Sûfî Vaktin Oğlu
Çevresindekilere gümüş paralar dağıtan hayı r sahibi bir zengin, sûfînin birine sordu:
”Ey canı mı yoluna döş edi ğim, kalbimi ayaklarının altına attığım güzel sûfî! Bugün sana 1 kuruş mu vereyim? Yoksa yarın vereceğim 3 kuruşu mu istersin?” Sûfî,
”Dün yarı m kuruş verseydin, bugün vereceğin paradan da, yarınki 100 kuruştan da benim için daha iyiydi. Peşin sille, veresiye bağıştan daha iyidir. İşte başımı önünde eğiyorum. Vur, yeter ki pe ş in olsun” dedi.
~k ~k ~k
Kendine gel ey canı mın canı, ey yüzlerce cihanım. İ çinde
bulunduğun ânı ganimet bil. Yapacağın işi geciktirmek,
ertelemek felâkettir.
Dervi ş in Alacağı
Tebriz’de esnaf ı denetleyen, ticarî hayat ı n düzenini sa ğ layan Bedreddin Ömer adı nda zengin biri vardı. Zenginliğinin yanı nda, cömertliğiyle de dillere destan olmuştu. Bu kerem sahibi eli açık zatın şöhretini, yakın bir ilde yaşayan garip bir derviş de duymuştu.
Bu derviş, Bedreddin Ömer’in cömertliğine güvenerek 9000 altın borç aldı. Borcunu ödeme vakti geldiğinde, Tebriz’in yolunu tuttu. Kendi kendine, ”Bedreddin Ömer’in huzuruna çıkar,
durumumu anlatırım. Yapacağı ihsanlarla da borcumun öderim” diye düş ündü.
Şehre vardığında Muhtesib Ömer Bedreddin’in evini sordu. O yoldayken, Bedreddin Ömer fâni dünyadan sonsuzluk âlemine göç etmi şti. Bunu duyan dervi ş bir nâra atarak bayıldı. Gece yarı sına kadar kendine gelemedi. Gözlerini açtığı nda,
”Ey Allahım! Suçluyum. Senden isteyeceğime, ümidimi senin yarattığın birine bağladım. Cömertlikte kim senin eşin olabilir? Asl ında onun verdiği de senindir. Cömertliği, merhameti ona sen lutfettin” diyerek rabbine tövbe etti.
Muhtesib Ömer Bedreddin’in yardımcısı olan kethüdâ, dervişin durumunu öğrendi. Derdiyle dertlendi. Derviş e yardım toplamak için esnafı gezdi. Fakat 100 dinar kadar para toplayabildi.
Derviş bu durum üzerine Bedreddin Ömer’in mezarı nın başına gitti. Hayattaymış gibi onunla konuşmaya başladı.
”Ey yoksullar ı n dayand ığı , güvendi ğ i büyük insan! Senin derya gibi geni ş bağış larını duyup güvendim. Sağa sola 9000 altı n borç yaptı m. Şimdi beni kim bu yoksulluktan kurtaracak, yüzümü güldürecek, borcumu ödeyecek?”
Buna benzer sözlerle akş ama kadar mezarın başında halini arzetti. Akşam olunca Ömer Bedreddin’in yardımcısı ve Tebriz’in kethüdâs ı garip derviş i evine buyur etti. Topladığı 100 dinarı verdi. Dervişle gece yarısına kadar sohbet ettikten sonra yatıp uyudular.
Tebriz’in kethüdâs ı , rüyas ı nda Bedreddin Ömer’i gördü. Bedreddin Ömer ona, ”Bir yoksulun bana güvenerek borçlandığını duymuş tum. O yoksul için filan yerde birkaç mücevher sakladım. Üzerine de ismini yazdım. O mücevherler onun borcunu öder. Arta kalan parayı da istediği gibi harcası n. Beni de duada unutmas ın” dedi.
Kethüdâ sevinçle uyandı. Mücevherleri tarif edilen yerden çıkarıp, dervişe teslim etti.
* * *
Nice ki şiler var toprak gibi, mezarında uyuduğu zannedilir. Halbuki onlar fayda vermek, feyiz vermek bakımından yüzlerce canl ıdan daha iyidir.
Dünyadaki beden gölgesini al ı p âhirete giden Allah dostlar ı n ı n gölgesinden, yüz binlerce insan istifade eder.
Zalimin Hayrı
Padi şahın biri, cuma günü camiye gidiyordu. Muhafızları yol kenarındaki halka bir taraftan, ”Çekilin” diye haykırı yor, diğer taraftan da ellerindeki sopalarla vurarak yol açmaya çalışıyorlardı. Sopayı yiyenin ya başı yarı lıyor ya da gömleği yırtılı yordu.
Bu sırada tesadüfen orada bulunan zavallı bir fakir de muhafızlardan birçok sopa yedi. Kan revan içinde kaldı . Can acısıyla padi şahın arkası ndan ş öyle bağı rdı .
