"ağın,agın,ağın fıkraları,ağın türküleri,ağın haber,Elazığ,elazığ resimleri,elazığ haber,elazığ müziği,harput,çaydaçıra,elazığ ilçeleri,folklor"/>
5 Eylül 2010, Pazar

Mesnevi

Serkan Güzel tarafından yazıldı. Mayıs - 17 - 2010


MESNEVİ

Önsöz

Toplumların varlığını koruması ve güzel bir gelecek kurması, geçmişleriyle olan bağlarının sağlamlığıyla yakından alâkalıdır.

Bugün, kültürel geçmişimizi tesis edenleri tanımaya her zamankinden daha çok ihtiyacımı z olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Geçmişimize ait önemli şahısların bir model olarak, yeni nesillerin önüne koyulması gerekmektedir. Üzerinde ya ş adığı mı z coğrafya, yeti ştird ği fikir, bilim ve devlet adamları açı sından çok değerli ve zengindir. Bu ş ahı slar ası rlardı r, sanat eserleri, şiirleri ve yaşam tarzlarıyla toplumumuzun önünde yürümekte ve onları n geleceğine  ışık tutmaktadır.

Bu toprakları bize ait kı lan ulular kervanı nın başında Mevlânâ hazretleri gelmektedir. Onun eserleriyle yaktığı çerağ, sadece bu toprakları değil, bütün dünyayı aydınlatmaya devam ediyor. Yolda kalmışları, yolunu ş aşı rmışları, kafası karışıkları varl ığı n hakikatine çağırıyor.

Yedi yüzy ı l önce söyledi ğ i sözlerin yank ı s ı artarak sürüyor. İnsanlığa,   inancın gerçek güç olduğunu öğretiyor.

Mevlânâ’yı ve eserlerini tanı mak bizim için hayatî bir ihtiyaçtır. En büyük eseri olan Mesnevî onun her yönüyle olgunlaştığı  dönemin eseridir.

”Mesnevî, hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din  ası llarının  ası llarıdır” der Mevlânâ ve  devam eder:

Şüphe yoktur ki Mesnevî gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’an’ ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep  olur,   huyları  güzelleş tirir.

Mesnevî’nin en zengin malzemesi hikâyelerdir. İ nsan bu eseri okurken herhangi bir kitabı okur gibi değil, kendisini bir sohbet  halkas ına  girmi ş  gibi hisseder.

Mesnevî’deki hikâyeleri hikmetleriyle birlikte ele aldık. Mümkün olduğunca Mevlânâ’nın o hikâyeyi anlatması ndaki gayeye bağlı  kalmaya  çalış arak  açıklamalarda bulunduk.

Mesnevî’den derlediğimiz bu hikâyelerin, Mevlânâ’nı n eserlerine  bir  kapı  bir  geçi ş  olmasını  ümit ediyoruz.

Ahmet Kası m Fidan

BİRİNCİ CİLT

Padişah ve Câriye

Çok e s k i z amanl arda bi r pa di ş ah var dı . Dünyada pa di ş ah ol duğu gibi,   mânevî  yönden  de  çok üstün bir  kiş ili ğe sahipti.

Padi ş ah bir gün, at ı na binerek baz ı yak ı nlar ı yla ava çıkt ı . Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşı k oldu. Bir kuş kafeste nası l çırpını rsa padiş ahı n ruhu da beden kafesinde öyle  çı rpı nmaya baş ladı.   Parası nı  vererek  cariyeyi  satı n  aldı .

Padi şah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya, câriye hastalandı . Padişah batı dan, doğudan, kısacası her taraftan hekimleri  bir  araya  getirdi. Onlara,

”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımı n hiçbir önemi yok. Çünkü hayatı mın canı odur. Dertliyim, yaralıyım, hastayı m, ama dermanım o. Kim benim canı ma derman bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimler,

”Bu uğurda canı mız ı feda edercesine çalış alı m. Aklımızı, tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim. Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalı m. Her birimiz hastalı kların tedavisinde, bu zamanı n İ sâ’sı yız. Elimizde her derdin merhemi  vardır” dediler.

Gurura kap ı larak, her ş eyin kendi ellerinde oldu ğ unu sand ı lar. ” İ nşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi. Aksine  hastal ığı  artt ı .

Bu arada zavall ı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi. Padi şahın  ise  gözlerinden  de  ırmaklar  gibi  yaş lar akıyordu.

Padi şah hekimlerin bu hastalık karşı sında âciz kaldıkları n görünce  yalınayak doğru mescide koştu.

Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaş larıyla s ı r ı ls ı klam ı sland ı . Padi ş ah Hakk’ ı n huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı . Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye başladı.

”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım! Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamı z gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere baş vurduk. Gerçi sen, DEy kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama sen  yine  onları  dile  getir,   meydana  dök’ buyurdun.”

Padi şah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ ı n lutuf ve bağışlama  denizi  de  coştu, köpürdü.

Padi şah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyas ında bir pîr gördü. O pîr padi şaha, ”Ey padi şah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul olundu. Yarın sana garip kılıklı , çok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve güvenilir bir ki şidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir etmeyeceği  bir  sihir  gibidir” dedi.

Padi ş ah, rüyas ı nda kendisine söylenen zat ı , pencere önünde beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat gördü.     Faziletli,     hünerli,     bilgili    birine    benziyordu. Bir


görünür , bi r gör ünme z gi bi ydi . Sa nki bi r hayal , he m var dı he m yoktu.

Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koş tu. Ötelerden gelen misafirini karşı ladı. Padiş ah da misafir de ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi gibiydiler. İ ki can birbirini kavuşmuş, birleş miş , bir olmuştu sanki. Padiş ah, ”Benim as ıl sevgilim câriye değil senmiş sin. İşte Allah’ ı n hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden sebep  doğar” dedi.

Padi şah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aş k gibi onu gönlüne,   ta  canı nın  içine soktu.

Buluşma, ağırlama, hatı r sorma ve yemek gibi işler bitti. Sonra padi şah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı , nabz ını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ”Di ğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydal ı olmamış , iyi  edeceklerine  hastalığını  artırmış lar” dedi.

Hekim hastal ığı n ne olduğunu anlamıştı, fakat padi şaha söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu tesbit etti. Hastanı n bedeni sağlam, yaral ı olan  gönlüydü.   Sonra  ş öyle dedi:

”Sarayı boş alt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak. Alacağı m cevaplara  göre  tedavimi belirleyeceğim.”

Hekim istedi ğ i gibi hastayla ba ş ba ş a kald ı . Yava ş ça yan ı na yaklaşarak  tatlı  ve  yumuş ak bir sesle,

”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin ilâcı başka başkadı r. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime  yakınsın? Özlediğin  arkadaşların var mı?”   diye sordu.

Hekim elini kızın nabz ına koymuştu. Soru sorarken bir yandan da nabz ını   kontrol ediyordu.

Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir bir  anlatı yor,   başı ndan  geçenleri  hikâye ediyordu.

Hekim bir taraftan câriyenin anlatt ı klar ı n ı dinliyor, di ğ er taraftan nabz ını n  atışına  dikkat ediyordu.

Hastanı n nabz ı nı tutmaktan maksadı ; konuş ma sırasında hangi isim geçtiğinde câriyenin nabz ını n hızlanacağını tesbit etmekti. Çünkü câriyenin nabz ını hızlandı racak olan isim, onu sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya çıkaracaktı. Hekim,

”Kendi memleketinden nası l çıktı n? Daha önce hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye bir ş ehir adı söyledi, fakat ne yüzünün renginde ne de nabz ında bir değişiklik oldu. Daha sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları , oturup tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak durumunda bir  değiş iklik  olmadı .

Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar câriyenin nabzı sağlıkl ı bir insanın nabz ı gibi attı . Semerkant’ ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya âşıktı.   Ondan  ayrı  düş menin  ıstırabını çekiyordu.


Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde oturduğunu  sordu,   öğrendi. Câriyeye,

”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ ı n yardımı yla seni bu hastal ıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattı klarını kimseye söyleme. Padiş aha hiç söyleme. Gönlün s ırları nın mezarı  olsun”   diye tembihledi.

Hastanı n yanından ayrı lan hekim, doğruca padi şahın yanına vardı.   Meseleyi  biraz  ona anlatarak,

”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandı r. Semerkant’tan buraya davet  et” dedi.

Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padiş ahı n hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatı nın şehirler aşarak herkes tarafından bilindi ğini, bu nedenle padi şahlarını n kendisini kuyumcubaşı olarak sarayı nda görmek istedi ğini bildirdiler. Padiş ahları nın cömertli ğini ve bol ihsanda bulunduğunu söylediler.

Kuyumcu göz kamaş tıran hediyelere, gururunu okş ayan iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapı ldı . Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padiş ahı n sarayına geldi.

Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşı ladı. Alı p padi şahın huzuran çıkardı . Padi şah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu. Altı n hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun üzerine;

”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye de iyileşsin” deyince; padi şah, o ay yüzlü güzel câriyeyi kuyumcuya bağışladı . Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye de  tamamen iyileşti.

Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet haz ı rladı. Kuyumcu ş erbeti   içince,   günden  güne  erimeye başladı .

Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleş ti. Yüzü sararı p soldu. Kız ı n gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu ölünce,   kı z ın  aş kı  tamamen  sona erdi.

O dünyalar güzeli aşktan ve hastalı ktan kurtuldu. Arını p tertemiz oldu.

* * *

Bu hikâyede geçen padi şah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim mürş id-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalı k arzuların sembolüdür.

Padi şah olan ruh her bakı mdan üstün özelliklerle yaratıldığı halde, câriye olan nefse gönül vermiş tir. Ruh asl ını n ne olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis, yaratılışı icabı gözü aşağı lardadır. Câriyenin kuyumcuya olan aşkı , nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür. Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi tedavi   edemeyen   hekimler,    sahte   şeyhlerdir.   Ruh   becerikli ve


mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen mürş id-i kâmildir. Ruh, mürş id-i kâmille karşı laşınca gerçek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî hastalı klardan kurtulmas ını ister. Ruh, mürş idinin tavsiyesine uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluş turur. Bu kavuşma, nefsin maddî arzulardan bıkmas ını sağlar. Mürşidin verdiği ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefis düş tüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha  lâyık,   tertemiz  bir  sevgili olur.

Ruhlar âleminde mutlu bir yaş antısı olan ruhun, dünya âlemine geldikten sonra, maddî arzulara kapı lmaktan dolayı çektiği ı stı raplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan kurtuluş  çareleri  hikâye  edilmi ştir.

Bakkal  ve Papağan

Bir bakkal ın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağı nı vardı.

Bu papağan dükkânı n bekçisi gibiydi. Al ışveri şe gelenlere, nükteli sözler söyleyerek ş akalar yapardı. İ nsanlar bir şey sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel konuşurdu.   Papağanlara  has  ötüş ü de  çok tatlıydı.

Efendi bir gün evine gitmi ş, papağan ise bakkalda bekçilik yapı yordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânı n içine daldı . Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavall ı papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalış tı. Dükkânın bir köşesine sıçrayı nca orada bulunan gül yağı şiş elerini devirdi. Şişeler  kı rıldı,   yağlar  döküldü.   Ortalık  iyice  karış tı.

Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü. Etrafına bakı p durumu anlayınca çok kızdı . Papağanı n üstüne dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O öfkeyle papağanın başına vurdu. Vurması yla da olan oldu. Papağanı n başı ndaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuş amaz oldu.

Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne çare. Saçını , sakalı nı yolarak, ”Keşke elim kırılsaydı da o tatl ı dilli papağanıma vurmasaydım” diye yakı nması boş unaydı . Papağan kel başı yla, sessiz sedas ız sinmi ş bir vaziyette oturuyordu.

Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa sadakalar ve hediyeler dağı ttı . Aradan günler geçmesine rağmen, kuş hiç konuş madı. Bakkal, papağanı n bir daha hiç konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkı n ve ağlamaklı bir haldeydi. Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak onu neş elendirmeye  çal ıştıysa  da bir  fayda sağlayamadı.

Dükkân sahibi uğra şı n ı sürdürürken, bir ara dükkân ı n önünden kel  baş lı  bir  dervi ş  geçti.   Papağan onu  görünce  dile geldi.

”Hey arkadaş ”   diye,   derviş e seslenerek,

”Sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sen de gül yağı şişelerini mi  kırdın?” dedi.

Papağanın   bu   sözünü   duyanlar   gülmeye   başladı .   Çünkü papağan,


kel başlı dervişin de kendisi gibi gül yağı şişelerini devirdi ği   için,    sahibi   tarafından   başı na   vurularak   saçlarını n

döküldüğünü zannediyordu.

~k ~k ~k


Papağanın,     kendisini    dervişle    kıyas    etmesi    kendi bilgi tecrübesiyle      sınırl ı d ı r.     Dervi ş ,     ba ğ l ı     oldu ğ u tarikat meşrep    gereği    o    halde    gezmekteydi.    Bunu   bilmeyen   papağanı n yaptığı     değerlendirme,    insanların    kendisine    gülmesine sebep olmaktadır.

İnsanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri de aynı sebepledir. İnsanlar velîleri kendi nefisleriyle k ı yas ederler.

Acı suyla tatl ı suyun berrakl ığı ayn ı d ı r. İ kisini ay ı rt
edebilmek      tatmakla      mümkündür.      Allah’ın dostlarını

değerlendirebilmek için, o makam ve hali yaşamak ve tatmak gerekir.

Bilgi sahibi olmadan yaptığı mız kıyaslamalar, papağan misali gülünç  durumlara  düşmemize  sebep olur.

Usta ve  Şaşı Çırak

Bir ustanı n, şaşı bir çırağı vardı. Usta bir gün çırağından, içerideki  depoya  gidip  raftaki   şiş eyi  getirmesini istedi.

Şaşı çırak depoya gitti. Rafa baktığında iki şişe olduğunu gördü. Dönüp ustas ı na gelerek, ”Usta rafta iki ş i ş e var. Hangisini getireyim?” diye sordu. Usta da, ”Oğlum, o rafta bir ş işe var. Şaşıl ığı bırak. O bir şi şeyi al gel” dedi. Çı rak itiraz etti. ”Ustacığı m beni azarlama. Ben o rafta iki ş işe gördüm. Hangisini istiyorsan söyle getireyim.” Çocuğa laf anlatamayacağını anlayan usta, ”O zaman o iki şişeden birini   kır,   diğerini  getir” dedi.

* * *

Çırak gitti, şişenin birini yere vurup parçalayınca iki ş işenin  de  gözden  kaybolduğunu farketti.

İ nsanların arzu ve öfkeleri, şaşı görmelerine neden olacağı ndan gerçeği göremezler. Hatanı n kendilerinde olabileceğine  ihtimal vermezler.

Edep

Musa aleyhisselâm zamanında, İsrâiloğulları’nın rızkı gökten gelirdi. Bir zahmete ve sıkıntı ya girmeden, Allah Teâlâ’nı n lutfu  kereminden beslenirlerdi.

Musa aleyhisselâmın kavmi arası nda bu ilâhî yardı mın kı ymetini ve değerini bilmeyen cahiller çoktu. Bunlar, verilen nimetlere nankörlük ederek, ” Biz toprakta yeti şen soğan, sarımsak, mercimek  gibi  yeşilliklerden ve  sebzelerden  isteriz” dediler.

Yapt ı klar ı bu edepsizlik, gökyüzünden gelen sofran ı n kesilmesine sebep oldu. Ekmekleri gelmedi. Bıldırcın kuş unun etiyle kudret helvas ını bulamaz oldular. Yemek ihtiyaçlarını karşılamak     için     toprağı     işlemek     zorunda     kaldılar. Bahçe


bellediler, tarla sürdüler, ekin ekip biçtiler. Yorgunlukları yanları na  kâr  kaldı .

Musa aleyhisselâm bunlar için tekrar ş efaatçi oldu. Rabbine niyazda bulundu. Keremi bol olan Allah, içinde çeş itli nimetlerin bulunduğu  tabaklarla  dolu  sofrayı  gökten indirdi.

Bu sefer Hz. Musa onlara yalvararak uyardı : ” Bu sofra devamlı dır. Yeryüzünden kalkmayacak ve eksilmeyecektir. Âlemlerin rabbi olan Allah’ ın sofrası nda aç gözlülük etmek, hırsa  kapı lmak nankörlüktür.”

Musa aleyhisselâm sanki onları hiç uyarmamış gibi, bu edep yoksulu küstahlar, kendileri için gelen sofradan yemek aşırdılar. Dilenci karakterli görgüsüzlerin hırsı yüzünden bu ilâhî  rahmet  kapısı kapandı.

* * *

Hırs    yokluk    sebebi    ve Allah’a    karşı edepsizliktir.
Kendimizi    kontrol    edelim.    Cenâb-ı    Hak’tan    edepli    bir insan

olmayı      dileyelim      ve      edebi elde      etmek      için rabbimize

yalvaralım. Edebi olmayanın                Allah’ ın lutfundan mahrum
kalacağını bilelim.

Edepsizliğin ve zararları nın            bütün topluma, yayılacağını
unutmayalı m.

Zalim Padişahla  Fitneci Vezir

Eski zamanlarda yahudilerin zalim bir padişahı vardı . Hz. İ sâ düşmanı ydı . Hristiyanları çeşitli eziyetlerle yakar, yandırı r ve öldürürdü.

Şaşkın padişah, Musa ile İ sâ’nı n (a.s) ikisinin de Allah
yolunda     yürüyen     peygamberler      olduğunu     bir türlü

kabullenemiyordu.

Bu padi şahın kendisinden de kötü, düzenbaz, hilekâr ve fitneci bir  veziri  vardı .   Hile  yaparak  akan  suyu bile durdururdu.

Bir gün padiş aha, ”Padi şahım, hıristayanlar canlarını kurtarmak için dinlerini gizliyorlar. Hem öldürmekle de bunlarla başa çıkılmaz” dedi. Padişah, ”Söyle bakalı m, bu Hıristiyanlığın yayı lmasını ve hıristiyanların çoğalmasını nası l engelleyeceğiz? Gizli ve açı k dünyada hıristiyan kalmaması   için  gerekli  tedbiri  alalım” dedi.

Vezir bunun üzerine  hile  dolu plan ı n ı  anlatt ı .

”Padiş ahı m! Güya bana kızarak, kulağı mın ve elimin kesilmesini, burnumun ve dudağımın yarılması nı emredin. Sonra da beni idam etmek için dörtyol ağzında bir idam sehpas ı kurdurun. Tellâllar ç ı kartarak halk ı toplay ı n. Son anda sizin kıramayacağınız biri benim affımı sizden istesin. Bunun üzerine  siz  de beni  uzak bir  yere  sürgüne gönderin.

Böyle yaparsan hıristiyanlar benden ş üphelenmez. Ben de rahatlı kla aralarında fitne ve fesadımı yayarım. Gittiğim yerde onlara derim ki: DBen gizlice hıristiyan olmuştum. Padi şah bu sırrımı öğrendi. Bana bu zulmü yaptı. Eğer İ sâ aleyhisselâmı n mânevî yardımı yetiş meseydi Yahudiliğinden dolayı    beni  öldürecekti.   Ben Hz.   İ sâ’nın uğruna  canı mı, başımı


vermeyi canıma minnet sayarım. Onun dininin bütün bilgilerine sahibim. Hıristiyanlığın cahillerin elinde kalmış olmas ı, bana büyük ıstırap veriyor. Üzülüyorum. Belimize Hıristiyanl ığı n kemerini bağladığımızdan beri, Yahudilik’ten kurtuldum. Allah’a ve İ sâ’ya ş ükürler olsun. Bu hak dinin yol göstericisiyim. Ey insanlar, devir İ sâ’nın devridir. Onun dininin emirlerini candan ve gönülden dinleyiniz diyerek vaazlarıma başlarım.”

Padi şah vezirin bu düzenini akıllıca buldu. Çok hoşuna gitti. Derhal istediklerini yerine getirdi. Veziri hıristiyanlar ı n çok olduğu bir bölgeye sürdü. Halk vezirin başına gelenlerden dolayı çok şaşırdı. Vezir sürüldüğü yerde halkı dine davete başladı.

Hıristiyanlar azar azar onun çevresine toplandılar. Vezir onlara gizlice İ ncil’in, namaz ın sırlarını anlatıyordu. Görünü ş te Hıristiyanl ığı n emirlerini anlatsa da anlatt ı klar ı hıristiyanları tuzağa çekmek için bir yemdi. İ mansı z vezir badem ezmesinin içinde sarımsak saklar gibi, din nasihatçiliği yapı yordu. Sözleri, içine zehir katılmış şeker şerbeti gibiydi. Gerçek hıristiyanlar, o sözlerin ardındaki acı lığı hissediyorlar  ama  tam çözemiyorlardı.

Cahil ve anlayışı az olan hıristiyanlar, gönüllerini hilekâr vezire tamamıyla kaptı rmışlardı . Vezir Hz. İ sâ’nı n yeryüzündeki vekili, sözleri de boyunları nda birer halkaydı artı k. Vezir, kısa zamanda bir emriyle ölüme gidecek kadar kendisine  bağlı,   yüz  binlerce  hıristiyanı  etrafına  topladı .

Aradan       tam     alt ı      sene      geçti.      Yap ı lan     plan      ad ı m     ad ı m uygulanırken,    padiş ahla   vezir   arasında   gizlice haberleşmeler yapı lıyordu.     Padişah  bu   işi   bir   an  önce  bitirmesini isterken, vezir padi şahtan biraz  daha  sabretmesini diliyordu.