”Ey Allah’tan korkmaz! Şu yaptığın zulme bak. Halkın gözü önünde böyle yaparsan, Allah senin gizli zulümlerinden herkesi
korusun. Güya camiye gidiyor, hayır işlediğini sanıyorsun. Senin hayrın buysa, şerrin ve kötülüğün kim bilir nasıldır?”
~k ~k ~k
Zalimlerin hayırları böyledir; artık şerlerini, var sen kıyas et.
Hazinenin Yeri
Adamın biri, iflas etti. Elinde avucunda hiçbir şeyi kalmadı. Dert ve sıkıntıdan âdeta can çekişir haldeydi. Çaresizlik içerisinde rabbine yalvarmaya başladı. Namazlardan sonra niyazda bulundu. Yı llarca ağladı, yalvardı.
”Ey kurdu kuşu besleyen rabbim! İ hsanların sonsuz, sayıya s ığmaz. Ben ise bağışları nı anlatmaktan âcizim. Ne olur, benim rızkımı da kolay yoldan lutfet” diyerek yalvardı .
Sonunda bir gece rüyas ında,
”Senin komşun olan filan kâğı tçı ya git. Onun sattığı kâğı tlar ı n aras ı nda ş u renkte, ş u ş ekilde bir kâğı t var. Onu alıp, gizlice ondaki bilgileri oku. Gereğini yap” dediler.
Rüyadaki müjdeci şöyle tembihte de bulundu:
”Defineyi bulmakta zorlanırsan, sabırl ı ol, vazgeçme. Başkaları öğrenirse sakın üzülme. Senin hakkın olan hazineden, kimse bir şey alamaz. Ümitsizliğe kapılma. □Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez’ âyetini sı kça tekrarla.”
Adam rüyadan sevinçle uyand ı . Sabah olunca do ğ ru kâğı tç ı dükkânı na gitti. Kâğıt yığınları arası nda dolaşmaya başladı . Tarif edilen kâğıdı görür görmez, al ıp cebine koydu. Dükkân sahibine hayı rlı iş ler dileyerek ayrı ldı .
Tenha bir yere geldi, kâğı d ı cebinden çıkar ı p okudu. Kâğı tta bir definenin yeri tarif ediliyordu.
Öyle bir dükkânda, kâğıtların aras ında definenin yerini bildiren böyle bir kâğıdın olmasına hayret etti. Kâğıtta ş öyle yaz ı yordu:
”Eline bir okla yay al. İ çinde bir şehidin mezarı olan, arkası şehre, kapısı ovaya bakan türbeye git. Arkanı şehidin mezarına yüzünü kıbleye çevir. Yayı nla bir ok fırlat, okun düştüğü yeri kaz.”
Bunu okuyan adam hemen sağlam bir yay, güzel bir ok aldı . Kazması nı küreğini de yüklenerek, denilen türbenin yolunu tuttu. Türbeye vardığı nda arkas ını mezara aldı . Yönünü kıbleye çevirdi. Yayını sıkıca gerip, okunu fırlattı. Heyecanla gidip düştüğü yeri kazdı, ancak bir ş ey çıkmadı. Az ı cık sağı, az ıcı k solu derken, kazmas ı küreği körleşene kadar kazdı. İ yice yoruldu, fakat defineyi bulamadı.
Herhalde oku yanl ış tarafa att ı m diyerek tekrar oku f ı rlatt ı . Düştüğü yeri kazdı , yine bir şey bulamadı . Akş am oldu, evine gitti. Ertesi gün tekrar denemeye devam etti. Adam artık her gün bir ok fırlatı yor, düştüğü yeri kazıyordu. Üşenmeden günlerce kazması na rağmen, defineyi bulamadı.
Bu arada adamın yaptığı bu i ş, halkın dikkatini çekti. Çeş itli
de di kodul a r al dı ba ş ı nı yür üdü. S onunda s öyl e nt i l e r pa di ş ahı n kulağına kadar gitti.
Adam durumunun padiş ah tarafından öğrenildiğini duyunca, hiç direnmeden elindeki kâğıdı padi şaha takdim etti. Başı ndan geçenleri açı kça anlattı.
”Padiş ahı m, bir aydır bu kâğı tta tarif edildiği şekilde defineyi arıyorum. Hiçbir ş ey bulamadım. Çektiğim eziyet ve s ıkı ntı lar yanı ma kâr kaldı. Savaş lar kazanan, kaleler fetheden padiş ahı mın bahtı, gücü kuvveti, bu defineyi ortaya çıkartı r” dedi.
Padi şah, belki altı ay, belki de daha fazla, seçme askerlerine kuvvetli yaylarla ok attı rdı . Yerleri kazdırdı. Defineyi bulamadı. Definenin âdeta ismi var, cismi yok. Zümrüdüanka kuşu gibiydi.
Ovada kazılmadık yer kalmamıştı. Padiş ah defineyi aramaktan usandı. Adamı yanı na çağırarak öfkeyle, ”Al haritanı, başına çal. Bizi işimizden, gücümüzden ettin. Zamanı mız ı çaldın. Zahmet verdin. Senin işin gücün olmadığına göre, istediğin kadar defineyi arayabilirsin. Bulursan da senin olsun, helâl ettim” dedi.
Adam haritay ı ald ı . Kendi kendine, nerede hata yapt ığı n ı dü ş ündü. Çünkü bu harita ona, yıllard ı r yapt ığı dualardan sonra rabbinden gelmiş ti. Tekrar rabbine yöneldi. Niyazda bulundu.
”Yâ rabbi! Hırs ve tamah şeytanı beni azdı rdı . Bu uğraşmadan, s ıkı ntı lardan tövbe ediyorum. Sana sığı nıyorum. Kapımı sen kapadın, yine sen aç Allahım” dedi. Adamın bu yakarışı ndan sonra yine Hak’tan ilham geldi.
”Biz sana, yaya bir ok koy, at dedik. Kuvvetli yaylarla ok atma denemesi yap demedik. Sen boş yere kuvvet harcayarak ok atmadaki hünerini gösteriyorsun. Şimdi git, rastgele bir yay al, oku koyup at, uzaklara göndermeye çalış ma. Okun düş tüğü yeri kaz ı nca, hazinenin sana ne kadar yakı n olduğunu anlayacaks ın.”
Adam denileni yaparak sonunda defineyi buldu.
Şeyhin Hanımına Sabrı
Bir dervi ş, Şeyh Harakânî hazretlerinin şöhretini duydu. Ziyaret edip duası nı almak için, Talkan şehrinden yola çıktı . O büyük zatı görmek için ovaları, dağları aştı . Günler geceler boyu yürüdü. Şeyhin bulunduğu şehre vardı . Evini sorup öğrendi. Edep ve saygı yla gidip evin kapısı n çaldı . Şeyhin karı sı kapıdan başı nı çıkardı.
”Ne istiyorsun?” dedi. Dervi ş ,
”Talkan ş ehrinden, ş eyhi ziyaret için geldim” dedi. Bunu duyan kadın kahkahalarla güldü.
”Bir şu sakal ına bak, bir de bunca yolun zahmetine katlanmanı n sebebine bak. Memleketinde işin gücün yok mu senin? Boş yere yollara düşmüşsün. Bir ahmağı ziyaret etmek için, hiç bu sıkıntıyı çekmeye değer mi? Yoksa memleketinden
mi sıkıldın? Sakın, şeytan seni kandırıp yolculuğa sürüklemiş olmasın.”
Kad ı n buna benzer birçok hakaret etti. Kötü sözler söyledi. Dervi ş sab ı rla dinledi. Sonunda,
”Ne olursa olsun, ben o mâna sultanı şeyhi görmek istiyorum. Şeyhin nerede olduğunu söyler misin?” dedi. Kadı n,
” Şeyhi görmeden memleketine dönersen, senin için daha hayırl ı olur. Azgınl ığa ve sapıklığa düşmezsin. Ağzı iyi laf yaptığı ndan, senin gibi birçok ahmağı tuzağı na düşürerek yolunu şaşırttı.
Senin şeyh dediğin kimse, gündüzleri tembel tembel oturur, hazır bulursa yer, akşamları leş gibi yatar uyur. İbadet nedir bilmeyen günahkârın tekidir. İşi gücü hile ve riya ile halkı kandırmaktır. Sana zararı dokunmamas ı için, hiç görüşmeden geri dön” dedi.
Genç dervi ş bu sözler üzerine dayanamadı .
”Yeter artık, sus. Ben rüzgârı n sürüklediği bir bulut değilim ki, bir toz sebebiyle bu kapıdan geri döneyim. Ey yaşlı kadın! Şunu bil ki Hakk’ ı n nurunu üfleyerek söndüremezsin. Çünkü o güneş gibidir” dedi.
Derviş bu kadından şeyhin yerini öğrenemeyeceğini anladı . Şeyhin nerede olduğunu sorup araştırmaya koyuldu. Biri ona,
”Bu diyarın kutbu olan ş eyhimiz, odun getirmek için ormana gitti” dedi.
Derviş de muhabbetle ormanı n yolunu tuttu. Derviş hem yürüyor hem de, ”Böyle büyük bir Allah dostu, nasıl olur da bu kadar kötü huylu bir kadı nla beraber yaşar? Bir şeyh bu kadını niye evinde tutar? Bununla nas ıl anlaşır, uzlaşır?” diye kendi kendine sorup durdu.