O dönemde, Hz. İ sâ’nın kavminin başında yöneticilik yapan on iki emîr vardı. Bu emîrlerin hepsi de vezirin tuzağı na düştü. Ona inanıyor ve güveniyorlardı. Onun için ölmeye bile haz ı rdı lar.   Samimiyetinden hiç  şüphe  etmiyorlardı .

Vezir bu arada her emîr için Hıristiyanl ığı n ilkelerini anlatan on iki kitapçık haz ı rladı. Her kitapçık birbirinden ayrı hükümlerle doluydu. Dinin emir ve yasakları birbirini tutmuyordu.

Kitapçığın birinde riyâzet ve açlığın tövbenin esası , Allah’a dönüşün şartı olarak bildirilirken, di ğerinde açl ığı n insana bir fayda getirmeyeceği yaz ı lıydı. O kitaba göre cömertlik Allah’ ı  bulmak  için yeterliydi.

Bir diğer kitapta aç kalmanı n da cömertli ğin de Allah’a şirk koşmak olduğu ifade ediliyordu. O kitaba göre de her ş eyin başı Allah’a  tevekkül  ve teslimiyetti.

Bir baş ka kitapçıkta da diğer kitapçı ktaki belirtilen düşüncenin tamamen zıddına, kulun yapmas ı gereken şeyin hizmet ve ibadet olduğu, ibadetsiz ve hizmetsiz bir tevekkülün suç olduğu belirtiliyordu.

Hilekâr vezirin hazırladığı , bu kitapçı kların hiçbiri birbirine uymuyordu. Birinde yapılmas ı tavsiye edilen şeyler diğerinde  yasaklanı yor,   suç  kabul ediliyordu.


Vezir bir müddet sonra hilesinin gereği olarak vaaz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk-elli gün halvette kaldı. Kendine inananları ayrılı k ateşiyle yaktı. Halk, onun insana huzur veren halinden, güzel konuş maları ndan, sohbetinin zevkinden uzak düşmekten, deli divane oldu. Yanına vardılar ve yalvarı p yakardı lar, s ızlayı p dövündüler. Gözleri görmeyen bir âmâ gibi yolun ortasında rehbersiz kaldı klarını bildirdiler. Vezir onlara, ”Ruhum dostlarımla beraber fakat halvetten çıkmama izin yoktur” dedi. Kendisine inananlar, ”Ey kerem sahibi! Senden ayrı düşünce, biz her ş eyimizi kaybettik, gönülden de dinden de yetim kaldık. Bir kusurumuz varsa affedin. Bize cefa çektirmeyin” dediler. Vezir, ”Bana inanıyor ve güveniyorsanı z, kemâlâtımı kabul ediyorsanı z neden ı srarcı oluyorsunuz? Ben gönlümün halleriyle meş gul olmak istiyorum” dedi. İnananları, ”Ey vezir! Senin kemâlâtını inkâr etmiyoruz. Senden ayrı düş menin ıstırabı yla, gözlerimizden yaş lar akı tarak yalvarıyoruz” dediler. Vezir onlara  halvete  girdiği  yerden  ş öyle seslendi:

Hz. İ sâ’dan bana emir geldi ve, ”Bütün dostlarından, yakı nlarından  ayrıl  ve  yalnı z  kal” dendi.

Vezir sevenlerinin yalvarıp yakarmaları na, ah edip inlemelerine aldırmadı . Halvetine devam etti. Bir müddet sonra da emîrleri yanı na çağırttı . Her biriyle ayrı ayrı görüştü ve her birine,

”Benden sonra yerime sen geçeceksin. Hı ristiyanl ığı insanlara
sen anlatacaksın. Hak dinin senden baş ka temsilcisi yoktur.
Yaln ı z ben hayatta oldu ğ um sürece bu sırr ı kimseye
açıklamayacaksın”       diyerek      ellerine      yazmış olduğu

kitapçı klardan birer tane verdi. Kitapçı klar hususunda da ş u tembihte bulundu:

” İ sâ aleyhisselâmı n insanl ığa getirdi ği gerçek hıristiyanlı k bu kitapçı kta yazılıdır. Sana verdiğim bu kitabın dışındakiler yanl ıştır.”

Daha sonra vezir kırk gün kapısı nı kapadı. Kırkıncı gün de kendisini öldürdü.

Halk onun ölümünü duyunca, mezarının başı kıyamet yeri gibi oldu. Kabrinin başında bir ay oturdular, ağlayıp inlediler, matemini  tuttular.   Matem acı sı  hafifleyince  halk  dedi ki:

”Ey emîrler! Vezirin yerine sizlerden kim geçecek? Bize bildirin ki, ona uyalı m. Elimizi, eteğimizi ona teslim edelim. Batan güneşimizin yerine bir mum olsun.” On iki grubun liderlerinden bir emîr ileri atıldı ve, ”O büyük insan, yerine vekil ve halife olarak beni bıraktı. İş te elimdeki bu kitapcı k sözlerimin delilidir” dedi. Bir başka emîr, ”Hayır, gerçek halife benim” diye ortaya çıktı. On iki emîr de gerçek halife ve vekilin kendisi olduğunu iddia ediyordu. Her emîrin bir elinde kı lıç, diğerinde kitapçık vardı. Sarhoş filler gibi birbirlerine saldırdılar. Her emîr peşindekilerle birlikte halifelik mücadelesine girişti. Savaş tılar, vuruş tular yüz binlerce  hıristiyan öldü.   Kesik başlardan  kuleler oluştu.

Böylece vezirin ekti ği fitne tohumları yeşerdi. Hz. İ sâ’nı n dinine inananlar arası nda ayrılı klar meydana geldi. Vezir de canı  pahas ına muradına  ermiş oldu.


~k ~k ~k

Bu hikâyede şu âyet-i kerimelere işaret vardır: ”Onlar dinlerini parçaladı lar, bölük bölük oldular. Her grup kendi inancı  ile  sevinmekte ve  ferahlamaktadır”   (Rûm 30/32).

”De ki! Ey kitap ehli! Geliniz, aran ı zda e ş it olan tek söze, ancak Allah’a kulluk edelim. Ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayalım. Allah’ ı bırakıp birbirimizi rab edinmeyelim” (Âl-i   İmrân 3/64).

Ateşe Atılan Çocuk

Dünyadaki gücünü İ sâ aleyhisselâma inananlara zulüm etmek için kullanan yahudi bir padiş ah vardı . Veziri ile birlikte, hıristiyanları birbirine düşüren padi şah ile aynı soydan geliyordu. Bu padi şah, İ sâ aleyhisselâma inananlardan kurtulmak için, zalimli ğine uygun düşen bir yol bulmuştu. Şehrin orta yerine azgın bir ateş yaktırarak yanına da bir put diktirmişti. O puta secde etmeyen hıristiyanları ateş e attı rıyordu. Kucağında çocuğuyla bir kadı n getirdiler ve puta secde etmesini istediler. Kadının secde etmekte isteksiz davrandığı nı gören padişahın adamları, çocuğu kadını n elinden alarak kızgın ateş in içine attılar. ”Eğer secde etmezsen sen de ateşe atı lacaks ın” derler. Çocuğun ıstırabıyla yıkılmış olan zavallı anne, şaşkınlı k içinde puta secde edeceği sırada çocuk ateşlerin içinden ş öyle seslenir: ”Anne, puta secde etme, yanı ma gel. Ben burada çok rahatım. Daha önce görmediğim güzellikler içerisindeyim.” Bunun üzerine anne içine düş tüğü ş aşkınl ıktan kurtulur, koş arak alevlerin arasına dalar. Onun ardı ndan oraya toplanan halk da kendini ateşe atmaya baş lar. Görevliler insanların kendilerini ateş e atmaları na engel olamazlar.

Gördüğü bu manzara karşı sında dahi insafa gelmeyen padi şah, ”Ne oldu senin yak ı c ı l ığı n” diyerek ate ş e kı zar. Ate ş dile gelerek padiş aha cevap verir: ”Ben bir emir kuluyum. Allah’ ı n emri  olmadan  kimseyi yakamam.”

İ nananlara selâmet olan dünya ateşi, alevlerini artırarak etrafa yayılı r. O zalim padişahı ve ona hizmet edenleri içine alır; yakar ve  kül eder.

* * *

Allah’a  inananlara bir  ça ğ r ı  var burada.

Ey inananlar! Nefse muhalefet etmek ve ş eytana uymamak için zorluklara katlanı n ve sabır ateşine girin. Böylece, Allah’ ı n İ brahim aleyhisselâma yaptığı gibi ikramlara ulaş acaksı nız. Ateş in  içerisindeki  nimet  sofrasına  oturacaksı nız.

Ambar ve Fare

Bizler şu dünya denilen ambarda buğday toplayan kişiler gibiyiz. Ambarımıza buğdayları dolduruyoruz, ama topladığımız buğdayı n bir  yandan  eksildiğinin  farkında değiliz.

Buğdayı mız ın böyle azalması nın sebebinin, ambara giren fare olduğunu     hiç     düşünmüyoruz.      Bu     farenin     çeşitli     hile ve


tuzaklarla ambarımızdaki buğdayı boşalttığını göremiyoruz. Fare bizim ambarın altı na delikler açmış. Koyduğumuz buğdayı sürekli  yiyor.   Emeğimiz  boşa  uçup gidiyor.

Ey Hakk’ ı talep eden kiş i! Önce fareden kurtulmanın çeresini bulmak gerekir. Fareyi uzaklaş tırdıktan sonra, ancak ambarını istediğin  gibi doldurursun.

~k ~k ~k

Yaptığımız   bütün   güzel   ameller,    işler,    ibadetler, insanî

davranışlar,     yardımlar   bizim   için âhiret   ambarına attığımız

birer sevap buğdayı dır. Bu mânevî       ambarın hırs ız ı olan fare
nefsimiz  ve  onun  arzuları dır.

Yaptığı mız amellerin boşa gitmemesi     için, nefis faresini gönül
ambarından kovmalıyız.

Padişah ile Leylâ

Mecnûn’u aşkından deli divane eden kı z ı, devrin padi şahı merak etti. Adamlarına, onu görmek istediğini, bulup huzuruna getirmelerini emretti.

Adamları Leylâ’yı bulup huzuruna getirdiler. Padi şah, Leylâ’yı dünyanı n en güzel ve çekici kızları ndan biridir diye tahayyül ediyordu. Karşısında esmer tenli ve zayıf çöl kızını gören padi şah şaşı rdı , hayretler içinde, ”Mecnûn’u deli eden, peri şan olup çöllere düşmesine sebep olan Leylâ sen misin? Çok güzel de değilsin. Halbuki senden çok daha güzel olan, nice kızlar  var” dedi.

Leylâ hemen padi şaha  cevap verdi:

”Padiş ahı m, susunuz! Çünkü Mecnûn değilsin. Güzelli ğimi görebilmen için Mecnûn’un gözüyle bakmalı sın. Ben Mecnûn’un bakışlarında güzelim.”

* * *

Mecnûn’un kendini Leylâ ile sınırlad ığı gibi, bütün gayesini dünyaya ve dünyalık arzulara yönlendirenler, mânevî ve  ruhanî  âlemin  güzelliklerinden habersiz  yaş arlar.

Allah’ ı n Resûlü’ne Sayg ı s ı zl ı k

Bir gün biri s ı rf alay etmek için, Muhammed aleyhisselâmın adını ağzını eğerek söyledi. Anı nda ağzının payını aldı . Ağzı çarpıldı  ve  öylece kaldı.

Sonra yaptığı ndan çok utandı . Pişmanl ık duyarak Allah Resûlü’nün yanına geldi ve, ”Ey ilâhî bilgilere ve ledün ilminin sırlarına vâkıf olan Muhammed! Beni affet. Cahilli ğimden dolayı senin isminle alay ettim. Halbuki ası l alay  edilecek  ki şi  benmiş im” dedi.

* * *

Bir kimseyi tanımak, gizlediği düşüncelerini ortaya çıkarmak istiyorsanız onun iyi ve temiz ki şiler hakkındaki kanaatini öğreniniz.


Hz.   Hud’un ve

Şeybân-ı  Râî’nin Çizgisi

Hz. Hud (a.s) kavmine Allah’ ın azabı geleceği zaman, kendisine inananları bir araya topladı. Onları n etrafı na bir çizgi çekti. İsyan edenleri helâk etmek için Allah’ın gönderdiği ş iddetli fırtına, çizginin içindekilere sabah yeli gibi tatl ı esti ve inananları incitmedi. Çizginin dışında kalanları ise havalarda  uçarak  yerlere  çarptı .

Ümmet-i Muhammed’in evliyalarından olan Şeybân-ı Râî de cuma namazına gideceği zaman, çobanlık yaptığı koyunların etrafına bir çizgi çekerdi. Kurtlar sürüye saldıramadığı gibi, o çizgiyi aşıp koyunları n yanı na ulaş amazdı . Hiçbir koyun da çizgiden dışarı çıkmazdı.

~k ~k ~k

Çizdiği çizgiyle kurtların ve koyunların arzularına engel olan Şeybân-ı Râî gibi, peygamberlerin yolundan giden Allah dostları  da  sevenlerini  dinin ölçülerinin  çizgisinde tutar.

Tavşanın Hilesi

Bir zamanlar balta girmemiş bir ormanda, pençeleri güçlü, sesi gür, görüntüsü dehş etli bir aslan vardı. Ormandaki bütün hayvanlar, bu aslanın karnını doyurmak için avlanması ndan yılmışlardı. Her gün araları ndan biri eksildi ğinden dolayı , bugün  acaba  s ıra bende mi   korkusundan  titrer  olmuşlardı .

Günün birinde hayvanlar, bu korkuya yeter demek için, ormanı n güzel bir vadisinde toplandı lar. Aralarında aslanla baş a çıkabilecek hiçbir hayvan olmadığı için, en doğru çözümün, her gün aslana içlerinden birini yemek olarak sunmak olduğuna karar verdiler. Her gün kura çekilecek, kurada çıkan hayvan kendi isteği ile gidip aslana yem olacaktı. Böylece diğer hayvanlar, ormanda korkusuzca dolaş abilecekti. Aslanı n huzuruna  gidip  tekliflerini  açı kladılar. Aslan,

”Hile yapmayacağınıza, sözünüzde duracağınıza inansam, güzel bir teklif. Fakat ben şundan bundan çok hile gördüğümden, ağz ı m yandı. Onun için size güvenmiyorum. Avlanmaya devam edip rızkımı kendim arayacağım” dedi. Orman sakinleri, aslana tevekkül etmesini, tevekkülle rızkı nın çalışmadan geleceğini, av peş inde koş mas ına gerek olmadığını söylediler. Aslan, ”Yaşamak için çal ışmalı ve rızkı mız ın peş inde koşmalı yız. Bizleri ve bu dünyayı yaratanın önümüze koyduğu merdivenden çıkmak gerekir. Kural budur. Hayatta kalmak için çalışmak esastır”   diyerek  teklife  sı cak bakmadı.

Orman sakinleri, bin bir örnekler vererek tevekkül etmenin
yeterli     olduğunu,     Allah’ ın     yarattığı      canl ıyı aç

bırakmayacağı nı anlatı p aslanı ikna ettiler. Aslanla araları nda bir  anlaşma  yaparak dağıldılar.

Ormandaki hayvanlar anlaşmaya uydular. Her gün aslanı n yemeğini  ayağına  kadar  götürdüler.   Bu  şekilde  günler geçti.

Bir  gün  kura  tavşana  çıktı.   Tavşan  yan  çizip başkaldırdı ve,

”Bu zulüm ne zamana kadar sürecek? Birinin çıkıp buna engel olması    gerekir”   dedi.   Diğer  hayvanlar,    ”Böyle   yapma. Bugüne


k ada r he rke s uyum i ç e ri s i nde da vra ndı . He pi mi z or manda r aha t dolaşır olduk. Verdiğimiz sözün, ettiğimiz yeminin gereğini yapmak  zorundası n” dediler.

Bunun üzerine tavşan arkadaşları ndan süre istedi. Bu belâdan tamamen kurtulmanın bir çaresine bakacağını bildirdi. Düş üncesinin ne oldu ğ unu soranlara sırr ı n ı aç ı klamayaca ğı n ı belirtti.

Aslan geciken yemeğini beklerken, bir yandan da öfkesinden pençesiyle yeri kazıyordu. Tavşanın yavaş yavaş geldiğini görünce,   kükreyerek bağırdı:

”Ey aptal hayvan! Beni bekletmekten korkmuyor musun? Neredesin? Niye sal ı narak gelirsin?” Tavş an, ”Aman efendim, lutfedip bağışlarsanı z gecikmemin sebebini açıklayayı m” dedi. Aslan, ”Ahmağın özrü kabahatinden büyük olur. İ yiliği de lâyı k olunca yaparım” dedi. Tavşan, ”Her ne kadar lutfunuza lâyı k değilsem de söyleyeceklerim sizin için çok önemlidir” diyerek  anlatmaya başladı :

”Efendim, sabahı n kuşluk vaktinde, daha semiz bir tavşan arkadaşımla birlikte size gelmek üzere yola çıktık. Yolda önümüze bir başka aslan çıktı. Bizi öldürüp yemek istedi. Kendisine, DBiz bu ormanın padişahının yiyeceğiyiz, ona gidiyoruz,   bizi  geciktirme’   dediysek  de  laf anlatamadık.

□Sizin padişahınız da kim oluyor? Benim yanımda onun adını nası l ağzınıza alı rsı nız? Sizi de padi şahını z ı da parça parça ederim’ dedi.

Bunun üzerine ben kendisinden size haber vermek için izin istedim. Karşı mıza çıkan aslan da, □Arkadaşı nı bana rehin bırakırsan olur’ dedi. Ona çok yalvardım, ancak fayda etmedi. Arkadaşımı  rehin  olarak bıraktı .   Beni  de  size gönderdi.

Ya bu korkusuz aslanı yolumuzdan çekiniz ya da bundan sonra size gönderilecek yemekten ümidinizi kesiniz.” Aslan, ”Çabuk düş önüme. Beni o kendini bilmezin yanı na götür. Onun gibi yüzlercesinin cezası nı verdim, onun da cezası nı vereyim” deyince tavş an önde, aslan arkada yürümeye baş ladılar. Tavşan daha önceden işaret koyduğu bir kuyuya doğru aslanı götürdü. O derin kuyuya yaklaştıkları nda tavş an geride kalmaya, çok korktuğunu belirten davranış larda bulunmaya başladı. Bu durumu gören  aslan  iyice  sinirlendi ve,

”Neden geride kal ıyorsun? Benim yanımda korkmana gerek yok” dedi. Tavş an, ”Padi şahım o aslan şu ilerideki kuyuda oturuyor. Onun için korkumdan yürüyemiyorum” dedi. Aslan, ”Korkma gel. Ben onun işini bir pençede bitiririm. Sen yürü bak bakalım kuyuda mı?” dedi. Tavş an, ”Ben korkumdan yaklaşamıyorum. Efendim, siz beni kucağınıza alı rsanız, cesaret  edip bakabilirim” dedi.

Aslan tav ş an ı kollar ı n ı n aras ı na ald ı . Beraber kuyunun yan ı na yaklaştılar. Kuyuya baktı klarında suyun üzerinde aslan ve tavş anı n  aksi göründü.

Aslan kuyuda heybetli bir aslanla, şiş man tavşanı görünce kolları nın arasındaki tavşanı bir kenara fırlatıp, kükreyerek kuyuya daldı. Derin kuyunun içinde boğulup gitti. Tavşan sevinçle müjde vermek için diğer hayvanların yanı na koşarken bir  yandan  da  dans ediyordu.


Nice zamandır canlarına kıyan aslandan kurtulduklarını ö ğrenmek bütün ormanı sevince boğdu. Bayram gibi kutlamalar yaptılar. Herkes küçük tavşanı tebrik etti, övgü dolu sözler söylediler. Küçük tavşan tevazuyla, ”Ben küçük bir tavşanım. Güç veren Allah’tır. O yardı m etti. Zihnime kuvvet, gönlüme nur  ihsan  etti.   Onun  yardımı yla  aslanı  alt  ettim” dedi.

Azrâil’den Kaçan Adam

Hz. Süleyman’ ın hüküm sürdüğü devirlerde, bir adam koş a koş a saraya gelerek, Hz. Süleyman’ ın huzuruna çı kar. Benzi sapsarı , korkudan tir tir titrer bir halde, Süleyman aleyhisselâmdan kendisine yardım etmesini ister. Hz. Süleyman bu adama sorar: ”Ne oldu sana böyle? Seni bu kadar korkutan şey nedir?” Adamcağız nefes nefese: ”Azrâil bana öyle öfkeli baktı ki, canı mı alacağından korktum. Koş up sana geldim.” Hz. Süleyman, ”Peki, benden isteğin nedir?” der. Adamcağız, ”Ey canları koruyan adaletli padiş ah! Senin hükmün rüzgâra geçer, emret de beni Hindistan’a götürsün. Bel ki o zaman canı mı kurtarırım” der.

Süyelman aleyhisselâm rüzgâra, adamı istediği yere bırakmasını emreder. Rüzgâr adamı Hindistan’ ı n iç tarafları nda bir yere uçurarak bırakır.

Ertesi gün divan kurulur ve herkes Hz. Süleyman aleyhisselâmı n huzurunda toplanır. Hz. Süleyman Azrâil’e, ”Dün bana bir adam geldi. Kendisine öfkeyle baktığını söyledi. O müslümanı evinden barkı ndan, çoluğundan çocuğundan uzaklaştırmak için mi öyle baktın? Sebebi nedir?” der. Azrâil, ”Ey Süleyman! Ben ona öfkeyle değil, şaş kınlıkla baktım. Çünkü Cenâb-ı Hak bana, □O kulumun canını bugün Hindistan’da al’ diye emir buyurmuştu. Ben de o adamı burada görünce şaşırarak kendi kendime, □Bu adamın burada ne işi var? Yüzlerce kanadı olsa Hindistan’a varması çok zor’ dedim. Onun için adama tuhaf ve şaşkınl ıkla baktım.

Fakat Hindistan’a gitti ğim zaman adamı orada buldum, ve vazifemi yerine getirdim” diyerek Hz. Süleyman’ ın sorusunu cevaplar.

* * *

İnsanlar ihtirasları na kapılarak yoksulluktan ve ölümden korkarlar. Halbuki bütün dünya işlerimizi ölüm gerçeğini kabullenip, göz önünde bulundurarak yapmalıyız. Kimden, neyi kaçı rıyoruz? Allah’tan kaçabileceğini düş ünmek büyük bir cahillik değilmidir?

Hz.   Ömer ve Romalı Elçi

Halifeler döneminde, dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altı nda bulunduran Roma İ mparatorluğu’ndan Medine şehrine bir elçi gönderildi.

Günler süren yolculuktan sonra Medine’ye yorgun bir ş ekilde ulaş an  elçi,   halifenin  sarayını sordu.

Eşyasını indirip atını dinlendirmek istiyordu. Zafer üstüne zaferler     kazanan,    adaleti    ile   dillere   destan   olan   bu büyük


yöne t i c i ni n, görk e ml i bi r s a rayı ol mas ı ge re k t i ği ni düş üne n elçi  halka  sarayın  yerini sordu.

Medine halk ı elçiye, ”Halifenin dünyal ı k saray ı yoktur ama çok aydı nlı k bir gönül sarayı vardır. Her ne kadar adı halife ve emîr olarak dünyaya yayılmışsa da o garip bir dervi ş gibi küçük bir  evde  oturur” dediler.

Daha önce hiç işitmedi ği sözleri duyan Romalı elçinin, Hz. Ömer’i görme merakı iyice arttı. Atını ve eşyasını bir kenara bırakıp,   büyük  insanı  bir  an  önce  görme  sevdas ına kapıldı.

Onun yabancı olduğunu ve Hz. Ömer’i aradığı nı anlayan bir bedevî kadın eliyle bir hurma ağacını göstererek, ”İşte şu hurma  ağacını n  altı nda  yatan Hz.   Ömer’dir” dedi.

Elçi, gösterilen ağaca yakla ş t ığı nda heyecandan titremeye başladı . Orada uyuyan kişinin heybetinden etkilenmiş ve gönlü bir hoş olmuştu. Sevgi ve korku gibi birbirine zıt iki duygunun gönlünde belirdiğini hissetti. Şaşkın bir durumdaydı. Kendi kendine, ”Ben ş imdiye kadar nice padiş ahlar gördüm, sultanları n huzuruna çıktım, ama hiçbiri beni, bu ağacı n altı nda yatan sı radan görünümlü adam kadar heyecanlandı rmadı” dedi.

Saygıyla yanı na yaklaşarak elini bağlayıp beklemeye başladı . Bir müddet sonra Hz. Ömer uykudan uyandı ve ayağa kalktı. Elçi Hz.   Ömer’e  saygı  gösterip,   selâm verdi.

Hz. Ömer (r.a) elçinin selâmını aldı. Korkudan yüreği çarpan elçiyi yanı na çağırarak sakinleş tirdi. Gönlünü alı p neşelendirdi. Karşıl ıkl ı konuşmaya başladılar. Hz. Ömer’in içten davranması   sohbetlerini  koyulaş tırdı.

Hz. Ömer, dışı yabancı gibi görünen o elçinin içini uyanık ve dost buldu. Onun ruhunun ilâhî sırları arzuladığını sezdi. Elçiye Allah’ ı n s ı fatlar ı ndan bahsetti. Sohbet s ı ras ı nda elçi: ”Ey müminlerin emîri! Ruh, yücelikler âleminden yeryüzüne nası l indi? Sonsuzluklar âleminde özgür iken, ten kafesine neden girdi?”

Hz. Ömer: ”Hak ruha efsunlar okudu, kıssalar söyledi, ruh da ilâhî emirle büyülendi. Baz ı şeyler maddîleş ince anlam kazanır. Örneğin, yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Kan damlaları ceylanın karnı nda misk kokusuna dönüşür. Ekmek sofrada cansızken, insan vücudunda neş eli bir ruh kesilir.”

Elçi bu cevap kar şı s ı nda zihnindeki bütün sıkınt ı lardan kurtulduğunu, ruhunun hafiflediğini hissetti. Asıl olanın ne olduğunu keş fetti. Fakat böyle büyük bir kaynağı bulmuşken bırakmak  istemedi.   Faydalanmak  için  sormaya  devam etti.

”Duru ve berrak bir su gibi olan ruhun, bulan ı k bir yer gibi olan  cesette  hapsedilmesinin hikmeti nedir?”

Hz. Ömer: ”Ses ve sözle ilgisi olmayan mânayı neden kelimelerle ifade ediyorsak, neden yazıya döküyorsak, ruh da bu  yüzden beden  denilen  kalı ba sokulmuştur.”

Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, elçiyi mâna kadehinden içki içmi ş gibi mest etti. Kendinden geçirdi. Getirdiği haberi de ne  için  geldi ğini  de unuttu.


Al l a h’ ı n büyükl üğüne , gücüne kuvve t i ne ş aş ı rı p kal dı . Bu makama ulaşı nca da elçiği bıraktı ve mâna âleminin padi şahı oldu.

~k ~k ~k

Mevlânâ hazretleri, bu kıssada, yarat ı l ışı , varl ı klar ı n yaratılışındaki hikmet ve kudreti, yaratılıştaki gelişmeyi, insanın nefsinden geçmemesinin demir zincirlerle bağlanmaktan farks ı z oldu ğ unu,   kendisine  has  üslûbuyla  anlat ı yor.

Tâcir  ile Papağan

Ticaretle uğraşan bir adamın güzel bir papağanı vardı. Bir gün bu tâcir işi gereği Hindistan’a gitmek için yol hazı rlığına başladı . Cömertliği ile tanınan bu tüccar, köle ve câriyelerine tek tek sordu: ”Sana Hindistan’dan ne getireyim? Ne istersin?” Her biri ayr ı ayr ı istekte bulundu. Bu cömert ve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not aldı . Getireceğine  dair  söz verdi.

Sı ra papağana geldi. Ona da sordu: ”Ey güzel kuş um, sen ne istersin?” Papa ğ an, ”Oradaki papa ğ anlar ı görünce, halimi onlara anlat. Papağanımı n size selamı var. Sizi özlediğini ve kurtuluşu için çare bulmanız konusunda yardı mcı olmanızı istiyor dersin” dedi. Sözlerine devam ederek. ”Ben gurbet ellerde özlemle ve ayrı düş menin ıstırabıyla çırpı nırken, sizlerin yeşil ormanların güzel ağaçlarını n dallarında dolaşarak keyfetmeniz reva mıdır? Dostların vefası böyle mi olur? Sizler boylu poslu güzel eşlerinizle zevk sefa içerisindesiniz. Ben ise burada mahpusum. Yüreğim kan ağlar. Hiç olmazsa, sabahın seherinde şu garibi de hatı rlayın. Dostların dostu hatırlaması mutluluktur. Başka bir şey istemiyorum” dedi.

Tüccar, papağanın selâmını ve mesajı nı oradaki dostlarına götürmeyi de kabul ederek kervanını hazırlayarak, yola koyuldu. Günlerce yol aldı ktan sonra, Hindistan’ ı n öbür ucuna vardı. Ağaçların üzerinde papağanları görünce, atını durdurarak onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanı n selâmını bildirdi. Söylemesini istedi ği sözleri, bir bir aktardı.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki papağanlardan biri birkaç kere  titredi.   Nefesi   kesilerek  düşüp öldü.

Bu durumu görünce söyledi ğine de söyleyeceğine de pi şman oldu. Kendi kendine, ”Bir canlı nın ölümüne sebep olarak günaha girdim. Galiba bu papağan, benim papağanın ya bir yakını ya da çok  candan  seveniydi”   diye  düş ündü.

Hindistan’daki alışveriş ini bitirerek memleketine döndü. Herkesin  istediklerini  birer birer  teslim etti.

Papağan, tüccarın hediyeleri dağıtması nı kafesinden izliyordu. Köle  ve  câriyelerle  iş i  bittiğinde  sahibine seslendi.

”Benim armağanı m nerede? Papağan dostları ma selâmımı ulaş tırdın mı? Onların haberlerini bana anlat ki, ben de diğerleri gibi mutlu olayı m.” Tüccar, ”Sevgili kuş um! Bana öyle      bir    iş    yaptı rdı n    ki,     sana    uyup   da    nasıl    böyle bir


cahillik yaptığıma hâlâ yanmaktayım. Bin pişman oldum ama pişmanl ık neye yarar?”

Papa ğ an bu sözleri duyunca olanlar ı daha çok merak etti. Sevgili kuşunun ısrarlarına dayanamayan tâcir, olanları ba şı ndan sonuna bir bir  anlatt ı .

”Söylediğin      yere     gittim.     Dostları na        selâmını ve

söylediklerini aktar ı nca içlerinden biri, senin gönderdi ğ in haberin üzüntüsüne dayanamamış olacak ki düşüp öldü. Bu durumu görünce çok pişman oldum. Ne gelir ki elden? Bir kez söylemi ş bulundum” dedi.

Tüccar ı n bu anlatt ı klar ı n ı dinleyen kafesteki papa ğ an da, önce titredi, sonra kaskatı kesildi. Tâcir kendi güzel papağanını n da aynı şekilde düş üp öldüğünü görünce, akl ı başından gitti. Ağlayıp sızlanmaya, ah vah edip dövünmeye başladı . Başındaki külah ı n ı  yere atarak,

”Ey güzeller güzeli papağanım. Hoş sesli kuş um, yoldaşım, sırdaşı m. Ne oldu sana? Neden bu hale geldin?” diye feryat etti,   ağıtlar yaktı.

Ölü papa ğ an ı üzüntüyle kafesin içinden çı k ı nca, papa ğ an birden canlanı p uçtu.   Yüksek bir  dala kondu.

Tâcir kuş un bu durumuna şaşırdı kaldı. Başı nı kaldı rıp, ”Ey güzel papağanım! Ben bu i şten bir şey anlamadı m. Sen bu hileyi nereden öğrendin? Böyle canımı zı yaktın” dedi. Papağan konduğu yerden cevap verdi: ”Sevgili efendim! Hindistan’daki o kuş, yaptığı hareketle bana yol gösterdi. Selâmımı al ınca düşüp ölmüş gibi yapması, bana öğüttü. Söz söylemeyi, neşelenmeyi bırak. Çünkü sen, güzel sözler söylediğin için o kafesin içerisine hapsedildin. Kurtulmak için kendini ölü gibi göster. Esirlikten kurtul demek istedi.” Tâcirin hayata bakışını  değiştirecek çok hoş  bir  de  öğüt verdi.

”Efendim! Sen de benim gibi yap. Ölmeden önce öl. Canı nı, ten kafesinin esaretinden kurtar. Ruhun gerçek vatan ı n güzelliklerine uçsun.”

Papağan efendisine, ”Allaha ısmarladık” diyerek vatanına ve dostlarına  doğru  kanat çı rptı.

Gayb Yağmuru

Resûlullah Efendimiz (s.a.v), bir gün dostlarından birinin defni için mezarlığa gitmişti. Oradan döndüğünde, Hz. Âişe’nin yanı na geldi.

Hz. Âi şe, Peygamber Efendimiz’in mübarek sarığını, yüzünü, saçlar ı n ı , yakas ı n ı , gö ğ sünü, kollar ı n ı , elleriyle kontrol etti. Peygamber Efendimiz, ”Böyle ne arıyorsun?” diye sordu. Hz. Âiş e, ”Bugün hava bulutluydu ve sen mezarlıkta iken yağmur  yağmış tı.   Sen hiç ıslanmamışsın” dedi.

Peygamber Efendimiz, ”O sırada başına ne örtmüş tün?” diye sorunca, Hz. Âiş e, ”Senin şal ını örtmüştüm” diye cevap verdi. Resûlullah Efendimiz, ”Ey gönlü tertemiz olan Âişe! O ş aldan dolayı , Allah sana gayb yağmurlarını göstermi ş. O senin gördüğün yağmur, bildi ğin gökyüzünden yağan yağmur değildir. O başka buluttan,   baş ka  gökten  yağar” buyurdu.


~k ~k ~k

Velîlerin sözleri gayb âleminden gelen yağmurlar gibidir. İnsanların gönlünü bahara çevirir. Filizleri canlandırır. Yaprakları  ve  dalları  yeş illendirir.

İhtiyar Çalgıcı

Hz. Ömer zamanında bir çalgıcı çok güzel çeng çalardı . Bülbüller onu dinlerken kendinden geçerdi. Çalgısından çıkan nağmeler, dinleyenleri bazan neşelendirir, bazan da insanı n aklı nı başı ndan alı r, ruhunu kanatlandırı r, hayal âlemlerinde gezdirirdi.

Zaman geçti, yaş ilerledi, çalgıcı ihtiyarladı. Güzelim sesi çirkinleştiği için itibardan düştü. Artı k bir şey kazanamaz duruma  gelmiş ,   bir  dilim ekmeğe muhtaç olmuştu.

Bir gün, içi yanarak Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Rabbine, ”Allahım, sen bana uzun bir ömür, birçok fırsat verdin. Benim gibi değersiz kulundan ihsanını eksik etmedin. Yetmiş yıl, çeşitli günahlar işleyerek sana isyan ettim. Bir gün olsun rızkımı kesmedin. Artı k kazancı m yok. Bugün senin misafirinim. Sana  konuk  oluyorum.   Çalgımı  da  senin  için  çalacağım” dedi.

Çengini alarak mezarl ığa gitti. Medine mezarlığında bir hayli ağlayarak  çeng  çaldı.   Sonra  da  çengini  yastık  yapıp uyudu.

O sırada, Halife Ömer’e de bir uyku hali geldi. Kendini uykudan alamadı. Âdeti olmadığı halde, o saatte uykuya daldı . Rüyasında bir ses ona, ”Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar. Mezarlıkta has bir kulumuz var. Beytülmâlden 700 dinar al, götür o kulumuza ver. Ona de ki: Şimdilik ihtiyaçlarını bununla  karşı la.   Paran bitti ğinde  tekrar gel.”

Hz. Ömer rüyas ında duyduğu sesin heybetiyle uyandı . Hemen haz ı rlığını yapı p mezarl ığı n yolunu tuttu. Mezarl ığı n çevresinde döndü dolaştı . Birkaç tur attı. Çalgıcı ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Rüyası nda bildirilen has kulun, ihtiyar çalgıcı olabileceğine ihtimal vermiyordu. Mezarlığı yeniden dolaştı . Aradı, taradı , başka bir kimseye rastlayamadı. Kendi kendine, ”İ htiyar çalgıcı nas ıl olur da bana bildirilen tertemiz, hizmete lâyık bir kul olur?” diye düşündü.

Çölde avı nı arayan aslan gibi mezarl ığı n içini, dışı nı etrafı n ı bir daha dola ş t ı . İ htiyar çalg ı c ı dan ba ş ka etrafta kimse bulunmadığına  kanaat getirdi.

Karanlı k içinde nice nurlu gönüller vardı r diyerek, ihtiyar çalgıcı nın yanına gitti. Saygı yla oturdu. Aksı rarak geldi ğini haber verdi.

İ htiyar çalgı cı sıçrayarak uyandı. Karşı sında emîrü’l-müminîn Hz. Ömer’i görünce şaşırdı ve korkudan titremeye baş ladı. Beti benzi attı. Oradan uzaklaşmak istedi ama yapamadı. İçinden, ”Yâ rabbi! Sen yardım et” dedi. Hz. Ömer, ”Benden korkma. Sana, Hak Teâlâ’dan müjde getirdim. Selâm edip, hatı rını soruyor. İ htiyaçların için bu parayı gönderdi. Bunları harca, bittiğinde  bana  gel” dedi.

Çalg ı c ı    ihtiyar   bunlar ı   duyunca   utanc ı ndan   titreyip ağlamaya


başladı. Bir hayli ağladıktan sonra, ‘ ‘Rabbimle arama perde oldun” diyerek çengisini parçaladı . Ağlayıp, sızlayarak rabbine  şöyle  yalvardı :

”Ey Allahım! İ syanla geçen ömrüme acı. Bir günümün bile kıymetini bilemedim. Ömrümü boş yere harcadı m. Nefesimi ş arkılar söyleyerek tükettim. Dünyadan ayrı lacağı mı unuttum. Yaz ı klar olsun bana. Gün bitti ak ş am oldu. Allahı m! Verdiklerine raz ı olmayan nefsimi, sana şikâyet ve bütün yaptıkları ma  da  tövbe ediyorum.”

Hannâne Direğinin İnlemesi

Medine’de yapılan ilk mescidde, minber yoktu. Cuma günleri
Peygamber Efendimiz ayakta hutbesini okurken, mihrabı n
yanı ndaki hurma direğine dayanı rdı . Bu, sekiz sene böyle devam
etti. Bu zaman zarfında müslümanlar çoğalmış tı. Cemaat
kalabal ık     olduğu     için     müslümanlardan      bir     kı smı ,

Peygamberimiz’in mübarek yüzünü göremiyordu. Bunun için üç basamaklı mütevazi bir minber yapıldı. Peygamber Efendimiz bu minber üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca; daha önce hutbe okurken dayandığı hurma direğinden inleme sesleri gelmeye başladı. Kundaktaki bebeğin ağlaması na benzer sesler i ş itildi.

Öyle ki mescidde bulunanlar bu inleme ve feryadı duydu. Cansı z bir direğin böyle inleyip feryat etmesine sahâbeler ş aşı rdı lar. Peygamber Efendimiz yeni yapılan minberden inerek, inleyen hurma  direğinin  yanı na gitti.

”Ey direk! Ne istiyorsun?” diye sordu. Direk, ”Senin ayrı lığın yüzünden ağlarım. Daha önce hutbe verirken bana dayanırdın.   Şimdi  ise  beni  bırakıp,   minberin üstüne çıktın.”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona, ”Ey sırrı ahdine yoldaş olan ağaç! Söyle ne istiyorsun? Dilersen seni yemi şlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ya da cennette devamlı yemyeşil kalan, ölümsüz selvi fidanı mı olmak istersin?”

Direk, ”Yâ Resûlallah! Ben ölümsüzlüğü ve bâki olanı isterim” dedi.

O direği, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için yere gömdüler.

* * *

Ey gafil! Bunu duy da bir ağaçtan aşağı kalma. Sen de Hannâne direği gibi ayrılı ktan inle ve Allah’ ın davetine uy. Dünya i şlerinden. Hakk’a yönelmeyi unutma. Hakk’a yönelen, Hakk’a yaklaşı r.   Hakk’a  yaklaşan,   lutfuna mazhar olur.

Ebû Cehil’in Elindeki Taşlar

Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’i denemek istedi. Avucunun içine taş parçaları saklayarak Peygamberimiz’in yanı na gitti.

”Göklerin sırrı ndan haberin varsa ve gerçekten peygamber isen,   bil  bakalı m avucumda  gizlediklerim nedir?”   diye sordu.


Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu: ”Elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa hak peygamber olduğumu avucunda sakladıkların mı söylesin?” Ebû Cehil, ” İ kinci teklifin mümkün değil, olamaz” dedi. Peygamber Efedimiz, ”Allah’ ı n kudreti, daha da ötesine kadirdir” buyurdu ğ unda Ebû Cehil’in elindeki taşlar kelime-i şehadet getirmeye başladı lar. Her bir taş ”lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resûlullah” dedi.

Ebû Cehil ta ş lardan bu sözleri duyunca öfkeyle onlar ı yere attı.

Bakış Açısı

Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’e, ”Hâşimoğulları’nda, senden  daha  çirkini  yoktur” dedi.

Peygamber Efendimiz, ”Her ne kadar haddini aş tınsa da yine de doğru  söyledin” buyurdu.

Biraz sonra, Hz. Ebû Bekir Resûlullah Efendimiz’in yanına geldiğinde, ”Ey güneş ! Sen ne doğudans ın ne batıdan, latif nurunla parla” dedi. Peygamber Efendimiz, ”Değersiz dünya sevgisinden kurtulan aziz dostum! Sen de doğru söyledin” buyurdu.

Orada bulunan sahâbeler bu durum karşı sında ş aşı rdı lar ve, ”Ey insanları n en ş ereflisi! Birbirine tamamıyla zıt şeyler söylendi. İkisine de doğru söyledin, buyurdunuz. Sebebi nedir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz buyurdu: ”Ben, Hakk’ ın kudret eliyle cilâladığı bir aynayım. Bana bakan, olduğu  gibi  kendini görür.”

Dil  Bilginiyle Gemici

Kendini beğenmi ş bir dil bilgini gemi ile seyahat ediyordu. Yolda  gemiciye  sordu:   ”Hiç  dil  bilgisi  okudun mu?” Gemici,

”Hayır,   okumadı m”   dedi.   Dil bilgini,

”Ömrünün  yarısı  boşa  geçmiş ”   cevabı nı verdi.

Gemici, dil bilgininin bu davranışı ndan rahatsı z oldu ama sesini  çıkarmadı .   Kızdığı nı  belli etmedi.