Derviş bu düş üncelerin şeytanı n vesvesesi olduğunu düş ünerek, gönülden bir lâ havle çekti. Yoluna devam ederken, Şeyh Harakânî hazretlerini bir aslan ı n üzerinde kar şı s ı nda buluverdi.
Şeyh odunları nı aslana yüklemiş , üzerinde kendi oturmuş tu. Bir erkek yılanı da kamçı gibi eline almıştı.
O büyük velî, genç dervişe tebessüm etti. Derviş bir şey söylemeden,
”Ey beni görmek için uzak yollardan gelen dervi ş! Şeytanı n vesvesesine itibar etme. Ben o huysuz, inkârcı kadına tahammül edip cefas ına sabır gösterdi ğim için, bu aslan da benim yükümü çekiyor. Allah dostları Hak’tan gelene, sızlanmadan, şikâyet etmeden boyun eğerler. Zorluklarla savaşmak, Allah’a olan teslimiyetlerinin gereğidir” dedi.
~k ~k ~k
Sabır genişliğin anahtarıdır. Sabrın sırrına ermek için gülerek, hoşlanarak yükünü çekmek gerekir.
Aşağılık kiş ilerin kötülüklerine sabredersen, Hz. Peygamber’in sünnetinin nuruna ulaşırs ın.
Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanın Arkadaşlığı
Bir yahudi, bir müslüman ve bir de hıristiyan beraberce yola çıktılar. Tıpkı aklın nefisle arkadaş olduğu gibi, o müslüman da onlarla yol arkadaşı oldu.
Kervansaraylarda konaklayanlar aras ı nda deği ş ik memleketlerden çeşitli mesleklerden insanlar bulunur. Mecburiyetden dolayı çok iyi insanlarla, çok kötü insanlar bir arada kal ır. Sabah olduğunda herkes kendi yoluna gider.
Bu üç yol arkadaşı , akşama doğru bir konağa vardı lar. Oradaki bir hayır sahibi, sıcak ekmekle bir sahan bal helvası ikram etti. Müslüman oruçlu olduğu için karnı açtı. Di ğerleri ise toktu.
Akşam namaz ı vakti girdiğinde müslüman, ”Helvayı yiyelim” dedi. Diğerleri ise,
‘ ‘Biz boğazımıza kadar tokuz. Helvayı yarına bırakalım’ ‘ dediler. Müslüman,
”Benim sabredecek durumum yok. Akş amdan yiyelim” diye ısrar etti. Diğerleri,
”Sen helvayı yalnı z başına yemek istediğin için böyle söylüyorsun” dediler. Bunun üzerine müslüman helvayı paylaşmayı teklif etti. Onu da kabul etmediler. Çünkü maksatları müslümanın geceyi aç geçirerek eziyet görmesiydi. Sonunda müslüman,
”Madem sabahleyin yemekte ısrar ediyorsunuz, öyle olsun” dedi.
Sabah olunca uyandı lar. Her biri ağz ı nı, yüzünü yıkadı. Herkes kendi dinine göre virdini çekti. Dersleri bittikten sonra, içlerinden biri,
”Herkes gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse, helvayı o yesin” dedi. Önce yahudi söz aldı:
”Rüyamda bir yola düşmüş gidiyordum. Musa aleyhisselâm karşıma çıktı . Benim elimden tutarak, Tur dağı na götürdü. Ben nurdan görünmez oldum. Musa da, Tur dağı da görünmez oldu.
Sonra Allah’ ı n heybet sıfatı dağa tecelli etti. Dağ yarılı p üç parçaya ayrıldı. Bir parçası denize düştü. Denizin suyunu tatl ılaştı rdı . Bir parças ı yere düştü, yeryüzünden tatl ı sular fışkırdı. Bir parças ı uçarak Kâbe’nin yakınları na düştü, Arafat da ğı oldu.
Sonra ellerindeki asâ ve sırtlarındaki hırkayla Musa aleyhisselâma benzeyen insanlar gördüm. Bunların hepsinin Allah âşığı peygamberler olduğu bildirildi.
Büyük melekleri gördüm. Hepsi kardan yaratılmıştı. Onlardan başka, bir grup melek daha gördüm. Hak’tan yardım dileyen bu melekler, ateşten yaratılmıştı.” Yahudi daha birçok hârikulâde hallerden bahsetti. Sonra, hıristiyan anlatmaya başladı:
‘ ‘Rüyamda İsâ aleyhisselâmı gördüm. Onunla, göğün dördüncü katı na çıktım. Dünyayı aydınlatan güneş oradaydı. Gökyüzünün acayip hallerini seyrettim. Gördüklerimi yeryüzündekilerle kıyaslamam mümkün değil. O güzelliği ve genişliği ifade edemem” dedi.