Bir zaman sonra, denizde fırtı na çıktı. Rüzgâr gemiyi dalgaların üzerinde bir girdaba doğru sürüklüyordu. Dalgalarla boğuşan gemicinin, gözü dil bilginine takıldı. Gemici yüksek sesle sordu: ”Hocam yüzme bilir misiniz?” Dil bilgini korku içerisinde büzüldüğü yerden cevap verdi: ”Hoş sözlü, güzel gemici bilmiyorum.” Gemici; ”Yaz ık, ömrünün tamamı gitti. Çünkü, gemi bu girdaptan kurtulamaz, batar” diyerek dil bilginine  iyi  bir  ders verdi.

* * *

Dil bilgininden maksat; dedikodudan ibaret ilmine mağrur olan, kimseyi adam yerine koymayan gafillerdir. Böyle lüzumsuz bilgilere sahip olanlar, o bilgiyle dünyada biraz işe yarasalar da, hayat gemileri ölüm girdabına girince o bilgilerinin     bir   işe   yaramadığı nı    anlarlar.    Ölüm girdabında


âhiret bilgisine vâkıf olanlar yüzebilir.

Bedevînin Hediyesi

Çok eski zamanlarda iyilik sever ve cömert bir halife vardı . Halife olmas ı gereken bütün güzelliklere sahipti. Yaşadığı Bağdat  şehri  onunla  dört mevsim baharı  yaşardı .

Bu halifenin zamanı nda, bir bedevî ile karı sı çölde son derece fakir bir durumda yaşı yordu. Bir gece bedevînin karısı , kocasına söylenmeye başladı : ”Herkes rahat içinde yaşı yor, biz yoksulluk çekiyoruz. Ekmeğimiz yok, dert katığı mız, suyumuz göz yaşı . Gündüzleri güneş ışığı elbisemiz, geceleri yorganı mız ay ışığı . Ay gökte görününce, pide zannedip elimizi uzatırı z.   Fakirliğimizden  fakirler bile utanmakta.”

Bedevî hanı mına cevap verdi: ”Gelir için sızlanarak, ömrünü boşa harcama. Zaten ömrümüzden geriye ne kaldı ? Çoğu gitti, azı kaldı. Allah bütün yarattıklarını n rızkı nı verir. Akıll ı olan, rızkın azına çoğuna bakmaz. Hırs ını n esiri olmaz. Çektiğimiz bütün sıkıntı lar ve dertler ölümün habercisidir. Bize ölümü kolaylaş tırır. Bolluk içinde tatlı bir ömür sürenin ölümü  acı olur.

Benim güzel karıcığı m, bak sabah oldu. Sen, daha ne zamana kadar bu  yoksulluk masalı nı anlatacaksın?

Ben, bana verileni yeterli buluyorum. Rabbime olan güvenim sonsuzdur.Yolum  kanaat yoludur.”

Kanaat      sahibi        bedevî, türlü        iltifatlarla        hanı mını

sakinleştirmeye çalıştı. İ hlâsla yüreği yana yana, sabaha kadar hanımı na nasihat etti. Fakat kâr etmedi. Hanı mı, ”Ey adam! Bu kanaatten sen ne elde ettin? Ne kazandın? Kanaat bizim için bitmez  tükenmez  s ıkı ntı dan başka  ne getirdi?”

Kad ı n kocas ı na daha nice sert ve ac ı sözler söyledi. Bedevî karı sına, ”Hanım, sen kadın mısın? Dert ve üzüntü kaynağı mısın? Ben anlamadım. Sana yoksulluğumla övündüğümü söylüyorum, sen tutup yoksulluğumu başıma kakı yorsun. Kimseden bir isteğim ve ümidim yok. Gönlümde kanaatten bir dünya var. Ne olurdu? Sen de yoksullukla kucaklaşı p dost olsan. Mânevî değerler kazansan. Allah’ ın izzeti, ikramı ve lutufları sana yetmez mi?

Hanı m yoksulluğumla uğraş ma, kavgayı bırak. Yolumu kesme. Ya yakamı  bırak  ya  da ben  evi terkedeyim.”

Kad ı n kocas ı n ı n öfkelenip sinirlendi ğ ini görünce, ağlamaya başladı . Taktik değiştirdi. Gönül alı cı yumuşak bir konuşma tarz ını   seçerek  kocası nı   ikna  etmeye  çal ıştı:

”Biliyorsun ki ben senin ayağı nın toprağıyım. Bedenim, canım, varı m, yoğum hepsi senin. Senin emrindeyim. Bu ş ekil konuşmalarım yoksulluk yüzünden ve sabrı mın kalmamasındandır. Senin rahatını düşünüyor, yoksul kalmanı istemiyorum. Sen benim canımsın. Her şeyimi senin yoluna feda edecek kadar, seni çok seviyorum. Senin iyiliğini istediğimden dolayı , benden ayrılıp uzaklaşmayı düşünmen ne kadar yanl ış. Yine de bir  hata  yaptıysam özür dilerim.”

Kadı n   bu   çeşit   güzel   ve   tatl ı   sözler   söylerken   bir   yandan da


ağlıyordu. Güzel kadının göz yaşları kocanın gönlüne tesir etti. Bedevî, ”Hanım, seni üzüp kırdı msa, özür diliyorum. Bilmeni isterim ki ben de Allah için seni çok seviyorum. Şimdi bana yoksulluktan kurtulmamız için ne çare düş ündüğünü açıkça söyle.” Kadı n, ”Bağdat’taki halifeye git. Onun kapısı , ateş e tapana da müslümana da açı k. İ htiyaç sahiplerine ihsanları dillere destan. Bereketli nisan yağmurları gibi herkes ondan faydalanır.” Bedevî, ”Halifenin yanına varmak için bir bahane bulmamız lâzım. Eli boş gidilir mi?” Hanımı , ”Halifeye bir testi tatl ı yağmur suyu götür. Padiş ahı n hazinesinde çok değerli malları vardı r. Fakat böyle tatlı suyu yoktur.

Hanı mının  teklifi  adamın  da  akl ına  yattı .   Hanı mına,

”Sen testinin ağzını iyice kapat. Dışını güzel bir keçeye sarı p dik. Padi şahım orucunu bu su ile açsı n.Doğrusu dünyanı n başka bir  yerinde  de böyle  güzel  su bulamaz” dedi.

Bedevî ertesi gün yola düştü. Gece gündüz yol aldı. Testinin
başı na bir iş gelmesin diye de çok dikkat ediyordu. Sağ salim
Bağdat’a ulaştı. Halifenin sarayını sorup, öğrendi. Sarayı n
kapı sındaki görevliler kendisini güler yüzle karşıladı lar.
Ona, ”Yoksullar cömertlere, cömertler de yoksullara
muhtaçtır” gibi tatlı sözler söyleyip içeri aldı lar.
Görevliler bedevîye sordu: ”Ey Araplar’ ı n şereflisi, nereden
geliyorsun? Yolculuğun nası l geçti? Yorgun musun?” Bedevî,
”Beni     iltifatınızla      sizler     ş ereflendirirsiniz. Yüz

çevirirseniz mahrum kalı rım. Sultanı n lutfunu ümit ederek, çölden  gelmiş  bir garibim.”

Bedevî, dinlenmiş yağmur suyu dolu testiyi görevlilere uzatarak, ”Bu yeşil ve yeni testiyle birlikte, içinde dinlenmiş tatlı yağmur suyu padişahıma hediyemdir. Bu armağanı padi şaha götürün. Padi şahımı n ihsanıyla bir fakir yoksulluktan kurtulsun.”

Bedevînin bu safiyeti karşıs ında görevlilerin gülesi geldi. Gülmediler. Çünkü, padi şahın güzel huyları bütün memurlarına da tesir etmi şti.

Halife bedevînin hediyesini kabul edip te ş ekkür etti. Testiyi altı nla doldurarak geri vermelerini emretti. Adamlarına, ”Çöl yolu uzun ve meşakkatlidir. Bu zavallıyı, Dicle nehri üzerinden gemiyle memleketine gönderin. Kestirme olur” diye tembihledi.

Görevliler gemiye bindirmek için, bedevîyi Dicle nehrinin kenarına götürdüler. Bedevî taptatl ı suyuyla gürül gürül akan Dicle’yi görünce çok utandı. Padişahın kendisine bir testi altı n ihsan etmesinden çok, testiyle götürdüğü yağmur suyunu kabul ederek alicenapl ık gösterdiği, incelik ve nezâket dolu davranışına hayran oldu.

* * *

Mevlânâ hazretleri, bu hikâyede geçen ki ş ilerin neyi sembolize etti ğini kendisi açı klamış tır. Bedevî aklı n, hanımı da nefsin sembolüdür. Nefis ve akıl iyiyi kötüden ayırt edebilmek için gereklidir. Bu ikisi topraktan yaratı lmış olan beden evinde otururlar. Birbirleriyle gece gündüz mücadele ederler.     Kadın,   yani   nefis   devamlı   beden   evinin ihtiyaçlarını


dile getirir. Şeref ister, makam ister, giyecek ister, ekmek ister, sofra ister. Hikâyedeki kad ı n ı n yapt ığı gibi nefis de arzularına ulaşabilmek için değişik taktikler uygular. Bazan büyüklenir, bazan yüzünü toprağa sürer, bazan da tevazu gösterir.

Akıl cismanî arzu ve i ştiyaklardan uzaktır. O Allah sevgisiyle ve Allah  sevgisini   kaybetmenin  korkusuyla yaşar.

Bedevînin destisinden maksat sâlikin vücududur. İ çindeki sudan murat sâlikin pek az olan amel ve ilmidir. Halife mürş id-i kamili temsil eder. Dicle nehri mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullahtır. Mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullah ilminden istifade etmek için, kapısına testisi boş olarak gitmek gerekir.

Avlanmaya Çıkan Aslan,   Kurt ve Tilki

Bir gün, arslan kurt ve tilki avlanmak için dağa çıkarlar. Avlanırken birbirlerine yardım etmek için, aralarında sözleşirler.

Geni ş arazide, yardımlaşma sayesinde daha çok av yakalayacaklardı r. Aslanın kurt ve tilkiyle arkadaşlık yapmak zoruna gitse de, yoldaşlığını ikram ve lutuf olarak görür. İşleri rast gider. Bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de tavş an avlarlar. Avlarını kanlar içerisinde sürükleyerek ağaçlık bir su başı na getirirler. İ yice yorulmuşlar hem de iyice acıkmışlar. Özellikle kurtla tilkinin, ağzının suyu akmaya baş lar, paylarını bir an önce almanın hırs ı içerisindedirler. Ormanlar padiş ahı nın, bu avları adaletle paylaştırması nı beklerler.

Aslan, kurtla tilkinin açgözlülüklerini farkeder. Fakat sesini çıkarmaz. Yüzlerine gülerken, kendi kendine, ”Dağı tacağı m paya, adaletime güvenmeyene ben ne yapacağımı bilirim” diye düşünür. Aslan, ”Ey tecrübeli ve ihtiyar kurt, avladığımız hayvanları aramızda adaletli bir şekilde paylaş tır. Yeni bir adalet ortaya koy. Vekilim sensin.” Kurt, ”Padi şahım! Sizin büyüklüğünüze, iri ve büyük olan bu yaban öküzü yakışır. Çevikli ğinize ve semizliğinize uygun düş er. Keçi, orta boyda ve irilikte, o da bana uygun düşer. En küçüğümüz tilki olduğuna göre, avı mız ın en küçük parças ı olan tavşan da onun hakkıdı r” der.

Aslan bu paylaştırma karşısında kı z ıp kükrer, ”Ey kurt! Nası l paylaştırdığı nı pek anlayamadım. Ey kendini bilmez eşek! Yaklaş ve karşıma geç de bir daha söyle” der. Yanına yaklaşı nca bir pençe vurarak kurdu parçalar. Aslan tilkiye: ”Ey tilki! Şimdi bu avları adaletli bir şekilde sen paylaştı r bakalım.” Tilki önce aslanı n önünde saygıyla eğilir, yer öper sonra, ”Bu semiz yaban öküzü, efendimizin kuş luk yemeğidir. Güne bunu yiyerek başlars ını z. Şu keçi de aziz padişahımıza, öğle yemeği için güzel bir yahni olur. Lutuf ve kerem sahibi sultanı mız ın akş am yemeğindeki çerezi de tavşan olsun” deyince. Aslan, ”Ey tilki, adaletin ışığını sen yaktı n. Tam hakça paylaştı rdı n. Söyle bakalım, bu taksimi kimden öğrendin?” Tilki kuyruğunu bacaklarını n arası na sıkıştırı p kurnazca   gülerek,    ”Kurdun   başına   gelenlerden   efendim, kurdun


başına gelenlerden’ ‘ der. Aslan, ‘ ‘Alçak kurdun başına gelenlerden ibret alıp hikmetle davrandığın için, bütün avları sana bağış lıyorum”   diyerek  tilkiyi ödüllendirir.

Paylaştırma işi önce kendisine verilmiş olsaydı , kurdun âkıbetine uğrayacak olan tilki, avların taksimini kurttan sonra  yapmış  olmaktan  dolayı  yüzlerce  kere şükreder.

* * *

Bizler de, dünyaya sonradan geldiğimiz için şükredelim. Geçmi ş kavimlerin helâk olma sebeplerinden ibret alalı m. Tilki gibi kendimizi koruyalım. Âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: ”Yeryüzünde gezin, dolaşın, peygamberlerini yalanlayanları n sonunun ne  olduğunu  görün”    (Âl-i   İmrân 3/37).

Sevgilinin Kapısı

Bir gün, bir âşık sevgilisinin kapısına giderek, kapısını çaldı. İ çerideki sevgilisi: ”Kim o? ” Âşı k: ”Kapıyı çalan benim.” Bunun üzerine sevgili, ”Git kapımdan, senin içeriye girme zamanı n daha gelmemiş . Benim aşk soframda hamlara yer yok”   diyerek  kapıyı açmadı.

Kişiyi olgunlaştı ran, nifaktan kurtaran, ayrılığı n verdiği ı stı raptır. Sevgilinin kapısından geri çevrilen âşık, yollara düştü. Tam bir yıl ayrı lık acı sıyla yandı, sevgili hasreti çekti.

Ayrı lık acısıyla piştikten sonra, sevgilinin evi etrafında dolaşmaya baş ladı. Cesaretini topladı . Sevgiliyi incitecek bir söz söylememe özenini göstererek, edeple kapı nın halkasını vurdu. Sevgili içeriden, ”Kapı yı çalan kim?” diye sordu. Âşık, ”Ey gönlümü almış olan güzel! Kapıdaki sensin” dedi. Sevgili, ”Mademki sen ben olmuşsun, gir içeri. Gönül evi dardır.   İ kili ğe  ise,   yer  yoktur”   diyerek  aşığı  evine  aldı .

Sûfîlerin Yeri

Padi şahların meclislerinde, sol tarafa, yiğitler, pehlivanlar, kahramanlar oturur. Çünkü yiğitlik ve cesaret duygusunun yeri olan  yürek,   insan bedenin  sol tarafındadır.

Hesap, kitap ve yazma işiyle uğraşanlar ile idareciler padi şahın sağ tarafında otururlar. Kayıt tutmak, yaz ı yazmak, defter  taşımak  sağ  elin  i şidir.

Sûfîlere ise padi ş ah ı n kar şı s ı nda yer verirler. Zira sûfîler, canı n aynas ıdı r. Aynaya bakmak, karşıs ında olmakla mümkündür. Ayna  ruhu parlatır,   kalbi kuvvetlendirir.

Hz.   Yusuf’un Dostu

Çok uzaklardan, ş efkatli bir dostu Hz. Yusuf’a ziyaret için geldi. Misafiri oldu. Hz. Yusuf, çocukluk arkadaşıyla oturup sohbete başladı. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlığından, kuyuya atmalarından, zindanda geçen yıllardan, çekilen s ıkı ntı ların sonunda ilâhî yardımın yetişmesinden, uzun uzadıya     konuştular.     Sonunda     Yusuf     aleyhisselâm misafirine


sordu: ‘ ‘Dostun kapısına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmek gibidir. Bize ne hediye getirdin?” Misafir utana s ıkı la, ”Sana armağan getirmek için birkaç şeye baktım, fakat hiçbirini sana lâyı k görmedim. Altın madenine, altın kı rıntısı götürülemez. Denize bir damla su hediye verilmez. Sana gönlümü ve canı mı getirdim desem, Kirman’a baharat satmaya gitmiş gibi olurum. Senin güzelliğinden baş ka, Mısır ülkesinin ambarında olmayan bir  ş ey yok.

Ey gözümün nuru Yusuf’um! Sana armağan olarak ayna getirdim. Güneş gibi parlayan güzelliğine baktı kça, sevinir beni hat ı rlars ı n.   Zaten  güzeller,   hep  aynaya bakar” dedi.

Koltu ğ unun  alt ı ndan  ç ı kard ığı  aynay ı  Yusuf’a sundu.

~k ~k ~k

Cenâb-ı Hak mahşer gününde insanlara, ”Kıyamet günü için, ne armağan getirdiniz?” diye soracak. Eğer o güne inanı yorsan, inkâr  etmiyorsan,   neden haz ı rlı k  içerisinde değilsin?

Azıcık olsun yemeyi içmeyi bırak da Hak’la buluşacağı n gün için bir armağan haz ı rla. Geceleri az uyuyanlara katıl. Seher vakti  günahlarının bağışlanması nı  dileyenlerden ol.

Sağırın Hasta Komşusunu

Ziyaret Etmesi

Komş uluk ilişkilerine ve insanlığa önem veren bir zat, tanı dığı bir sağı ra, komşusunun hasta olduğunu haber verdi. Bunun üzerine o sağır, komşusunun hatırı n sorması gerektiğini, fakat bu sağı r kulakla nasıl yapacağını düş ündü. Kendi kendine, ” İ nsan hasta olunca sesi de zayıflar. Komş udur gitmek lâz ı m. Fakat, söylediklerini bu kulakla duymam mümkün değil. En iyisi dudakları kıpırdayı nca söylediklerini tahmin eder,   ona  göre  konuşurum” dedi.

Ziyarete gitti ğinde komşusuyla arasında şöyle bir konuşma geçebileceğini  düşünerek,   hazırlık  yaptı .

”Ey benim dertli komşum! Nas ıls ın?” derim. O da bana, ” İ yiyim, hoşum” der. Ben, ”Allah’a şükürler olsun” derim. Sonra ne tür yemekler yediğini sorarı m. O da herhalde bana, ” Şerbet içtim veya mercimek çorbası yedim” der. Ben de, ”Afiyet olsun” dedikten sonra, tedavi için hangi doktorun geldiğini sorarı m. O, ”Filan hekim” deyince, ”O doktorun ayağı çok uğurludur. İşini bilen biridir. İ yi ki onu çağı rmışsınız.   O doktorla  hastalığın  iyileş ti   sayılı r” derim.

Sağı r kafas ı nda kurguladığı bu senaryoya göre komş usunun ziyaretine gitti. Selâm verip bir köşeye oturduktan sonra, ”Nasılsın komş um?” diye sordu. Hasta, ”Çok fenayım, ölüyorum.” Sağı r, ”Allah’a şükürler olsun” deyince, hastanı n canı sıkılır. Komş usunun bu sözü onu kırar. Şükrün s ırası mı diye düşünürken, sağı r sorar: ”Ne yiyorsun?” Hasta o kızgınl ıkla, ”Zehir zıkkı m” diye cevap verir. Sağı r yine önceden tasarladığı gibi tebessüm ederek: ”Afiyet olsun” der. Bunun üzerine hasta iyice sinirlenir, fakat belli etmez. Sağı r sormaya devam eder: ”Tedavi için hangi hekim geliyor?” Artı k    dayanamayan hasta bütün öfkesiyle,   ”Kim gelecek? Azrâil


geliyor. Sen nasıl komşusun? Defol git başımdan” diye bağı rır. Bunun üzerine sağı r olanca sakinliğiyle, ”O mu geliyor? Onun ayağı çok uğurludur. Sevin neşelen. Hastal ığı n iyileşti  sayı lır”   diye cevap verir.

Hasta, böyle bir komşusu olduğu için çok üzülür. ”Meğer biz bu komşuyu tanı yamamışız. Can düşmanımızmış” diye düşünür. Sağı r, bir müddet sonra müsaade isteyerek kalkar ve komş uluk hakkını ödediğini düş ünerek sevinçle komşusunun evinden ayrılır.

Sağı r vazifesini yapmanı n mutluluğuyla evine giderken hasta komş usu, onun hakkı nda, ”Hasta ziyareti hatır sormak, gönül almak için yapı lır. Adam hatırımızı kırdığı gibi, hastalığımız ı  artırdı”   diye düşünmektedir.

~k ~k ~k

Sağır, komşusunu Allah rızâsı için değil, âdet yerini bulsun diye ziyaret ediyor. Sevap işlediğini zannederek ayrılı yor. Halbuki, komşusunu teselli edemediği gibi, dostluklarını n bozulduğunun  farkında değil.

Bunun gibi kulun ihlâsla yapmadığı ameller de Allah katında aynı neticeyi verir. Gösteri ş olsun diye yapılan işler, kulu gizli  ş irke  düşürebilir.   Sevap  yerine  günah kazandırır.

Rumlar’la Çinliler’in Resim Yarışması

Çinliler, ”En iyi resmi ve nakışı biz yaparı z” iddias ında bulundular. Rumlar da, ”Hayı r, bu konularda bizim üstümüzde kimse  yoktur.   Ustal ığı mız  daha  üstündür” dediler.