Bundan s o nra müs l üman gör düğü r üya yı yol ark ada ş l a rı na anlattı:
”Sultanım, efendim, peygamberim Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) yanı ma gelerek bana buyurdu ki:
□Arkadaşlarından biri Musa aleyhisselâm ile arkadaş olup Tur dağı na çıktı. Nurlara gark oldu.
Di ğ erini de Hz. İ sâ aleyhisselâm al ı p gö ğ ün dördüncü kat ı na çıkardı . Her ikisi de meleklere karış tı.
Sen ikisinden de geride kaldın. Zarar gördün. Uyan hiç olmazsa helvayı ye’ dedi diye söyledi.”
Bu sözleri duyan yahudi ile hıristiyan,
”Yoksa helvayı yiyip temizledin mi?” diye sordular. Müslüman,
”Ben paygamberimin emrine nası l karşı gelebilirim? Sizin peygamberiniz, böyle bir emir verseydi karşı gelir miydiniz? Emre uyup helvayı yedim. Şu anda da helvanın verdiği sarhoşlukla aklı m başı mda değil” dedi.
Bunun üzerine onlar,
”Vallahi senin gördü ğ ün rüya dosdo ğ ru rüya. Bizim gördü ğ ümüz rüyadan yüz defa daha güzel. Senin rüyan rüya değil uyanıkl ıktır. Uyandıktan sonra bile, eserini görüyoruz” dediler.
Hz. Yusuf’un Hatası
Mısı r azizi, Hz. Yusuf ile hanı mı Züleyha aras ında çıkan söylentilerin, dedikoduların önünü kesmek istedi. Hz. Yusuf’u zindana attırdı.
Yusuf aleyhisselâm zindanda kendisini ibadete verdi. Bazan da yoksullarla ilgilendi, hastaların tedavisiyle meş gul oldu. Hz. Yusuf’a Allah taraf ı ndan rüyaları yorumlama ilmi verilmi ş ti.
Zindanda kim bir rüya görse, Yusuf aleyhisselâma tabir ettirirdi. Yusuf’un söyledikleri aynen çıkardı .
Zindanda Mısır sultanının ş arapçı sı ile fırıncı sı da vardı . İ kisi de putperestti. Bunlar Hz. Yusuf’a gelerek rüya gördüklerini söylediler. Şarapçı,
”Rüyamda üzüm sıkıp padi şah için ş arap yapıyordum” dedi. Fı r ı nc ı da,
”Ben de başımın üstündeki tepsiyle sultana ekmek götürüyordum. Kuşlar o tepsiye konup o ekmekleri yiyordu” dedi. Hz. Yusuf şarapçıya,
”Sen affedilip tekrar sultanı n hizmetine gireceksin” fırı ncı ya da,
”Sen ne yaz ık ki idam edileceksin. Kuşlar kafana konup beynini yiyecekler” dedi.
Aradan biraz zaman geçince, Hz. Yusuf’un söyledikleri aynen çıktı. Şarapçı affedilerek tekrar sultanı n hizmetine girdi. Fı r ı nc ı idam edildi, beynini ku ş lar yedi.
Hz. Yusuf, şarapçı ya zindandan çı karken,
‘ ‘ S ul t a na be ni m durumumu a rz e t . S uç s uz ye re z i nda nda o l duğumu söyle” diye tembihledi. Şeytan şarapçıya, Yusuf’u ve söylediklerini unutturdu.
Hz. Yusuf, Allah’tan değil, kuldan yardım istemiş ti. Bu da ilâhî cezanın gelmesine sebep oldu. Yedi sene zindanda kaldı.
Cenâb-ı Hak, Yusuf’a, çürük sopaya dayanmamak gerekti ğini ve takdire rıza göstermeyi öğretti. Gönlünün üzüntüsünü gidermek için de sevgisini lutfetti.
Yusuf aleyhisselâm, Allah sevgisinin mânevî zevkiyle gerçek hürriyete kavuş tu. Artı k gözünde ne zindan vardı ne de karanlık.
~k ~k ~k
Dünyada bulunan bütün insanlar, ölümünü bekleyen birer mahkumdur. Sıkıntı içerisinde kıvranan bir mahkumun, diğerine ne faydası olabilir?
Padişahın Oğulları
Bir padişahın üç oğlu vardı . Her biri görgülü, anlayış lı ve zekiydi. Cömertlikte, cesarette, şeref ve haysiyetlerine düşkünlükte hiç birbirlerinden aşağı kal ır yanı yoktu.
Şehzadeler, üç mum gibi padi şahın gözünün ışığı idiler. Bir gün babalarını n huzuruna çıktılar. Ülkenin idarî ve ekonomik durumunu yakı ndan görmek için izin istediler. Babaları izin verdi. Helâllik alı p vedalaş acakları zaman padişah onlara,
”Gönlünüz nereye gitmek istiyorsa, oraya gidin. Hangi ş ehri veya kaleyi denetlemek istiyorsanı z orayı denetleyin. Yalnı z Hoşrüba (akıl kapan) kalesine gitmeyin. Çünkü o kale, keder ve belâ kalesidir. Tehlikelerle doludur. Her tarafı güzel resimlerle süslü bu kale, sizi aldatması n. Sakın ola, o kaleye girip de resimlerine bakmayı n. Arzuları nız ın yolunuzu kesmesine izin vermeyin. Sözümü dinlemezseniz, ebedî olarak kurtulamayacağınız bir belaya düşersiniz” dedi. Şehzadeler,
”Emrettiğin gibi hareket ederiz babacığım. Buyruğundan dışarı çıkmak bize uygun düşmez” diyerek yola koyuldular.
Şehzadeler, babalarını n nasihatini yerine getirmek konusunda kendilerine çok güveniyorlardı. Ondan dolayı inşâllah demeyi unuttular. Allah’ ın yardı mını dilemediler.
Uzun bir zaman ülkeyi dolaşan ş ehzadelerin gönlüne, yasaklanan kaleye gitmek arzusu düştü. Çünkü insanın yaratılışı nda, yasaklanan şeye karşı bir meyil vardır. Hz. Âdem ile Havva da yasaklanan meyveyi yediklerinden dolayı yeryüzüne gönderilmedi mi?
Şehzadeler ülkenin ücra bir köşesinde unutulmuş bu kaleye, belki de hiç uğramayacaklardı. Babaları nın oraya gitmeyi yasaklamas ı, gönüllerini o tarafa çekti.
O kalenin, denize ve karaya açılan beşer kapı sı vardı . Binlerce güzel resim aras ında hayran hayran dolaşan ş ehzadeler, çok güzel bir kızın resmini gördüler. Gördükleri bu resim onların gönüllerine aşk ateşini saldı . Güzel kızın sevdası gönüllerine mızrak gibi saplandı. Seyrettikçe
i ş t i yak l ar ı a rt t ı .
Babalarını n nasihatini dinlemediklerinden dolayı bin pi şman oldular. Onları aşk belâs ından korumak için kaleye gitmeyi yasakladığını anladılar, fakat iş işten geçmiş ti.
Bu dünya güzeli kız resminin kime ait olduğunu araş tırmaya koyuldular. Uzunca bir uğraştan sonra gönül gözü açık bir ş eyh, resmin sırrını onlara açı kladı. Şeyh,
”Ülker yıld ı z ı n ı n bile kıskand ığı bu kız, Çin padi ş ah ı n ı n kız ı dır. Çok özel bir şekilde korunmaktadır. Bulunduğu yerin üzerinde kuşları n bile uçmas ına izin verilmez” dedi.
Âşık ve dertli üç şehzade, baş baş a verip ne yapmaları gerekti ğini konuş tular. Hepsinin düşüncesi, sevdası, derdi aynıydı.
Aşk belâsına karşı şikâyet etmemeyi, az ağlamayı, çokça sabretmeyi kararlaş tırıp Çin ülkesine doğru yola koyuldular. Annelerini ve babaları nı bırakıp, ileride padiş ah olup tahta oturacakları ülkeyi terkettiler. Aşkları uğruna her şeyi geride bırakarak, gizli sevgiliye yöneldiler.
Sabrı klavuz yaparak, bir müddet Çin ülkesinde dolaşan ş ehzadelerin en büyüğü,
”Kardeşlerim, sevgiliden ayrı kalmak derdi, beni öldürecek. Artı k sabrım kalmadı, gücüm tükendi. Canı m boğaz ıma geldi. Sevgiliye kavuşmak arzusuyla yanıp tutuş maktayım” dedi.
Kardeşleri abilerine masal söyler gibi nasihat ettiler:
”Ağabey, kendine gel. Bizim yaramıza da tuz basma. Tehlikeleri hesap etmeden hareket etme. Kanatları çı kmayan kuş gibi, yuvadan uçmaya kalkışma. Silâhsı z muharebeye girmekten vazgeç. Hiç olmazsa tecrübe sahibi bir ş eyhle görüş. Onun tedbirini kendine rehber yap. İ nsanda akıl yoksa, bir başkası nın aklını rehber edinmesi gerekir. İ nsan için akıl, kol ve kanat gibidir.”
Kardeşleri, ağabeylerini kararı ndan döndürmek için daha birçok söz söylediler. Tekrar tekrar öğüt verdiler. Fakat o verilen öğütlere kulak asmadı. Büyük şehzade,
”Bu sözleriniz benim size karşı nefretimi artı rıyor. Siz göğsümün mangal gibi ateşle dolu olduğunu bilmez misiniz? Sabrın yerine aşk geldi. Gönlümü yaktı , tutuşturdu. Ya başımı alırlar ya da gönül verdi ğim sevgilimin yüzünü görürüm” dedi.