Her iki tarafı n iddiaları , adaleti ile bilinen bir padiş ahı n kulağına gitti. Padişah, ”Bu konuda sizleri imtihan edeceğim. Bakalım hangi taraf iddiasında haklı çıkacak? Göreceğiz” dedi.

Rum ve Çin ülkesinin ressamlar ı , yar ış ma için haz ı rl ı klar ı n ı yaptılar. Çinli ressamlar, ”Bize bir oda verin, siz de bir oda alı n. Her grup kendi çal ışma odas ında sanatını ve hünerini göstersin. Sonunda padişah gelip, ortaya çıkan eseri değerlendirsin” dediler.

Kapı ları karşı karşı ya olan iki odadan biri Çinli sanatkârlara,   di ğeri Rum diyarı nın  sanatkârlarına verildi.

Çinliler padi ş ahtan yüz çe ş it boya istediler. Padi ş ah hazinesini sanatkârları n emrine verdi. Çinliler’in istediği boya malzemeleri her sabah kendilerine verildi. Sanatkârlar da bütün titizlikleriyle bu boyalarla çeş itli resimler ve süsler yaptılar. Nakışlar işlediler. Rum ülkesinin ressamları ise, ”Pas giderilmeden boya bir işe yaramaz. Resim yapı lmaz diyerek” her tarafı güzelce cilâladılar, parlattılar. Bütün duvarlar  gökyüzü  gibi   sade  ve  temiz oldu.

Çinliler resimlerini yapı p bitirdiler. Kendilerine çok
güveniyorlardı.      Sevinç      ve     neş elerinden eğlenceler

düzenlediler.

Bu durum padişaha haber verildi. Padişah önce, Çinli ressamları n çal ışma yaptığı odaya girdi. Resim ve nakışlarına baktı.Bütün    yapı lanlar   hârikulâde,    çok   güzeldi. Resimlerdeki


incelik ve  güzelliğe hayran oldu.

Çinli ressamların yanı ndan takdir hisleriyle ayrı lan padi şah, Rum diyarını n ressamları nın çal ıştığı odaya geçti. Rum ressamlar, iki oda arası ndaki görüntüyü engelleyen perdeyi kaldırdılar. Çinli ressamların binlerce boyayla, günlerce emek vererek yapmış olduğu resimler, bu odanı n cilâlanmış duvarlarına yansıdı. Çinli ressamları n odasındaki süs ve resimler,   daha parlak bir biçimde  bu  odanın duvarlarındaydı.

Rum diyarı ressamları nın çal ışma yaptıkları oda, Çinli ressamları n odası ndan çok daha güzeldi. Bu odanın, seyredenlerin gözlerini yuvalarından dışarıya çıkartacak, muhteşem bir  güzelliği vardı.

Böylece Rum diyarının ressamları, iddiaları nda haklı çı ktı lar. İmtihanı kazandılar.

* * *

Bu hikâyede Çinli ressamlar zâhirî ilim ehlini temsil eder. Rum diyarı nın ressamları ise sûfîlerdir. Hak âşığı sûfîler, Allah’ ı n zikriyle, ibadetlerle, iyiliklerle gönül aynas ı n ı parlatı rlar. Aynanı n kiri ve pasının cilalanarak temizlenmesi; cimrilikten, hırstan ve kinden arı nmaktı r. Düş ünce ve duyguların ağırl ığı ndan kurtulup, irfan denizinin aydı nlığına ulaş maktır.

Lokman ve Köleler

Lokman Hekim’in Kur’an’da ismi geçer. Peygamber olup olmadığı bilinmeyen üç kişiden biridir (Üzeyir, Zülkarneyn ve Lokman). Habeşli veya zenci olduğu, memleketinden getirilip köle olarak İ srâiloğulları’na  satı ldığı  rivayet  edilmiş tir.

Lokman Hekim efendisinin hizmetindeyken, diğer köleler tarafından  çok  kıskanı lırdı.

Bir gün, efendisi Lokman’ ı diğer kölelerle birlikte bahçeye gönderdi. Vazifeleri, bahçeden topladı kları meyveleri efendilerine getirmekti. Köleler topladıkları meyveleri yağma eder  gibi  büyük bir  iş tahla yediler.

Efendilerinin yanına varınca da, ”Meyvelerin hepsini Lokman yedi” dediler. Bunun üzerine, efendi Lokman’a kızdı , söylendi. Lokman efendisinin kızgınlığının sebebini araştırıp anlayınca dedi ki: ”Ey kerem sahibi olan efendim! Kölelerin hakkında bir karar vermeden önce, onları bir imtihan et. Hepimize bol bol sıcak su içir. Sen atlı, biz yaya olarak kırda koş alı m. O zaman, meyveleri kimin yediği anlaşıl ır ve hakkımı zda  doğru  kararı verirsin.”

Efendisi Lokman’ ın dediği gibi yaptı. Sonra onları kırda aşağı yukarı koşturdu. Köleler yorgunluktan kusmaya başladı lar. Yiyip içtiklerini çıkartı nca, kimin yalancı olduğu ortaya çıktı.

* * *

Aynaya beni çirkin gösterme demen fayda vermez. Teraziye ne koyarsan onu tartar. Kıyamet günü de, Allah bütün gizlediklerimizi güzel çirkin demeden ortaya dökerek, hesap görür.


Hz.   Ömer Zamanında Çıkan Yangın

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Medine’de büyük bir yangın çıktı. Ateş taşları dahi, kuru odun gibi yakı yordu. Binaları ve evleri saran ateş havada uçan kuşları n kanatlarını tutuşturuyordu.   Şehrin  yarısı  alevlere  teslim olmuştu.

Ateş e kova kova su verilmesine rağmen bir faydası olmuyor, ateş inadı na artarak devam ediyordu. Halk yangını söndüremedi. Çaresiz   kalınca  koş arak Halife  Hz.   Ömer’in  yanına gitti.

”Yâ   Ömer! Bu   yangı n   su   ile   sönmüyor”   dediler.   Hz.   Ömer, ”O ate ş    Allah’ ı n  i ş aretlerindendir.  Alevleri  böyle  co ş turan sizin cimrili ğinizdir.    Suyu   bırakı n   da   yoksullara   yardı mda bulunun. Cimrilikten    tövbe   edip,    cömert   olun”   dedi.   Halk,    ”Yâ Ömer! Bizim    kapı mız  herkese  açı ktı r.   Yardım etmekten hoşlanan cömert kişileriz”    deyince;   Hz.    Ömer,    ”Siz   verdiğinizi,   Allah için vermiyorsunuz.      Gayeniz     gösteriş     yapmaktır.     Yerleşmi ş bir geleneğiniz   var.   Âdet   yerini   bulsun   diye   yardı m ediyorsunuz. Allah’ ı n       kabul      edip     etmeyeceğinden      çekinerek, korkarak bağışlanmayı   dileyerek   verin   ki,   Allah   size   merhamet etsin” dedi.

* * *

Yardım ve sadaka, Allah rızâsı için gerçek ihtiyaç sahiplerine verilmelidir. Haram işlerde harcayacak olana, yardı m verilmemelidir. İ hlâsla erbabı na yapılmayan yardı mlar, belâyı defetmez.

Hz.  Ali’nin İhlâsı

Hz. Ali savaş sırasında, altına aldığı bir düşmanı öldürmek üzereydi. Tam o sırada, düşmanı yüzüne tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali düşmanını bıraktı , öldürmekten vazgeçti. Ayağa kalktı . Düşmanı na, ”Seni bağış lıyorum, serbestsin” dedi. Düş manı olan  savaş çı  bu  duruma şaşırarak,

”Beni öldürmekten seni vazgeçiren sebep nedir?” dedi. Hz. Ali şöyle cevap verdi: ”Kılıcımı Allah yolunda ve O’nun rızâsı için kullanırım. Nefsim için değil. Sen savaşı rken yüzüme tükürünce, nefsime ağır geldi. Sana kızdı m. O kızgınl ıkla seni öldürseydim, nefsimin intikamını almış olacaktım.   Allah  için  öldürmüş olmayacaktım.”

Hz. Ali’nin düşmanı bu sözleri duyunca gönlünde Hakk’ ı n nuru parladı  ve  imana geldi.

Bu olay üzerine, o yi ğ idin kabilesinden elli kadar ki ş i de müslüman oldu. Bu asil ve ince davranış, insanları İ slâm’la ş ereflendirdi.

~k ~k ~k

İhlâs ve sevgi kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Orduları dize getirir.

Peygamber Efendimiz buyuruyor: ”Kim Allah için sever, Allah için öfkelenir, Allah için verir, Allah için vermezse, şüphe yok ki, o müminin imanı kemal bulmuştur” (Feyzü’l-Kadîr, 4/29).


İKİNCİ CİLT

Kaşındaki  Beyaz  Kılı Ay Sanan Adam

Hz. Ömer’in halife olduğu zamanlarda, ramazan ayını n vakti geldi. Birkaç kiş i hilâli gözetlemek için dağa çıktı . Araları nda  Hz.   Ömer  de  vardı .

Oruç ayının başladığını ilân edecek olan yeni ayı, görmenin heyecanı içindeydiler. İ çlerinden biri, ”Yâ Ömer! İşte hilâl, ş urada” dedi. Hz. Ömer bunun üzerine gökyüzüne dikkatlice baktı. Fakat hilâli göremedi. Hilâli gördüğünü söyleyen adama, ”Gökyüzünü senden daha iyi görüyorum. Ben hilâli göremedim. Sen ellerini ıslayıp yüzünü bir sıvazla da, ondan sonra bak bakalım.   Hilâli  görebilecek misin?”

Adam söylenileni yapınca, ”Demin gördüğüm hilâl, ş imdi yok oldu” dedi. Hz. Ömer, ”Kaşı ndan kıvrı lan bir kıl gözünün önüne  geldi.   O  kıl   seni  yanı lttı” dedi.

* * *

Vücudundaki bütün eğrilikleri düzeltip do ğ ru ol. Do ğ ru bildiğin yolda, haksızlığa boyun eğme. Dürüst olmayan kişilerle yapılan dostluk, akl ı karıştırır, insanı yanlış a sevkeder.

Yı lan Çalan H ı rs ı z

Hırs ız ı n biri, yılan oynatıcısının sandığı nı çaldı. Ahmak hırs ız, çok değerli bir şey çaldığı nı düşünerek seviniyordu. Sand ığı n kapa ğı n ı aç ı nca, yılan hırs ı z ı soktu. Yılan kendini çalanı   inlete  inlete öldürdü.

Yılancı , kaybolan yılanı nı bulmak için hırs ız ı n peşine düştü. Bir yandan da, yılanı na kavuşmak için rabbine dua ediyor, yardım diliyordu. Yılancı böyle gezerken, hırsız ın ölüsüyle karşılaştı . Hırsı z ı, çaldığı yılanın zehirleyip öldürdüğünü görünce, ”Bizim yılan hırsı z ı temizlemiş . Hırsı z ı bulayım, yılanımı geri alayım diye dua ediyordum. Allah’a ş ükürler olsun ki, o duam kabul edilmedi. Yılanımın çalı nması zarar değil  kârmış”   diye düşündü.

* * *

Nice dualar vard ı r ki dua edenin aleyhinedir. Ki ş inin zarar ı na ve helâkine sebep olacak bu duaları, rabbü’l-âlemîn kereminden ve merhametinden kabul etmez. Kul ise, duaları nın kabul ommadığını sanır.

Ahmak Kişi ve  İ sâ Ruhullah

Her nas ılsa ahmağın biri, İ sâ aleyhisselâma yol arkadaşı oldu. Beraber yürürlerken, bir hende ğ in içinde baz ı kemikleri gören bu adam Hz. İ sâ’ya, ”Ey yol arkadaşı m! Ölüleri nası l dirilttiğini bana da öğret. Yararl ı bir insan olayım. Ölülerin kemiklerini dirilteyim.” Hz. İ sâ, ”Sus, o senin yapacağı n i ş değildir” dedi. O adam, ”Yâ nebiyallah! Madem ism-i azama, ben    lâyık    değilim.    Sen    oku    da    ş u    kemikler    dirilsin.”    İ sâ


aleyhisselâm      adamın        bu        talebinden        rahatsız olur.

Israrcılığından canı çok sıkılır. Yine de isteğini yerine getirir.   Kemiklere  ism-i  azamı okur.

Dirilen kemiklerin arası ndan siyah bir aslan çıkar. Adama bir pençe vurup öldürür. Aslan, adamın başını kopartıp parçaladığında,   beyninin  ceviz  büyüklüğünde  olduğu görülür.

Hz.      İsâ    aslana    sorar:     ‘ ‘Neden   bu    adamı    öldürdün?’ ‘ Aslan, ‘ ‘Sen     ondan    rahatsız    olduğun    için”    der.    Hz.    İsâ, ”Peki, kanı nı    niye    içmedin?”    Aslan,     ”Birincisi,    onun    kanı benim rızkım    değildi.    İ kincisi,    onu    öldürmem,    avlanıp    yemek için değil,   ibret  içindi” der.

* * *

O aptal kiş i İ sâ Ruhullah gibi bir peygamberi buldu. Fakat kendini diriltmeyi düş ünmeyerek fırsatı kaçırdı. Canını n derdine derman aramadı. Nefsinin arzusuna uyarak, kendisine bir faydas ı  olmayan  iş e merak  sardı.   Belâsı nı  da buldu.

Sûfî  ile Hizmetçi

Bir sûfî seyahate çıkt ı . Dönüp dola şı rken, bir gece yolu bir tekkeye uğradı . Orada misafir oldu. Hayvanını ahı ra bağladı . Kendisi de ba ş kö ş eye geçip oturdu. Tekkedeki di ğ er dervi ş lerle birlikte tasavvufî edeplere göre, ilâhî feyzi talep ettiler. Zikir ve sohbet bittikten sonra sûfîye sofra kurdular. Yeme ğ i görünce, sûfînin aklı na hayvanı geldi. Hizmetçiye, ”Ahıra git, hayvana saman ve arpa ver” dedi. Hizmetçi, ”Eskiden beri bu işler benim işim. Söylemenize bile gerek yok” dedi. Sûfî, ”Arpay ı ı slat ı p ver. Hayvanca ğı z ya ş l ı d ı r, di ş leri kesmez” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Gereksiz konuşuyorsun. Tarif etti ğ in ş eyleri herkes benden öğrenir” dedi. Sûfî, ”Önce sırtı ndan semeri al, yaraları na da merhem sür” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… İşimi bana tarif etme. Ben senin gibi yüz binlerce misafir ağırladı m” dedi. Sûfî, ”Eşeğime su vermeyi de unutma. Yalnız verdi ğin su ılık olsun” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Artık senden utanıyorum” dedi. Sûfî, ”Arpas ına da az ıcı k saman karış tır” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Efendi, sözü kısa kes” dedi. Sûfî, ”Eşeğimin yattığı yerleri de güzelce bir süpür. Taş ve gübrenin üzerine yatması n. Yattığı yer ıslaksa biraz kuru toprak dök” dedi. Hizmetçi, ”Lâ havle… Baba, yetti artık. İşi bilen kimseye tavsiyeye gerek yoktur” dedi. Sûfî, ”Kaşağı ile sırtını güzelce tımar etmeyi de unutma” dedi. Hizmetçi, ”Baba, artı k utan. Biz işimizi biliyoruz. Hemen arpa ve saman getirmeye gidiyorum.   Sen  keyfine  bak,   eşeğini  bana bı rak” dedi.

Hizmetçi sûfîyi yatırdı. Uykusu ile baş baş a bıraktı . Ne eşeğe baktı ne de ahı ra uğradı. Ortalıkta külhanbeyi gibi dolaşan arkadaş larını n yanına gitti. Sûfînin eşeği için istediklerini anlatıp gülüş tüler.   Sûfiyle  alay ettiler.

Sûfî ise, yol yorgunu oldu ğ undan hemen uykuya dald ı . Gece boyunca eşeğiyle ilgili kötü rüyalar gördü. Bazan eşeğini kurtlar parçalıyor, bazan da eşeği bir kuyuya ya da çukura düşüyordu.

Bir   ara   hafakanlar   içersinde   uyand ığı nda   ah ı ra   gidip eşeğini


kontrol etmek istedi, fakat dervişler evlerine çekildiğinden tekkenin bütün kapıları kapal ıydı. Yapacak bir şey yoktu. Şöyle düşünerek kendini sakinleştirdi.”Bu hizmetçi bizimle aynı sofraya oturup yemek yedi. Aynı sofraya oturanlar birbirini aldatmaz.”

Sûfî bu vesveseler içinde uyurken eşeğin durumu çok kötüydü. Yol yorgunluğunun yanında bütün geceyi aç olarak geçirdi. Sırtındaki palanı ters dönmüş , taş toprak içerisinde ıstırap çekiyordu.

Sabah olunca, insafsız hizmetçi ahıra geldi. Eşeğin palanını düzeltti, ucu sivri bir sopayla birkaç kere dürttüğü eş ek, can acısıyla  yerinden doğruldu.

Sûfî eşeğine binip kervana kat ı ld ı . Yola koyuldu. Biraz sonra bütün gücünü yitiren eşek, adım başı yüzüstü yere kapaklanmaya başladı .   Herkes  eşeğin hasta  olduğunu  sandı .

Biri eşeğin kulağı nı burdu, biri damağında yara var mı diye baktı. Diğeri nallarının arasına taş girip girmediğini kontrol etti. Bir baş kas ı da gözünde leke var mı diye araştı rdı . Hiçbir şey bulamayı nca sûfîye sordular: ”Ey sûfî! Hani sen eşeğinin  sağlaml ığı yla  övünüyordun?  Ne  oldu buna?” Sûfî,

”Eşek bütün gece Dlâ havle’ yediği için bu duruma düştü. Eşeğin geceleyin yemi yiyeceği Dlâ havle’ olursa, gece yaptığı tesbihin  secdesini  gündüz yapar.”

* * *

Bu kıssada sûfî Allah yolunu talep eden kiş idir. Eşek onun nefsidir. Hizmetçi, nefsi terbiye edecek olan ş eyhtir, mürş iddir.

Gerekli     olgunluğa   ulaşamamış,    dünyalı k   bazı   menfaatler için insanları    aldatan  sahte  ş eyhlere  karşı  dikkatli  olmak gerekir. Sahte    şeyhlerin  peşinden   gidenler,   hikâyedeki   eşek  gibi ilâhî feyizden    yana   aç   kalırlar.   Hem   de   tasavvuf   yolunda ilerlemek ş öyle  dursun,   her  adımda  yere  tökezleyip düşerler.

Padişahtan Kaçan Doğan Kuşu

Padi şahlardan birinin, çok güzel bir doğanı vardı. Bu kuş bir gün, saraydan kaçtı. Çocukları na çorba yapmak için un eleyen, yaşlı bir kocakarının kulubesine girdi. Kocakarı, iyi bir cins olan bu güzel doğanı yakaladı. Kocakarı, ”Zavall ı kuş ! Sana iyi bakmamışlar. Kanatların fazla büyümüş, tırnakların da uzamış” dedi.

Do ğ an ı ba ğ layarak kanatlar ı n ı kısaltt ı , tırnaklar ı n ı kesti. Yemesi için de önüne saman koydu. Bir yandan da, ” İş i bilmeyenler seni hasta eder, anneciğin sana çok güzel bakı p büyütecek” diyordu.

Padi şah doğanını aramaya çıktı. Akşama doğru kocakarını n bulunduğu kulubeyi buldu. Birdenbire doğanı nı o halde görünce, çok üzüldü, hüzünlendi.

Padi şah doğanına, ”Bu, senin bize olan vefasızlığının cezasıdır. Her türlü ihtiyacın karşılandığı halde, tutulduğun saraydan kaçı p, bu kötü kulübeye neden girdin? Başına gelenleri  de  hak  ettin” dedi.


Padişah bunları söylerken, doğan kırık kanadını padişahın eline sürerek hal dili ile, ”Ben yanlış yaptı m, suç iş ledim” demek istiyordu.

~k ~k ~k

Cahil, sevgisi ile de zarar verir. İyilik yaptığını zannederek, büyük kötülüklere sebep olur. İ nsan yaratı lışı gereği, hata yapabilir. Hatada ısrar etmeyerek, tövbe etmelidir. Candan tövbe edenleri, Cenâb-ı Hak affeder. Yeter ki kul samimi olsun. Göz yaşları yla birlikte dua ve iltica etsin.

Cömert Şeyh

Şeyh Ahmed b. Hadraveyh hazretleri, cömertliği ile bilinirdi. Bu yüzden de hep borçlu yaşadı. Zenginlerden borç aldığı paraları,   fakirlere  ve  kimsesizlere  dağı tırdı.

Borç ile bir tekke yaptırdı. Tekkesini, canını , mal ını , her ş eyini Allah yolunda harcard ı . Zenginlerden al ı p, yoksullara dağı tma işinde bir görevli gibi çal ışı rdı . Borçlarını da kendisine  ummadığı  yerden  gelen hediyelerle öderdi.

Hayatını bu ş ekilde ihtiyaç sahiplerine hizmetle devam ettiren Şeyh Ahmed hazretleri, bir gün hastalandı. O sırada, 400 dinara yakı n borcu vardı. Ölüm derecesinde hasta olduğunu duyan alacaklıları , hemen başı na toplandı. Şeyhin durumunu görünce, paralarından ümit kesen alacaklılar suratlarını astı lar. Şeyh kendi kendine, ” Şunların haline bak. Allah’ ı n hazinesinde benim 400 dinarımı ödeyecek altı n yokmuş gibi davranı yorlar” diyordu.