İ ki kardeş ,
”Ağ abey! Biz, bize göre do ğ ru olan ı yap ı yoruz. Seni ikaz
etmezsek, görevimizi yapmamış oluruz. Seni uyarmak için
söylediklerimize niçin kırılı rsı n? Ne yapacağı mız ı
bilemiyoruz” dediler.
Onlar böyle konuşurken, büyük ş ehzade yerinden fı rladı ve,
”Allaha ı smarladık” diyerek yanlarından ayrıldı. Aşk derdiyle kendinden geçmiş, mest bir halde Çin padi şahını n sarayına vardı. Vakit geçirmeden padişahın huzuruna çıktı , yeri öptü.
Üç şehzadenin durumunu, başı ndan sonuna kadar Çin padi şahı biliyordu. Yine de görevli memurlar, vazifeleri gereği
padi ş aha büyük ş e hz ade ha kkı nda bi l gi ve rdi :
”Padiş ahı m! Huzurunuzdaki bu ş ehzade, sizi büyük padişah olarak kabul etmiş . Yaralı gönlüyle size sığınmaya gelmiş tir. Sizin ihsanınıza, lutfunuza lâyıktır.” Padişah,
”Bu delikanl ı hangi makamı, hangi mülkü, hangi ülkeyi isterse ona verin. Terkedip geldi ği mülkün yirmi mislini, hatta daha fazlası nı kendisine bağış lıyorum” diyerek huzuruna kabul etmedi. Görevli memur,
”Efendim! Şehzade padiş ahl ığı da, malı da, mülkü de terkederek size gelmiş . Gönlündeki tek arzusu, sizin kulunuz köleniz olmaktır.
Padi şahım! Bu şehzade, aşk ülkesinin valisidir. Onu azat ederek, işinden ayırmayını z. Aşkından baş ka bir şeyle onu meşgul etmeyiniz. Her ne kadar bedeni zayıf, kabiliyeti az olsa da, padi şahımı z ın lutfu ve keremi onun eksikliklerini giderir” dedi.
Padi şah, ş ehzadeyi kabul etti. İ kramlarda bulundu. Padiş ahı n ihsanları, şehzadelerin gamını, kederini ortadan kaldı rdı . Üzüntülerini giderdi.
Şehzade de, güneşin karşı sında eriyen bir ay gibi eridi, benliğinden kurtuldu. Kötü huyları ndan arındı. Kemâlâtı arttı , geli şti, tazelendi. Gönlünü sevgi ile tutuşturdu. Aşkı uğrundan kendini feda etmeye her an haz ı r bir durumda, padi şahın huzurunda uzun zaman kaldı. Fakat aşk hastalığını gideremedi. Vuslata yol bulamadı . Bir zaman di şlerini sıkarak sabretti. Artı k sabredecek gücü kalmadı. Muradına eremeden, ömrü sona erdi. Sevgilinin yüzünü hiç görmedi. Fakat ruhu hakiki sevgiliye kavuş tu.
Büyük ş ehzadenin cenazesine, yalnı zca ortanca şehzade gelebildi. O sıra küçük şehzade hastaydı. Çin padi şahı onu görünce tanımamış gibi,
”Bu da kimdir?” diye görevli memura sordu. Memur da, ”Bu vefat edenin kardeşidir” dedi. Padişah,
”Sen bize, ağabeyinin hatırası sın” gibi, gönül alıcı sözlerle iltifatta bulundu.
Padi ş ah ı n ruhu, harekete geçiren ok ş ay ı c ı sözleri, ortanca ş ehzadeyi âdeta yeniden diriltti.
Ayrı l ı k ate ş iyle ı st ı rap çeken ş ehzadenin gönlünde mânevî bir feyiz patlaması oldu. Bir sûfînin yüzlerce çile çıkarmakla elde edemeyeceği halleri elde etti. Yüz binlerce sırra vâkı f oldu. Kitaplarda âhiret ile ilgili okuduğu birçok hali, apaçı k yaşadı.
Padi şahla şehzade arası nda, görülemeyen mânevî bir al ışveri ş vardı. Şehzadenin gönlüne, padişahın gönlünden gelen feyizler yağı yordu. O feyizler sayesinde, ş ehzadenin keşfi açılmıştı.
Şehzade padi şahın himmetine teşekkür edeceğine, yapılan iltifata, gösterilen yakınlığa karşı duygusuz kaldı. Zamanla bu aldı rmazlı k duygusu azgı nlığa ve küstahlığa dönüştü. Şehzade kendi kendine, ”Ben de bir şehzade değil miyim? Ben de padişah sayılırım. Neden bu padiş ahı n emrine girip boyun eğdim?” diyordu.