O sırada, dış arı da helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Şeyh hizmetindeki müridine, dış arı çıkıp helvacı çocuğun tepsisindeki helvanı n hepsini satın almas ını gizlice emretti. Hizmetçi sûfî dış arı çıkıp, helvacı çocukla pazarlı k yaptı . Yarı m dinara helvanın hepsini satı n aldı . Helva kabı nı getirip ş eyhin yanına koydu. Şeyh alacaklılara, ”Buyrun helva yiyin, afiyet olsun” dedi. Alacaklılar helvayı yiyip bitirdiler. Helvacı çocuk boş tepsiyi eline al ıp şeyhten helvanı n ücretini istedi. Hasta yatağından şeyh, ”Ben nas ıl para vereyim? Ölmek üzere  olan borçlu biriyim” dedi.

Çocuk, bu cevap üzerine elindeki tepsiyi yere vurarak ağlayı p
bağı rmaya        başladı .        Aldatıldığı nı        düşünerek,                                                                 ”Ayağı m

kırı lsaydı  da bu  tekkenin  kapısından  geçmeseydim” dedi.

Çocuğun feryatları, çevredeki hayı rlı hayırsız di ğer insanları da oraya topladı. Alacaklıları n da bu duruma canları sıkıldı . İ leri geri söylenmeye baş ladılar. Şeyhe, ”Bizim canı mız ı yaktın, mal ımı z ı yedin, yetmiyormuş gibi çocuğa da haksı zlı k yapı yorsun” dediler.

Çocuk ikindi vaktine kadar tekkede ağlayıp durdu. Şeyh onun ağlamas ıyla hiç ilgilenmiyor, gözlerini kapatmış, yorganını n altı na büzülmüş yatıyordu.

İ kindi namaz ı vakti geldiğinde, hizmetçi elinde bir tabakla içeri girdi. Taba ğı ş eyhin yan ı na bırakt ı . Ş eyh, hizmetçiye tabağı     alacakl ılara     vermesini     söyledi.     Hizmetçi getirdiği


tabağı alacaklıların önüne koydu. Tabağın örtüsünü kaldırdıkları nda, herkes hayretler içinde kaldı. Tabağı n içinde, şeyhin borcu olan 400 dinar bulunuyordu. Di ğerleriyle birlikte  helvacı  çocuğun parası  da  özel  olarak  gelmi şti.

Bu durumu gören alacaklılar, şeyh hakkında yaptı kları kötü zandan utandılar, pişman oldular. Şeyhin ellerine sarılı p helâllik istediler.

”Ey büyük şeyh, bu ne hikmettir? Bu işin sırrı nedir? Bize anlat” dediler.

Bunun üzerine şeyh, ”Borcumun ödenmesini Allah’tan istedim. O da bana, doğru yolu gösterdi. O paranın gelmesi, çocuğun ağlamas ına bağlı ydı . Helvacı çocuğun masumane ağlaması, rahmet denizini  coşturdu.   Alacağınızın  ödenmesine  vesile oldu.”

* * *

Bütün insanlar Allah’ ın af ve merhametine muhtaçtı r. Bizi bağışlamas ı için, rabbimize sığınmalı yız. O’na canı gönülden s ığı nmanın yolu da pi şmanlı k göz yaşlarıdır. Kulun bütün içtenli ğiyle  ağlaması,   rabbü’l-âlemînin  rahmetine  vesile olur.

Zâhidin Gözleri

Devamlı      ibadetle    meşgul    olan,     ağlayıp    göz    yaşı    döken bir zâhide,      arkadaşı ,      ”Vücudunun     hakkını     da     korumak lâzım. Ağlamaktan   gözlerini   kaybedeceksin”   dedi.   Zâhid   cevap verdi: ”Gözün    iki   hali   vard ı r.    Ya   ilâhî   güzellikleri    görür   ya da görmez.”

Göz hakkın nurunu görüyorsa, maksat ele geçmiş demektir. Bozulması, az veya çok görmesi önemli değildir. Çünkü insanı n Allah’a ulaş mas ı, rızâsı nı kazanması sonucunda, iki gözünü kaybetmesinin bir değeri yoktur. Yok eğer bu göz, Allah’ ı n nurunu göremeyecekse, böyle isyankâr bir gözün görmesinden, kör  olması  daha iyidir.

Öküzün Yerine Geçen Aslan

Köylünün biri, çok sevdi ği öküzünü ahı rına bağladı . Gece olunca, aslan gelip öküzü yedi. Karnını doyurmanı n getirdiği rehavetle,   öküzün  yerine yattı.

Köylü gece vakti ah ı ra geldi. Her taraf karanl ı k oldu ğ u için eliyle yoklayarak öküzünü aramaya başladı. Aslanı bulunca öküzünü bulduğunu zannetti. Sevinçle sağı nı solunu okşamaya başladı.

Bunun üzerine aslan, ‘ ‘Eğer ortalık aydınlık olsaydı, beni korkusuzca okşayan bu adamın ödü patlar, yüreği kan kesilirdi. Beni öküzü zannettiği için böyle rahat rahat okşayıp, seviyor”   diye düşündü.

~k ~k ~k

Nefsini tanımayan, hilelerini bilmeyen kişi gece karanlığında öküzünü sevdiğini zanneden ki şi gibidir. Aslanı n bir vuruşta insanı   parçaladığı   gibi,    nefsânî   arzular   da   insanı cehenneme


götürür.

Mürşid-i kâmil aydınlığı temsil eder. İnsanın nefsini tanıyıp, terbiye  etmesine vesile olur.

Misafirin Eşeği

Sûfînin biri, seyahati sıras ı nda bir tekkeye misafir oldu. Kendi eliyle eşeğini ahı ra bağladı . Güzelce yemini suyunu verdi.   İş ini  ba ş kas ı na b ı rakmad ı .

Bu tekkenin sûfîleri çok yoksuldu. Toplanıp aralarında misafire ne ikram edeceğiz diye konuş tular. Misafirin eşeğini satmaktan baş ka çarelerinin olmadığına karar verdiler. Eşeği pazar yerine götürüp sattı lar. Parasıyla yicek bir şeyler aldı lar.

Tekkenin mumlarını yaktılar. Akş ama ziyafet ve semâ olduğunu ilân ettiler.

Misafir uzak yoldan gelmi şti, yorgundu. Tekkedekiler onu güzelce dinlendirdiler. Akş am olunca yemeğe davet ettiler. Birbirinden güzel sözlerle kendisine iltifat edip, saygı gösterdiler.

Yemekten sonra semâ baş ladı. Misafir sûfî, kendine gösterilen sevgi ve ilgiye karşılık vermek için tekkedekilerin coşkusuna katı ldı .

Mutfaktan tüten duman, yerden kalkan toza karıştı. Sûfîlerin aşk ve muhabbetle  dönmeleri  ortalığı  birbirine  kattı .

SemâD n sonuna doğru, çalgıcı ağır aksak bir makamla çalgısını çalarak, ”Eş ek gitti, eşek gitti” demeye başladı. Sûfîler hararetle bu tempoya uydular. Bir yandan ayakları nı vururken, diğer yandan ellerini çırparak, hep bir ağı zdan seher vaktine kadar, ”Ey oğul eş ek gitti, eş ek gitti” diye tempo tuttular. Misafir  sûfî de  onları n heyecanına  ayak uydurmaya çalışıyordu.

Semâ bitti, meclis dağıldı. Herkes evine çekildi. Tekke boşaldı .

Sabahleyin sûfî, eşeğine yüklemek için eşyası nı odası ndan dışarı çıkardı. Yola çıkmak için haz ı rlı klarını yaptı. Eşeğini almak için ahıra gittiğinde bulamadı. Kendi kendine, ”Akşam pek az su içmiş ti. Herhalde tekkenin hizmetçisi suya götürmüştür” dedi. Hizmetçi geldi ğinde sordu: ”Eşek nerede?” Hizmetçi, ”Bu ne biçim soru? Akş amdan beri eşek gitti diye bağırmıyor musun?” Sûfî, ”Ben, eşeğimi sana emanet etmiştim. Koruman gerekirdi” dedi. Hizmetçi, ”Sûfîlerin hepsi üzerime çullandı. Onlarla baş edemezdim. Zorlay ı p ald ı lar” dedi. Sûfî, ”Peki, bana niye haber vermedin?” dedi. Hizmetçi, ”Vallahi defalarca geldim, ama sen eşek gitti lafını hepsinden daha coşkulu söylüyordun. Haberin vardır diye düşündüm. Hatta ne kadar tevekkül ehli, ârif bir sûfî diye takdir ettim” dedi. Sûfî, ”Sûfîler gerçekten aşkla söylüyorlardı . Onları taklit etmek, bana da büyük zevk verdi. Fakat sonuçta eşeğim elden çıktı . Bilinçsizce  yaptığı m taklit,   bana pahalı ya mal  oldu” dedi.

* * *

Yemek     hırsı,     zevke    düşkünlük,     insanın    aklını körleştirir.


Doğruyu bulmasına engel olur. Tasavvufun şekli ve zevkleriyle oyalanmak  sûfînin  ilerlemesini durdurur.

Müflis Adam

Mals ız, mülksüz, evsiz, barksız bir adam vardı. Aç gözlü ve arsı zdı . Aynı zamanda insanları aldatı rdı . Kadı buna ceza verdi.   Hapishaneye koydu.

Kısa zamanda oradakileri de kendinden bıktırdı. İ nsanlı k ş erefini ayaklar altına alan bu adam, çağrılmadığı halde, sinek gibi her sofraya dalardı. Altmış kişinin yiyeceğini tek başı na yerdi. Selâmsız, sabahs ız, yüzsüzlükle oturduğu sofrada,   hiç  kimsenin bir  lokma  yemesine   fı rsat vermezdi.

Zindandakiler bu  durumu  kadı ya  şikâyet ettiler:

”Ya bu rezil adamı buradan al ya da bunun yemeğini ayrı olarak gönder.”

Kadı durumu inceleyince, hapishanedekilerin haklı olduğunu anladı.   O adamı  huzuruna çağırtarak,

”Bu    zindandan  çık  git.   Evinde  otur.” Adam,   ”Hapishane benim için    cennet    gibi.    Eğer    beni    oradan    çıkartı rsan, yokluktan, yolsuzluktan  ölürüm” dedi.

Kadı bu adamın kötülüğünü ve hiçbir şeyinin olmadığı nı, bütün ş ehirde  bilinmesine  karar verdi.

Tellâlları çağı rdı : ”Kimse ona bir şey satmas ın. Bir kuruş bile olsa, borç vermesin. Bu adamı dava etmek için gelenlerin, davasına bakılmayacaktır. Bütün ş ehri gezdirin, herkese duyurun” dedi.

Odun satan birinin devesine bu sahtekârı bindirip, akşama kadar  dolaştı rdı lar.

Akşam olunca oduncu, ”Sabahtan beri deveme bindin. Deve için, bir avuçluk saman parası ver” dedi. Adi herif, ”Şehirdeki bütün canlı cans ız ne varsa, hepsi benim ne mal olduğumu öğrendi. Sen öğrenemedin mi? Bu vakte kadar devenle, benim müflis biri olduğumu duyurmak için dolaştı k. Haydi yürü git evine” dedi.

* * *

Bu hikâyedeki tellallar, enbiya ve evliyalardır. Müflis adam dünyadı r.   Deveci  de  gaflet  ehli   insanları  temsil etmektedir.

Enbiya ve evliya, insanları n geçici dünya zevklerine dalmamalarını öğütler. Gaflet içerisindeki insanlar, onları n nasihatlerine  kulak  asmaz,   dünyadan  fayda umarlar.

Hintli Köle

Hintli bir köle vardı. Efendisi ile aralarında anlaşmazlı k çıktı. Köle efendisine çok öfkelendi. Efendisine zarar vermek istedi. Hemen evin damına çıkıp, baş aşağı atladı. Kendini öldürdü.

~k ~k ~k

Enbiya   ve   evliyayı   kabul   etmemek;    hastanın   doktora, çocuğun


öğretmenine itiraz etmesine benzer. Böyle bir davranışta bulunan  kimse,   sonuçta  kendine   zarar verir.

Padi ş ahı n Köleleri   İ mtihanı

Bir padişah ucuza iki köle satı n aldı. Görünüş ü düzgün olan köleyi yanına çağı rarak sohbete başladı . Padi şah, insanın, dilinin altında saklı olduğunu biliyordu. Padişah konuş tuğu köleyi   zeki  ve  tatl ı  dilli buldu.

Diğer köleyi yanına çağırınca, dişlerinin kapkara, ağzının da koktuğunu  farketti.   Konuş mas ı  da pek  düzgün değildi.

Padi şah güzel yüzlü köleyi, hamama gönderdi. Diş leri çürük, ağz ı kokan kölenin, anlayış ve ahlâkını öğrenmek için, ”Ben seni beğendim ama, diğer arkadaşın senin için iyi şeyler söylemedi. Kötü arkadaşlarla düşüp kalktığı nı, hı rsı z olduğunu söyledi” dedi. Çirkin köle, ”Arkadaşım ne söylediyse doğrudur. Sözlerinden dolayı onu ayıplamam. Kusuru kendimde ararım” dedi. Padi şah ne yaptı ysa o köleye, arkadaşı hakkında kötü bir söz söyletemedi. Çirkin köle arkadaşı nın bütün iyiliklerini sayı p döktü. Ona toz kondurmadı . Padişah çirkin köleyi ikaz etti ve, ”Arkadaşı nı övmede fazla ileri gitme. Onu  imtihan  ederim.   Neticesinden  sen utanırsın” dedi.

O sırada güzel köle hamamdan geldi. Padişah huzuruna çağı rarak; ”Sı hhatler olsun. Hiç eksilmeyecek nimetlere eriş esin. Çok zarif ve güzel görünüyorsun. Keş ke diğer kölenin söyledi ği kötü huylar, sende olmasaydı . O zaman, seninle daha iyi dost olurduk” diyerek onu da diğer köle gibi denemek istedi.

Güzel kölenin bir anda tavrı değiş ti: ”Padişahım! O dinsizin, benim hakkımda söylediklerini lütfen bana da söyler misiniz?” Padi ş ah, ”Senin iki yüzlü oldu ğ unu, güzel görünü ş üne aldanmamak  gerektiğini  ve  içinin  fesatlığını” anlattı.

Köle, arkada şı n ı n kendisi hakk ı ndaki sözleri duyunca iyice öfkelendi. Ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Hiddet içerisinde onunla eskiden arkadaş olduğunu, kötü huyları yüzünden arkadaş lığı bıraktığını söyledi. Arkadaşı hakkında kötü şeyler sayı p  dökmeye  başlayınca,   padiş ah  onu susturdu:

”Yeter artık. Bu denemeyle, her ikinizin aslını öğrenmi ş oldum. Onun ağzı kokuyor, senin ise için çürümüş, ruhun kokuyor. Bundan sonra sen, o güzel huylu, doğru sözlü arkadaşının emrindesin.”

* * *

Yüz güzelliği, özdeki çirkinliği gizleyemez. İ çteki kötülük er veya geç ortaya çıkar. Hem maddî güzellikler yok olup gider. İ ç  güzelli ği  dediğimiz  mâna  güzelliği   ise ölümsüzdür.

Baykuşların Arasındaki Doğan

Padi ş ahlar, av için do ğ an ku ş u beslerler. O ku ş av için salı verildiğinde  iş ini  bitirip  tekrar padiş ahı n  yanı na döner.

Bir padiş ahı n av için gönderdi ği doğan kuşu, yolunu şaşı rdı . Baykuşları n yaşadığı bir viraneye girdi. Baykuşlar telâş a kapıldı. Bu doğan bizi, şu harap yerden çıkartır, yerimizi alır      diye      korktular.       Doğan      kuşunun      başına üşüştüler.


Kanatlarının tüylerini yolmak için çekiştirmeye başladılar. Doğan, ”Ey baykuş lar! Telâşa kapılmanıza gerek yok. Şu yıkık viraneniz sizin olsun. Ben, vatanı ma gidip, padiş ahı n bileğinde nazlanacağım” dedi. Baykuş lardan biri, ”Bu doğan sizi, yerinizden ve yurdunuzdan etmek için hile yapıyor” dedi. Doğan kuşu, ”Padiş ah adamlarıyla beni arıyordur. Kı lıma zarar gelirse, bütün baykuş yuvalarını kökünden kazır. Padi şahın sevgilisi olan hiç kimse garip kalmaz. Ey baykuş lar! Siz  de,   bana uyun.   Hepiniz  birer  do ğ an olun” dedi.

* * *

Allah yolunu talep eden ki ş i, dünyada padi ş ahlar padi ş ah ı olan rabbü’l-âlemîni unutmadan yaşamalı dır. Ası l vatan olan âhiret yurdunu  özlemeli,   viran olas ı  dünyaya  aldanmamalı dır.

Susamış Adam

Bir derenin kıyısında, yüksekçe bir duvar vardı. Duvarın üstünde de susamış , dertli bir adam duruyordu. Suya ulaşı p susuzluğunu gidermesini duvar engelliyordu. Zavallı adam gözünün  önündeki   suya ulaşmak  çin bal ık  gibi  çırpını yordu.

Birden akl ına duvardan suya kerpiç atmak geldi. Kerpicin düşmesiyle suyun çıkarttığı ses, sevgilisinin sesini duyan âşık gibi adamı sarhoş etti. Bunun üzerine duvardan kopardığı kerpiçleri birbiri peş i sıra suya atmaya başladı. Dere dile geldi:

”Ey insanoğlu! Böyle kerpiç atarak beni niye rahatsı z ediyorsun? Bunun sana ne faydas ı var?” Susamış adam, ”Kerpiç atmamın bana iki faydası var. Birincisi, kerpiç düş tüğünde çıkan su sesi susuzluğumu hafifletiyor. İkincisi, kopardığım her kerpiç taşı duvarı biraz daha alçaltıp beni suya yaklaştırıyor.”

* * *

İ nsanın suya, yani Allah’a ulaşmasını engelleyen, nefsânî arzularından oluş an varl ık duvarıdır. Susayan kimsenin suya ulaş mak için çaba gösterdiği gibi, insan da varl ık duvarını yıkmak  için  gayret göstermelidir.

Diken Eken Adam

Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri, yolun üstüne dikenler ekti. Oradan geçenler onu ayıpladılar, dikenleri söküp atmas ını istediler. Adam söylenenlere aldı rış etmedi. Dikenler her geçen gün büyüyor, gelip geçenleri rahatsı z ediyordu. İ nsanların elbiseleri dikenlerden yırtılı yor, yoksulları n ayakları parçalanıyordu.

O beldenin valisi, ”Bu dikenleri sök” diye emir verdi. Adam da,   ”Efendim,   bir  gün  sökeceğim” dedi.

Yarı n sökerim, öbür gün sökerim derken zaman geçti. Dikenler iyice  kökleşti.   Vali  adamı  yanı na  çağırıp  yine  ikaz etti:

” Şu dikenleri bir an önce sök. Sözünde dur. İşini erteleme.” Adam yine, ”Merak etmeyin, sökeceğim” deyince vali, ”Sen hep     yarı n    diyerek,     yapacağın    işi    erteliyorsun.    Fakat şuna


dikkat etmiyorsun. Her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor. Derinlere kök sal ıyor. Dikenleri sökecek olan sen ise  her  gün  ihtiyarlıyorsun.   Gücün  kuvvetin  azalı yor.”

* * *

Sen her kötü huyunu, bir diken bil. O dikenleri, Hz. Ali’nin Hayber Kalesi’nin kapısını kopardığı gibi, nefsinle mücadele ederek sök, at. Öyle yapamı yorsan, o dikenleri aşılayı p, gül fidanı haline getirecek bir mürşid-i kâmili bul. Kötü huyları nın  iyiye  çevrilmesinde,   mürşid-i   kâmil  rehberin olsun.

Acılar  Sevgiyle Tatlılaşır

Lokman, işinde becerikli, sadık ve sevilen bir köleydi. Efendisi ona oğullar ı ndan daha çok güvenirdi. Çünkü o, görünüş te köleydi ama nefsinin efendisiydi. Efendisi, ondaki bu olgunluğun farkındaydı. Lokman’ı âzat etmek için uygun bir fırsat kolluyordu.

Efendinin önüne yemek geldiğinde, Lokman’ ı çağırır, önce onun yemesini isterdi. Onup yiyip içtiklerini zevkle yer, yemediklerine  elini sürmezdi.

Bir gün, efendiye bir kavun hediye getirdiler. Her zaman
olduğu gibi Lokman’ ı çağı rttı. Kavundan bir dilim kesip
Lokman’a uzattı . Lokman, ikram edilen kavunu iştahla yedi.
Efendi bir dilim daha verdi. Lokman, aynı ş ekilde onu da yiyip
bitirdi. Efendi Lokman’ ın kavunu i ştahla yediğini görünce, çok
sevdiğini düş ünerek, bir dilim kalası ya kadar hepsini ikram
etti. Son kalan dilimi ağzına götürüp bir lokma alı nca,
kavunun tadının zehir gibi olduğunu farketti. Kavunun
acılığı ndan gözünden ateş çıktı. Boğazı yandı. Dili kabardı .
Ağz ı ndaki acı l ı k gittikten sonra, Lokman’a, ”Böyle acı kavunu
nası l iştahla yedin?” diye sordu. Lokman, ”Efendim! Bugüne
kadar sizin birçok güzel ikramını za nâil oldum. Acı olduğunu
bilmeyerek verdiğiniz bu ikramı, geri çevirmekten utandım.
Ayrı ca    size        olan        sevgim,        kavunun        acılığını bana

hissettirmedi.”

* * *

Acılar,   sevgiyle  tatlı laşır Bakı r,   yoğurulunca  sevgiyle  altın olur Bulanmışlar,   sevgiyle durulur Dertler,   sevgiyle  devasını bulur Sevgi,   ölüyü diriltir Şahı  ise  sana  köle yapar.

Tövbe  İçin  Pişmanlık Gerekir

Bir mümin, sesli olarak Mülk sûresini okuyurdu. Oradan geçmekte olan inkârcı filozofun biri, ”Eğer suyunuz derine gider de akmaz olursa, size tatlı suyu kim getirebilir?” âyet-i   kerimesini  duyunca  itiraz etti.

”Kazma      ile    kazar,     derine    kaçan    suyu    çıkartırı z.     Ne var


bunda?’ ‘   de di .

Filozof, o gece yat ı p uyudu ğ unda, rüyas ı nda aslan gibi bir yiğit gördü. O yiğit, filozofa bir tokat patlattı. Filozofun iki gözü birden görmez oldu. O yiğit, filozofa, ”Ey akı lsı z adam! Eğer yapabiliyorsan, gözünün kaynağı ndan kazma ile bir ışık çıkar” dedi.

Filozof korkuyla uykusundan uyandığı nda, iki gözünün de kör olduğunu anladı.

Kalbi küfürle bezenmiş olduğundan ağlayı p, sızlayı p tövbe de etmedi. Tövbe edebilseydi Allah’ ı n lutfuyla gözleri tekrar görebilirdi.

~k ~k ~k

Tövbe için pişmanlık gerekir. İnsanın içi yana yana, ah ederek, göz yaşları dökerek acziyetini dile getirmesi rabbü’l-âlemînin rahmetini çeker. Peygamber Efendimiz de, ”Tövbe  pi şmanlı ktan  ibarettir”   buyurmuşlardı r.

Gönül ş imş eği pi şmanlı kla çakmazsa, göz bulutu yağmur yağdırmaz.   Yağmur  gibi  yağmazsa,   günah ateş i  nası l söner?

Çobanın Duası

Musa aleyhisselâm, yolda giderken bir çobana rastladı. Çoban ş öyle diyordu: ”Ey Allahım! Ey Allahı m! Sen neredesin? Sana kul kurban olayı m. Çarığı nı dikeyim. Saçlarını tarayayım, Elbiseni yıkayayım. Bitlerini kırayı m. Sana süt getireyim. Elini öpeyim. Ayağını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağı n yeri süpüreyim. Ey büyük Allahım! Bütün keçilerim yoluna kurban olsun. Hey hey diye çağırıp, feryat etti ğim rabbim benim.” Musa aleyhisselâm sordu: ”Sen bunlar ı kimin için söylüyorsun?” Çoban, ”Yeri göğü yaratan, Allahıma söylüyorum” dedi. Hz. Musa, ”Sen akl ını mı kaybettin? Böyle saçma sapan şeyleri nas ıl söylersin? Ayakkabı, çorap gibi ş eyler sana ait ihtiyaçlardı r. Âlemlerin rabbinin bir şeye ihtiyacı olmak gibi bir sıfatı yoktur. Böyle konuşacağına, ağz ı na pamuk tıkayıp susman hayırl ıdı r” diyerek çobanı azarladı. Çoban, ”Ey Musa! Bu azarlamanla, sen benim ağzımı diktin. Pişmanl ık ateş iyle canı mı yaktın” diyerek, bir ah çekti.   Elbisesini  yırtıp,   çölün  yolunu tuttu.

Biraz sonra Hz. Musa’ya vahiy geldi: ”Kulumuzu bizden ayırdın. Senin görevin, kullarımı bana yaklaştırmak mı? Yoksa ayırmak mı ?”

Bu ikaz üzerine Hz. Musa, çoban ı n pe ş ine dü ş tü. Çoban ı bulup müjde verdi.

”Senin için Allah izin verdi. Bildi ğ in gibi ibadetini yapacaks ı n. Gönlüne nas ı l gelirse öyle söyle.” Çoban, ”Ey Musa! Daha önce içinde bulunduğum cezbe halinden çı ktı m. Ş imdi sözle  anlatılamayacak bir  hal  içerisindeyim” dedi.

* * *

Yaptığı mız taat ve ibadetlerin Hakk’a lâyık olmadığı nı bilmeli ve itiraf etmeliyiz. Yaptığı mız hamd ve senâyı , çobanı n sözleri gibi uygunsuz kabul etmeliyiz. Gerçekten de bizim ş ükrümüz    ne  kadar mükemmel  olursa  olsun,   Hak  Teâlâ’ya nisbetle


eksiktir, kusurludur.

Yı lan Yutan Adam

Atına binmiş gitmekte olan bir bey, uyumakta olan adamı n ağz ı ndan içeri yılanın girdi ğini gördü. Yetişip müdahale etmek istediyse de başarılı olamadı. Yılan uyuyan adamın ağzından içeri  kaçtı.

Akıllı biri olan bey, uyuyan adama birkaç topuz darbesi vurdu. Adamı yakınlarda bulunan elma ağaçlarının altına kadar kovaladı. Ağaçları n altında çürük elmalar vardı . Bey çürük elmaları yemesi için adama baskı yaptı . Zorla çürük elmaları yiyen adam bir yandan da, ”Yahu, ben sana ne yaptım? Zulmünün sebebi nedir? Canıma kastın varsa, vur öldür, ama işkence yapma” diye söyleniyordu. Bey, ”Bunları yedikten sonra koşmaya başlayacaks ın” dedi.

Uykusuzluğun ve yorgunluğun üzerine, karnı tıka basa dolan adam, yakı cı güneşin altı nda beye lânetler okuyarak koş uyordu. Sonunda adamı n midesi bulandı, safras ı kabardı. Kusmaya başladı . Bütün yediklerini çıkardı. Çıkardı kları aras ında kocaman siyah yılanı görünce, beyin kendisine niçin böyle davrandığı nı anladı. Yaptığı beddualardan pi şman oldu. Beyden özür  diledi.   Bilgisizliğini  bağışlamasını istedi.

”Niçin yaptığını söyleseydiniz size hakaret etmezdim” dedi. Bey, ”Midene yılan girdi ğini söyleseydim, ne elma yemeye ne koşmaya ne  de  kusmaya  gücün  kal ırdı.   Korkudan  ölürdün” dedi.

Yılandan  kurtulan adam,   beye  dualar  ederek  yanından ayrıldı.

~k ~k ~k

Peygamber Efendimiz, ”İki kaşının arasında bulunan nefsin, senin en büyük düş manındır” buyurmuş tur. İ nsanın içine çöreklenmi ş olan nefis yı lanından kurtulmak, Allah dostlarını n terbiyesiyle mümkündür. Bu terbiye sı ras ında, baz ı s ıkı ntı lara ve zorluklara katlanılır. Nefsin hakikatini bilen evliyaullah, Allah’ ı talep eden ki ş iye yard ı mcı olur. Nefsin gerçek boyutunu göstermeden, geçici baz ı sıkıntılarla nefis yılanından kurtarır.

Ayının Dostluğu

Büyük bir yılan, bir ayıya sarı lmış boğuyordu. O sırada oradan geçmekte olan yürekli biri, ayı nın feryatlarını duydu. Hemen yardıma  koştu.  Ayıyı kurtardı.

Ayı, kendini ölümden kurtaran bu yiğidin peşine takı ldı . Sadı k bir  köpek  gibi  onu  takip  etmeye başladı.

Bir zaman sonra, yi ğit hastalanıp yatağa düştü, Ayı da sevgisinden ve bağlılığından, başında beklemeye başladı . Oradan geçen bir tanı dığı, yi ğide sordu: ”Bu ayı senin başı nda niçin bekliyor?” Yi ğit de ayı yı yılandan kurtarma hadisesini anlattı. Tanı dık, ”Ahmağın dostluğu, düşmanlı ktan kötüdür. Bu ayıya güvenme. Sana ne gibi zararı dokunacağını bilemezsin” dedi. Yi ğit, ”Sen kıskançlığından böyle konuşuyorsun.      Şundaki     sadakat     ve     sevgiye     bir baksana.”


Tanıdık, ”Ahmakların sevgisi aldatıcıdır. Benim kıskançlığım, onun sevgisinden daha iyidir. İ nsana, hayvanı tercih etme. Ay ı y ı  yan ı ndan uzakla ş t ı r”   dediyse  de dinletemedi.

”Senin işin Allah’a kald ı , ne yaparsan yap” deyip yi ğ idin yanı ndan ayrı ldı .

Yiğit, ayıdan vazgeçmedi. Bir müddet sonra da uykuya daldı . Sine ğin biri gelip, yi ğidin yüzüne kondu. Ayı sineği kovaladı . Sinek tekrar geldi, tekrar kovaladı. İ natçı sineği birkaç defa kovalayan ayı , fena halde kızdı. Eline kocaman bir kaya parças ı aldı . Yi ğ idin yüzüne konan sine ğ i öldürmek için, elindeki kayayı adamın yüzüne indirdi. Kaya adamın yüzünü parçalay ı p, beynini da ğı tt ı . İ yilik yapay ı m derken, dostunu öldürdü.

~k ~k ~k

İnsan,     ayı    mesabesindeki    nefsiyle    dost olmamalıdır. Nefsin

arzu ve isteklerinden uzaklaş mal ıdı r.      Nefsin dostluğunun
sonucu hüsrandır.

Leylek  ile Karganın Dostluğu

Hikmet  sahibi  biri  anlatı yor.

Bir gün çölde, leylek ile karganın arkadaşlık yaptığını gördüm. Önce çok şaşırdım. Sonra araları ndaki bu arkadaşlığı n sebebini  öğrenmek  için,   onları   izlemeye  baş ladım.

Bir müddet  sonra her  ikisinin de  topal  olduğunu gördüm.

~k ~k ~k

Aynı coğrafî bölgeden olmak, aynı meslekle uğraşmak, aynı meşrebi paylaşmak gibi ortak özellikler, insanlar arasındaki dostluk ve  ülfetin baş langıç noktasıdır.

Hak  Teâlâ’nın Hz.   Musa’ya Hitabı

Cenâb-ı Hak’tan Musa aleyhisselâma şu hitap geldi: ”Yâ Musa! Hastalandığımda niçin beni sormaya gelmedin?” Bu hitap karşısında şaşıran Musa aleyhisselâm, ”Yâ rabbi! Sen kusurlardan, hastalıktan, noksan sıfatlardan uzaksı n. Bu hitabın sırrı nı bana lutfet” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, ”Benim, has ve seçilmi ş bir kulum hastalandı. Onu hastalığında ziyaret etmi ş olsaydın, beni ziyaret etmiş gibi olurdun” dedi.

* * *

Allah ile beraber olmak isteyen ki ş i, Allah’ ı n dostlar ı olan velîlerin huzurunda otursun. Onlarla beraber olmak, bize insanlığımız ı hatırlatı r. Mânevî kusurlarımı z ı görerek, terbiye  olmamız ı sağlar.

Kıyamete kadar, dünyada velîlerin bulunacağını büyükler bildirmişlerdir. Mevlânâ gibi, Abdülkadir-i Geylânî gibi, Şah-ı Nakşibend gibi büyüklerin, her türlü kirliliğin doruk noktası na      çıktığı     dünyamızda    yaşadığı nı     kabul     edelim. Bu


itikad bize, onların mânevî yardımı ve himmetlerine ulaşmamızı sağlar.

Rabbimizden, bu zamanda yaşayan büyükleri tanı mayı ve istifade etmeyi,   dualarımızda isteyelim.

Yeni  Ev Yaptıran Mürid

Yeni sûfî olmuş bir mürid, kendine ev yaptı rmıştı. Bereketlenmek maksadıyla şeyhini evine davet etti. Şeyhi evine geldiğinde,   sûfîye sordu:

”Evindeki  bu pencereleri  niye  açt ı rd ı n?”Mürid cevap verdi:

”Evin  içinin  aydınlık  olmas ı  için  efendim” Şeyh,

”Pencereden içeri aydınl ık zaten girecek. Önemli olan senin niyetindir. Her yaptığın işi, ibadet maksadıyla yapmalı sın. Pencereleri yapt ı r ı rken niyetin ezan sesini daha iyi işitmek olsaydı  daha  güzel  olurdu” dedi.

Köpek ve Kör Dilenci

Köyün birinde kör bir dilenciye köpek sald ı rd ı . Zavall ı kör dilenci, köpeğin havlaması ndan kendisini parçalayacağını düşünerek korkusundan ne yapacağı nı şaşırdı. Yalvarmaya başladı:

”Ey av köpe ğ i! Aslanlar aslan ı ! Benim gibi zavall ı bir dilenciye saldırmakla eline ne geçecek? Bana saldırmak senin büyüklüğüne yakışı r mı? Arkadaş ların dağda yaban eşeği avlı yor, sen ise kör bir dilenciyle uğraşı yorsun. Avlanmayı öğren de  kendine  helâl  rı z ık bul.”

* * *

Burada köpekten maksat insanın nefsidir. Nefis terbiye edilirse av köpeği gibi insanı n faydas ına çalışır. Nefis terbiye edilmezse sokak köpekleri gibi ona buna saldırı p, hem kendine  hem de başkalarına  zarar verir.

Bahçıvan ve Kuru Ağaç

Bahçıvan, baktığı bahçedeki kuru ağacı kesmek için baltasıyla yanı na vardı.   Kuru  ağaç yalvararak,

”Yi ğidim, hiçbir suçum olmadığı halde beni neden kesiyorsun?”   dedi.   Bahçı van,

”Senin  şu  kurumuş  halin,   suç  olarak  sana  yeter”   dedi. Ağaç,

”Gördüğün gibi dosdoğruyum, eğri değilim, beni doğruluğuma bağışla”   dedi. Bahçıvan,

”Keşke, eğri büğrü ama yaş olsaydı n. O zaman güçlü, kuvvetli olurdun.   Kurumazdın.   Yerden  aldığı n  suyla hayat bulurdun.

Senin tohumun kötüymüş , aslı n bozukmuş ki güzel bir ağaç olamamışsın. Kuru olduğun için güzel bir ağacı n dalı ile aşılanarak güzelleş men de mümkün değil. Kesilmeyi hak ediyorsun” dedi.


~k ~k ~k

Güzel meyve elde etmek için, ağaçlar aşılanır. İnsanlar da güzel ahlâkı elde etmek için, Allah dostlarını n yanında kemâlât kazanmal ıdı r. Allah dostları nın görevi çirkinlikleri ayıklayarak,   güzellikleri  ortaya  çıkarmaktı r.

Hırsızı Yakalamak

Bir gün adamın biri, evinde hırs ız gördü. Yakalamak isteyince hırs ız kaçtı . Adam, hırsız ın peş ine düşüp kovalamaya başladı . İ ki üç sokak ötede, kan ter içerisinde hırs ız ı yakalamak üzereyken,   bir başka hırs ız  araya  girerek seslendi:

”Çabuk buraya gel, yetiş.”

Adam da mutlaka orada daha kötü bir durum vardır endiş esiyle, sesin geldi ği tarafa doğru koştu. Kendisini çağıranı n yanına vararak,

”Ne  var?  Ne  oldu?  Neden böyle  telâşla beni  çağırdın?” dedi. Öteki  hırs ız  heyacanlı görünerek,

” İş te bak, hırsı z ın ayak izleri burada. Bu taraftan gitmiş . Zaman  kaybetmeden  yakala.”   Adam cevap verdi;

”Ey ahmak! Ben onun izini ne yapayım? Kendisini yakalamak üzereydim. Senin bağırıp çağırman yüzünden bıraktım.” Öteki hırs ız,

”Ben gerçeği söylüyorum. Bunlar kaçan hırs ız ı n ayak izleri” dedi.   Ev sahibi,

”Sen, ya ahmaksı n ya düzenbaz. Ben hırs ız ı yakalamak üzereyken, senin bağı rıp çağırman yüzünden bıraktım. İşime karışıp hı rsı z ı kurtardın.”

* * *

Hz. Mevlânâ bu hikâyeyle Allah’ ı n zât ve sıfatları meselesini açıklıyor.

Gaflet içerisinde bulunanlar, Allah’ ın zâtından perdeli olanlar, sadece Allah’ ın sanatını ve yarattıkları nı görürler. Yaratılmış lara, yani sıfatlara takılı kaldıkları için de Allah’ ı n zâtından mahrum kal ırlar. Hikâyede, ev sahibi Allah’ ı n zâtı yla uğraş an, Hakk’a vâsı l olanları; hırsız ın ayak izini gösteren de sıfatlarla uğraşan gaflet ehlini temsil ediyor.

Münafıkların Mescidi

Münaf ı klar, Kubâ Mescidi’nin bulundu ğ u köye çok güzel bir mescid yaptılar. Peygamber Efendimiz’e gelerek, orayı ş ereflendirmesini  istediler.   Resûlullah Efendimiz’e,

”Mescidi de mesciddekileri de sevindir. Sen bir aysın, biz ise geceyiz. Bizimle beraber olursan gecemiz gündüze döner. Günahlarımızdan  arı nırız” dediler.

Münafıklar    keşke  imana  gelseydiler  de,   bu  sözleri  dilden değil


de gönülden söylemiş olsalardı. Candan ve gönülden gelmeyen, dilden  dökülen  sözler,   çöplükten biten  yeşilli ğe benzer.

Şefkatli, merhametli Peygamberimiz, hilelerini sezmesine rağmen  onlara gülümseyerek,

”Gelmesine gelirim ama şimdi yol üstündeyiz. Savaş a gidiyoruz.   Savaş tan  dönünce,   o mescide  gelirim” dedi.

Peygamber Efendimiz Tebük Savaşı’ndan döndükten sonra, o azgı n ve hileci münafıklar, Resûlullah Efendimiz’e gelerek sözünü hatı rlattı lar.

Cenâb-ı  Hak peygamberine  emir buyurdu:

”Ey peygamber, onları n hainliklerini açıkça söyle. Savaş çıkacak  olsa bile çekinme.”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, münafıkların gerçek niyetlerini yüzlerine vurarak, bu mescidin yıkılmasını emrettiler.

Dört Hintli Müslüman

Dört Hintli müslüman ibadet etmek için mescide girdi. Namaza başladı lar. Bu sırada mescidin müezzini geldi. Namaz kılan Hintliler’den biri, namazda olduğunu unutarak müezzine seslendi:

”Müezzin, ezanı okudun mu?Yoksa, vakit daha girmedi mi?” Yan ı ndaki Hintli,

”Kardeşim namaz kılarken konuştun, namaz ı n olmadı” dedi. Di ğ er Hintli,

”Amca, sen onu ikaz ederken, senin de namazın bozuldu” dedi. Dördüncü Hintli,

”Allah’a ş ükürler olsun, sizin düş tüğünüz hataya düş medim. Konuşarak namaz ı mı  bozmadım” dedi.

* * *

Bu  ş ekilde,   dört Hintli müslümanın  da namaz ı  bozulmuş oldu.

Nefsânî huylarını terketmeyen, kötü ahlâk sahipleri mânen hastadı r. Hastalığını tedavi etmek için gayret göstermelidir. Kendi ayı bını ve kusurlarını görmek, mânevî hastal ığı n ilâcıdı r.

Başkası nın ayıbı nı görmek, o ayıbı satın almaktır. Kendi kusur ve  ayıplarıyla meşgul  olana ne mutlu!

İhtiyarlık Hastalığı

İ htiyarın biri doktora,

”Akl ı m da ğı n ı k, dü ş üncelerim peri ş an” diye ş ikâyette bulundu. Doktor,

”Akl ı n ı n da ğı n ı kl ığı , peri ş anl ığı n ihtiyarl ı ktand ı r” dedi. Hasta ihtiyar,

”Sı rt ı m da  ş iddetli  a ğ r ı yor”   diye  s ı zland ı . Doktor, ” İ htiyarl ık vücudunu  zayıflatmış”   dedi.   Hasta ihtiyar,


‘ ‘Ne yersem yiyeyim dokunuyor, hazmetmekte zorlanıyorum’ ‘ diye ş ikâyete  devam etti. Doktor,

”Midenin görevini yapmaması da ihtiyarlıktandır” dedi. Hasta ihtiyar,

”Nefes alırken zorlanıyorum, nefes darlığı çekiyorum” deyince. Doktor,

”Do ğ rudur. İ nsan ihtiyarlay ı nca her türlü hastal ı k ba şı na gelir. Nefesinin darlanması da yaşlılıktandı r” dedi. İ htiyar hasta bunun üzerine  sinirlenerek  söylenmeye başladı:

”Ey ahmak! Bütün söyleyeceğin bu mu? Derdi veren Allah’ ın, dermanı da verdiğini duymadın mı? Senin akl ın gibi, doktorluk bilgin de az. İ htiyarlık deyip tutturdun gidiyorsun. Doktor olurken,   sen  sadece  bu  sözü mü öğrendin?”

Doktor  gülerek  cevap verdi:

”Ey altmış yaşını aşmış dostum! Bu kızgınl ığı n, öfken de ihtiyarlıktandır.”

~k ~k ~k

Mevlânâ bu hikâyenin devamı ndaki beyitlerde ilâhî aşkı elde edenlerin,   yaşlı lığının başka türlü olduğunu beyan ediyor.

Allah aşkıyla sarhoş olan kişi, görünüşte ihtiyardır. İç dünyası nda ise bir çocuk gibi tertemiz mânevî yaş ayış vardır. Böyle  velîlerin  rızası  cenneti,   incinmesi  cehennemi getirir.