Mâna s ı z , ye rs i z düş ünc e l e re ka pı l an ş e hz a de ni n bu nank örl üğü, padi şaha ilham yoluyla mâlum oldu. Şehzadenin mânevî hayatı bitti. Gönlü gamla, kederle doldu. Hatası nı anlayı p tövbe etti. İmanını kaybetme korkusuyla Hakk’a iltica etti. Ağ layarak niyazlarda bulundu. Bir sene sonra da vefat etti.
Üç ş ehzadenin en kabiliyetlisi küçük ş ehzadeydi. Belâ ve musibetlere karşı sabrı elden bırakmadı . Nefsin hilelerine karşı dikkatli davrandı. İ stikametten ayrılmadı. Ölmeden önce, ölmenin sırrına erdi, dosta ulaştı . Sonunda padiş ahı n kızını da Çin ülkesinin padi ş ahl ığı n ı da elde etti.
Fakihin İnadı
Buhara’da cömert bir emîr vardı. Yoksullara sahip çıkar, gündüzün akşama kadar sayı sız iyiliklerde bulunurdu. Bir gün hastalara, bir gün dul kadınlara, diğer bir gün de ihtiyaç sahiplerine bağışta bulunurdu. İş bulamayanlar, borçtan bunalanlar gelip onu bulurdu.
Emîrin bağış yaparken bir âdeti vardı. İ htiyaç sahibi kimselerin ondan dili ile bir şey istemesine izin vermezdi. Onun bu huyunu bilenler, geçece ğ i yol boyuna dizilirler, sessizce beklerlerdi. Emîr de kendi takdir ettiği kadar altını bir kâğıda sarar, öylece takdim ederdi.
Bir gün ihtiyar bir adam, bu emîre,
”Açlıktan kurtulamıyorum, bana zekât ver” dedi. Emîrin adamları ihtiyarı , ihtiyaç sahiplerinin arasından çıkarı p uzaklaş tırmak istedi. Fakat ihtiyar direndi, bağı rıp çağırıp söylenmeye başladı. Ortal ığı birbirine kattı. Emîr dayanamadı ,
”Baba, sen ne kadar utanmaz adams ın” dedi. İ htiyar,
”Sen, benden daha utanmazs ın. Bu dünyayı yedin, yuttun, doymadı n. O kadar aç gözlüsün ki, öteki dünyayı da ele geçirmeye çal ışı yorsun.”
İ htiyarın bu sözleri, emîrin çok hoşuna gitti.
İ htiyara pek çok bağış ta bulundu. Bu ihtiyardan başka, ağz ıyla isteyip de emîrden yardım alabilen olmadı.
Bu cömert emîr, din âlimi ve fakihler için de yardım günü düzenledi. Yardı m için gelen fakihlerden biri, feryat edip öne çıktı. Ağlayarak, yalvarı p yakararak dil döktü. Mazeretlerini s ıralayarak bağış istedi, fakat emîr ona en ufak bir yardımda bulunmadı. Aynı fakih, ertesi gün bacağının sağına soluna tahtalar bağladı , çaput sardı. Kendine sakat süsü verdi. Sakatların aras ına karışarak yardı m almak istedi. Emîr onu tanı dı. Yine hiçbir şey vermedi.
Ertesi gün, yüzünü bir kilim parçası yla örttü. Belki, emîr tanı maz da yardım alı rım diye düşündü. Fakat emîr onu yine tanı dı. Bir ş ey vermedi.
Bir müddet sonra, çarşaf giyerek kadın kılığına girdi. Dul ve yetimlerle birlikte emîrin yolunu beklemeye başladı. Emîr onu yine tanıyıp yardımda bulunmadı .
Fakih yardım almak için yüz türlü hile yaptıysa da, başarılı olamadı . Çaresizlik içerisinde son bir deneme yapmaya karar
verdi. Bir kefenciye gitti. Ona, ”Beni bir kilime sar, emîrin geçeceği yolun üstüne bırak. Sakı n ola, sesini çıkarma. Emîr acıyıp da üzerime kefen parası atarsa, verdi ğini seninle paylaşı rız” dedi. Kefenci de ihtiyaç sahibi bir fakirdi. Teklifi kabul etti. Hocayı bir kilime sararak, götürüp emîrin geçeceği yol üzerine bıraktı. Emîr oradan geçerken, kilimin üzerine bir miktar altın attı. Fakih, kefenciden önce paraları almak için kilimin içerisinden çıktı. Paraları aldıktan sonra emîre,
”Ey bana kerem kapılarını kapayan emîr! Gördün mü? Senden nası l bağış kopardı m?” dedi. Emîr,
”Ey inatçı ! Aldın, aldı n ama ölüp de aldın. Ölmeden bir şey alamadı n” dedi.
~k ~k ~k
Ölü taklidi yaparak, emîrin bağışını alan fakih gibi, Hak yolcusu da ölmeden önce ölmenin sı rrı na ererse, hem bu dünyada hem de âhirette rabbinin lutuf ve ihsanları na ulaşır.
Popularity: unranked [?]