Baba ile Oğlu

Çocuğun biri,   babas ını n tabutu  önünde  ağıtlar yakıyordu.

”Babacığı m,    seni       nereye       götürüyorlar?       Seni toprağa

gömecekler.

Seni öyle dar, öyle gam ve kederle dolu bir eve götürüyorlar ki,   altına ne  halı   serilir ne  de hası r.

Orada geceleri ne bir ışığı n var ne de gündüzleri bir dilim ekmeğin.   Ne  yemek  kokusu  duyars ın,   ne  de  yemek verirler.

Evinin kapı sı olmadığı gibi, çatısı na çıkacak bir yolun da yok.   Etrafında dertleş ebileceğin bir  komşun olmayacak.

Güneş  görmeyen bu  karanlı k  yerde,   ne  olur halin babacığım?”

O sırada cenazede bulunan bir başka çocuk, babas ını n elinden çekiştirerek,

”Baba, bu ölüyü bizim eve mi götürecekler? diye sordu. Babas ı kızarak,

”Aptal  olma  oğlum”   dedi. Çocuk,

”Baba bu çocu ğ un sayd ığı özelliklerin hepsi bizim evde var. Anlattığı gibi, ne hasır var ne ışık var ne de doğru dürüst kapı sı, avlusu, çatısı var. Yiyecek, içecek bir şeyimiz de yok” dedi.

~k ~k ~k

Allah’ın nurunun güneşiyle aydınlanmayan gönüller de mezar gibidir. Mârifet ve hakikate kapal ıdı r. Böyle bir gönülden, mezar  daha iyidir.


Gel, nursuz kalmış beden kuyusunun gönül mezarından çık kurtul.   Gökyüzünün  güneşi  ol.   Vaktin Yusuf’u olduğunu bil.

Yunus  Peygamberin Kurtuluşu

Yunus aleyhisselâm, kavminin iman etmemesine kızarak onları terketti. Bir deniz kıyısına vardı. Orada bir bal ık kendisini yuttu. Yunus peygamber, balığın karnı nda Allah’ ı tesbih etmeye başladı . Yunus aleyhisselâm, kırk gün kırk gece bal ığı n karnında kaldı . Orada Allah’a yalvarmaya, O’nu zikretmeye devam etti. Yaptığı tesbihin bereketiyle balığın karnı ndan kurtulup, bir kıyıya çıktı. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, Yunus aleyhisselâmın bal ığı n karnında tesbihi sayesinde kurtulduğunu,   yoksa  kı yamete  kadar  kalacağı nı bildirmektedir.

~k ~k ~k

Bu dünya bir denizdir. Beden de o denizinin bal ığı d ı r. Ruh ise ilâhî nuru görememesinden dolayı, balığın karnındaki Yunus peygamber gibidir. Beden bal ığı içinde hapsedilen ruh, Allah’ ı tesbih  ederek  kurtuluş a erer.

Bedevî  ile Filozof

Bir bedevî, devesine içi dolu iki çuval yüklemiş ti. İ kisinin ortasına da kendisi oturmuş bir vaziyette gidiyordu. Yolda üstü başı perişan biriyle karşı laş tı. Biraz sohbetten sonra, adam çuvallarda ne  olduğunu  sordu. Bedevî,

”Çuval ı n birinde bu ğ day, di ğ erinde kum var” diye cevaplad ı . Adam,

”Neden  çuvala  kum doldurdun?”   dedi. Bedevî,

”Kum çuval ı nı , buğday çuval ı nı dengelemesi için koydum” deyince, adam,

”Öyle yapaca ğı na, kafan ı çal ış t ı r ı p bu ğ day ı n yar ı s ı n ı bir çuvala, diğer yarısı nı da öteki çuvala koysaydın daha iyi olmaz mıydı?”   diyerek  onu uyardı. Bedevî,

”Aferin sana, iyi bir fikir verdin. Akıllı ve bilgili birine benziyorsun. Fakat perişan bir halin var. Üstün başı n eskimiş . Bir bineğin bile yok. Neden yaya yürüyorsun?” dedi. Bedevî filozofun bu haline  acıdı .   Devesine bindirmeyi düşündü.

”Ey güzel sözlü hikmet sahibi ki şi! Bana doğruyu söyle. Sen tedbil-i  kıyafet  yapmış  bir  devlet  büyüğü müsün?” Filozof,

”Ne vezirim ne de padi şahım, sıradan bir insanım. Durumum gördüğün  gibidir”   dedi.   Bedevî  tekrar sordu:

”Kaç  deven,   kaç  s ığı r ı n var?” Filozof,

”O konuya hiç girme. Onlar bende yok” diye cevap verdi. Bedevî,

”Kaç dükkânın var? Ne tür mallar satars ın?” diye sormaya devam etti. Filozof,

”Ne  dükkânım var ne  de  satacak malım” dedi. Bedevî,

”Öyleyse    sende   nakit   para   vard ı r.   Bu   kadar   bilgili   oldu ğ una


göre, bakırı altına çeviren ilmi biliyorsundur. Aklının ve ilminin bir  karşılığı  olmalı ”   dedi. Filozof,

”Ey Arap kavminin efendisi! Para pul şöyle dursun, akşam yemeğini karşı layacak bir bedel üzerimden çıkmaz. Yalın ayak başı çıplak bir vaziyette, kim bir lokma verirse onun peşine giderim. Bendeki bu bilgiden, boş hayal ve baş ağrısı ndan başka bir  şey  elime  geçmedi”   dedi.   Bunun üzerine  bedevî  kızdı ve,

”Yanımdan çekil git, uzaklaş benden. Senin uğursuzluğun bana bulaşmasın. Yoksulluk belâsı başıma yağmasın. Sen o tarafa gidiyorsan, ben bu tarafa gideceğim. Benim çuvalları n birine kum doldurarak yaptığım aptallı k, senin akıll ılığından daha iyidir. Çünkü ben, Allah’tan çekinir, emirlerine uymaya çalışırım. Gönlüm de ilâhî lutuflar ve mânevî az ıklarla doludur” dedi.

~k ~k ~k

Hz. Mevlânâ bu hikâyenin devamında dine karşı çıkan felsefecilere  hitap ediyor.

Tabiattan, hayalden doğan hikmet ve felsefî düşünceler, celâl sahibi Allah’ ı n nurunun  feyzinden uzakt ı r.

Dünya hikmeti sayılan felsefe; zannı ve şüpheyi artı rır. Dinin hikmeti   ise  insanı,   göklerin üstüne  çıkarır,   ötelere yüceltir.

Çamura Düşen Eşek

Eşek hızl ı yürüyeyim derken çamura düş erse, saplandığı çamurdan kurtulmak için uğraşır durur. Düş tüğü o yeri sahiplenmez. Yerleşmek için düzeltmeye çalışmaz. Oras ını n yaşayacağı  yer  olmadığını  bilir  ve  oradan uzaklaş maya çalışır.

Ey velîlere itiraz eden, günah işlerde bulunan kiş i! Senin duyguların ve anlayışın eşeğinkinden daha mı aşağı ki, gönlün itiraz  ve  inkâr  çamurundan  s ıçrayı p kalkmıyor?

Günah işlerken âciz olduğunu, elinden gelenin bu olduğunu söylüyorsun. Bu tür yorumlarla kendini haklı çıkartmaya çalışıyorsun.

Halbuki Cenâb-ı Hak, işlediğin günahları bilmektedir. Ama sen kör bir sırtlan gibi gururundan dolayı yaklaşan tehlikeyi kabul  etmiyorsun.   Günahlarına  gözlerini   kapatı yorsun.

Günahlarıyla Övünen Adam

Şuayb peygamber  zamanında bir adam,

”Allah benim birçok ayı bımı ve günahı mı görüyor, suçlarımı biliyor,   fakat  lutuf ve  keremiyle  beni  hesaba  çekmiyor” dedi.

Hak Teâlâ Şuayb aleyhisselâma, o adamı şöyle uyarmasını emretti:

”Ey akl ı kıt, do ğ ru yolu bırak ı p çöllere dü ş en zavall ı ! Bulunduğun durumunu tam tersine söylüyorsun. Sen kaç kere ceza aldı n, farkında değilsin. Nefsinin isteklerinin esiri olmuşsun, haberin yok. Ayağı ndan başına kendini günahlara zincirlemi şsin.    Kalbin   paslanmış,    ilâhî   sırları göremiyorsun.


Bu ne ye  be nz e r bi l i yor mus un?

onun

Demirci zenci olursa, duman onun yüzünde iz bırakmaz. Çünkü yüzünün rengi dumanla, isle aynı dır. Fakat beyaz tenli bir adam      demircilik    yaparsa,     isin    ve     dumanın    etkisiyle yüzü

i____________________ ? ?

kararır.”

Aynen zenci demirci gibi, kötülüğü âdet haline getiren insan, i şlediği  günahı  görmez  ve  vicdan azabı çekmez.

Beyaz tenli demircinin yüzünde, anında duman lekesinin görüldüğü gibi iyilik üzere yaşayan gönlü temiz biri günahı n tesirini  anlar.   ”Yâ  rabbi,   ben pi şmanım” diyerek tövbe eder.

* * *

”Demirin paslandığı gibi kalpler de paslanı r” buyuran Peygamber Efendimiz’e  ashap  sormuş :

”Onun cilas ı nedir yâ Resûlallah?” Peygamber Efendimiz (s.a.v),

”Zikrullahtır” buyurmuştur.

Kalplerimizi tövbe ve zikir ile temizleyip silmeliyiz. Günah i şlediğimizde vicdan azabı çekmiyorsak, Allah’a iltica etmeliyiz.

Gemideki Derviş

Bir derviş gemiyle seyahat ediyordu. Yükü ve eşyası olmadığı için, bir köşeye kıvrılı p uyumuştu. Gemide bir kese altı n kayboldu. Her tarafı aradılar, ancak bulamadılar. Biri kenarda uyuyan  derviş i göstererek,

” Şu fakiri de arayalı m, belki ondadır” dedi. Parasını kaybeden dervişi uyandırdı.

”Gemide bir kese altını m kayboldu. Herkesi aradı k, seni de arayacağız.   Üstündekileri  çabuk  çı kar” dedi.

Hırs ızl ıkla suçlanmak, dervişe dokundu. Rabbine iltica etti ve,

‘ ‘Yâ rabbi! Bu zavallı kulunu hırsızlıkla suçluyorlar. Yardımı nı  ulaştı r”   diye  dua etti.

Dervişin duası biter bitmez, denizin her tarafından yüz binlerce balık başı nı çıkardı . Her birinin ağzında çok değerli,   paha biçilmez  bir  inci  vardı .

Derviş balı kların ağzından birkaç inciyi alı p, geminin içine fırlatı p attı. Sonra da iskemlede oturur gibi havada oturdu. Gemidekilere,

”Haydi gidin. Yoksul bir hırsız aranızda bulunmasın. Geminiz sizin olsun. Hak benim olsun. Allah’a yakın olup sizden uzak olmak, benim hoş uma gider. O, beni hırsı zlı kla suçlamayacağı gibi ipimi de gammazın eline vermez” dedi. Gemidekiler dervişe,

”Ey büyük zat! Bu yüce makamı sana neden verdiler?” diye seslendi. Dervi ş önce kinaye yoluyla onlara yaptı klarını hatı rlatmak için,

”Bir      fakiri     töhmet     altında     bırakı p,      Hakk’ ı incitmemem


yüzünden verdiler”   dedi.   Sonra da,

”Hâşâ!     Fakiri    suçlayı p    töhmet    altında    bırakmaktan                                                                   değil,

mânevî sultanlara gösterdiğim saygı ve edepten                dolayı
verdiler” dedi.

~k ~k ~k

Gönül sahibi olanlar, gece ve gündüzün birbirinden çekindiği ve  ayrı ldığı  gibi  dünyadan öyle uzaktırlar.

Gönül sahibi has kulları ayıplamak, padiş ahı hırs ızl ıkla suçlamaya benzer.

Keramet Ağacı

Ülkenin birinde  bir bilgin masal olarak,

”Hindistan’da bir ağaç var, ağacın meyvesinden yiyen, ne ihtiyarlar  ne  de  ölür” dedi.

Ülkenin padi ş ah ı , bu sözü sad ı k bir dostundan duydu. Söylenileni gerçek zannederek, o ağacın meyvesine âşık oldu. Bu ağacı bulmas ı ve meyvesini getirmesi için değerli adamlarından birini  Hindistan’a gönderdi.

Padi şahın adamı, Hindistan ve çevresinde o ağacı bulmak için, yıllarca dolaştı durdu. Gezmedik şehir, çıkmadık dağ, inmedik ova bırakmadı . Herkese tek tek sordu. Sordukları ndan kimisi gülerek,

”Böyle bir ağacı arayan delidir” dediler. Bazısı da şaka yollu  ensesine vurarak,

”Sen şu dünyada dertlerinden kurtulup, muradına eren saf kişilerdensin. Senin gibi temiz yürekli ve zeki birinin böyle bir araştı rmaya girmesi boş una değildir” diyerek dalga geçtiler.   Bazan da,

”Filan ormanda çok ulu, yeş il bir ağaç var” diyerek alay ettiler.

Padişahın adamı herkesten duyduğu haberi değerlendiriyor, ağacı  bulmak  için var  gücüyle çalışıyordu.

Padi şah devaml ı para ve mal göndererek araştı rmasını destekledi.

Sonunda bu gurbet diyarı nda dolaşmaktan usandı . Araştı rmaktan yorgun düş tü. Çaresiz kaldı . Ağaçtan en ufak bir iz bulamadı . Geri  padiş ahı n  yanı na  dönmeye  karar verdi.

Verilen görevi yerine giterememenin üzüntüsüyle geri dönüş yoluna çıktı. Yolda konaklama yaptığı bir yerin yakı nında, bir Allah dostunun oldu ğ unu öğrendi. Allah rızâs ı için ziyaret etmeye karar verdi. Allah dostunun duasının, yolculukta kendisine iyi bir yoldaş olacağı nı düşündü. Gözü yaşlı bir vaziyette  şeyhin huzuruna vardı .

” Şeyhim! Merhamet ve acımanıza muhtacı m. Ümitsizim, lutuf ediniz”   dedi. Şeyh,

”Aç ı k  söyle,   derdini  anlat” dedi.

Padi şahın        adamı,        meyvesini       yiyenin       ölmeyeceği ağacı


araş tı r ı rk e n, baş ı ndan ge çe nl e ri o l duğu gi bi anl att ı . Adamı sonuna  kadar  sükûnetle  dinleyen  şeyh,   tebessüm ederek,

”Ey gönlü temiz saf kiş i! Senin hatan; bilgi ağacını, gerçek ağaç sanmandır. Bu ağaçtan maksat, âlim bir kimsenin sahip olduğu ilimdir, bilgidir. Bilgi ağacı çok büyük, yüksek ve geni ştir. Allah’ ı n her tarafı kaplayan denizinden meydana gelmiş,   bir  âb-ı hayattır.

~k ~k ~k

Sevgili Peygamber Efendimiz, ‘ ‘Cennet ağaçlarından bir ağaca rastladığınız zaman, onun gölgesinde oturun. Yemişinden yiyin”   buyurmuş .   Sahâbeden biri,

”Yâ Resûlallah! Cennet ağ ac ı na hayatta ve dünyada iken nas ı l rastlayabiliriz?”   diye  sormuş.   Peygamber Efendimiz cevaben,

”Bir âlime rastladığı nız zaman, cennet ağaçlarından bir ağaca rastgelmiş  olursunuz”   buyurmuş tur.

Birbirinin Dilini Anlamayanların Üzüm Kavgası

Adamın biri,   dört  kişiye  bir miktar para verdi ve,

”Bu para  ile  neye  ihtiyac ı n ı z  varsa  al ı n,   payla şı n” dedi.

Parayı  alan adamlardan biri Acem’di.

”Bu parayla  engür  alalım” dedi.

Diğeri Arap’tı.

”Hay ı r,   bu parayla  ineb  alaca ğı z” dedi.

Türk  olan üçüncü  adam,   müdahale etti.

”Onu bunu bilmem,   parayla üzüm alacağız” dedi.

Dördüncü adam bir Rum’du.

”Bı rakın bu  lafları.   Bu para  ile  istafil  alal ım” dedi.

Derken, dört ki şi birbiriyle çeki şip dövüş meye başladı lar. Kı yas ı ya vuru ş uyorlard ı . Halbuki hepsi de ayn ı ş eyi istiyordu. Bilgisizliklerinden birbirlerini dövüyorlardı.

Orada dil  bilen  ak ı ll ı  bir  insan olsayd ı ,   onlara  ş öyle derdi:

”Bu para ile hepinizin istediğini al ırı m. Paranı zla dördünüz de muradı nıza erersiniz. Sizin sözleriniz ayrılık ve savaş sebebi  olur.   Benim  sözüm  ise  sizi  uzlaştırır birleştirir.”

* * *

Bütün dilleri bilen bir Süleyman gelmedikçe, ikilik ortadan kalkmaz. Her vaktin bir Süleyman’ ı vardı r. Gönülleri birleştirir, berraklaştı rır. Kalplerde hiçbir toz ve pas bırakmaz.   Gönülleri  anne  gönlü  gibi  ş efkatle doldurur.

Peygamber Efendimiz’in,”Müslümanlar tek bir can gibidir” sözünü  gerçekleş tirir.

Dini bütün müslümanın gözleri, devamlı vaktin Süleyman’ ını arar.

Çöldeki Zâhid


Çölün ortasında yaşayan ve ibadetle meşgul olan bir zâhid vardı. Memleketlerinden hacca giden hacılar, zâhidi ziyarete geldiler. Susuz çölde yaş ayan zâhidi merak ediyorlardı. Yanına vardıkları nda kızgın kumları n üzerinde, huşû içerisinde namaz kıldığı nı gördüler.

Zâhid, sanki çayırda, çimende, güller içerisindeymi ş gibi rahatlı kla secde ediyor, ayaklarının altında ipek hal ılar varmış gibi namaz ı nı kılıyordu. Tenceredeki suyu kaynatacak kızgınl ıktaki   kumlar,   etkilemiyordu onu.

Hacı lar uzun bir süre, zâhidin namaz ı nı ve duasını bitirmesini beklediler. Hacılardan gönül gözü açık biri, zâhidin ellerinden ve yüzünden abdest suyunun damladığını farketti. Hacı   zâhide sordu:

”Buralarda  kuyu  yok,   vaha  yok,   bu  su nereden geliyor?”

Zâhid ellerini gökyüzüne kaldı rarak, ”Gökten geliyor” demek istedi. Hacılar,

”Ey din sultanı! Bizim sorunumuzu hallet. Senin halin bize, yakîn imanı versin. Sırlarından bir sır göster. Gerçek müslüman olal ım”   dediler. Zâhid,

”Yâ rabbi! Hacıların duasını kabul et. Yâ rabbi! Rızkını z gökyüzündedir buyurmuş tun. Ben rızkımı gökte aramaya çalış tım. Sen bana  göklerden bir  kapı  aç”   diye  dua etti.

Zâhidin bu yakarışı sıras ında, gökyüzünde fil şeklinde bir bulut belirdi. Sonra bardaktan boşanırcas ına yağmur yağmaya başladı . Hacı ların hepsi tulumları nı açarak suyla doldurdular. Zâhidin duasını ve bu duayı Allah’ ı n kabul buyurmasını gözleriyle gören hacılar, velîler hakkındaki yanlış düşüncelerini terkettiler.

ÜÇÜNCÜ CİLT

Fil Yavruları

Hindistan’da yaş ayan, irfan sahibi bilge bir kişi vardı . Uzak diyarlardan gelen birkaç dostunu gördü. Perişanlığı, açlığı ve yol yorgunluğu her hallerinden belli oluyordu. Bu ârif zat onlara acı dı. Başına gelebilecek tehlikeler konusunda uyarma ihtiyacı hissetti. Güzelce selâm verdikten sonra, tebessümle nasihatlerini   sı raladı :

”Görüyorum son derece aç ve perişan bir haldesiniz. Kerbelâ
çölünde kalmış gibisiniz. Birçok hastal ıkla, dertlerle
uğraşmışsınız.      Sıkı ntı lar   çekmi şsiniz.    Sizler benim

dostlarıms ını z.   Tavsiyelerime        uymanı z        bundan sonraki

yolculuğunuz   için  çok önemli.

Karşınıza filler çı kacak. Onların çok körpe ve semiz yavruları var. Açl ığı nız ı gidermek için, sakın fil yavrularını avlayı p lezzetli etlerinden yemeyin. Onları avlamak kolay ve çekici olabilir. Fakat, annelerinin pusuda olduğunu unutmayın. Eğer yavrusuna bir şey olursa, anne fil yavrusu için kilometrelerce yol yürür. Ağlayıp inleyerek yavrusunu arar. Bu sırada kızgınl ıktan hortumundan  ateş  ve  duman çıkarır.”


Seyahat eden dostlarına nasihat veren ârif zat, fillerin bir başka özelliğini  de  şöyle açıklardı.

”Yavrusuna çok düş kün olan filler, koklayarak onu hangi ağız ın yediğini, hangi midede bulunduğunu tesbit eder. Anında cezasını  verir”   diyerek  sözlerine  devam etti.

”Kesinlikle hırs ve aç gözlülükle hareket etmeyin. Yiyecek arzunuz, geleceğinizi karartmasın. Bu öğütlerimi dinlerseniz, başı nız belâdan uzak olur. Kalbiniz ve ruhunuz sıkıntıya düşmez. Sonradan piş man olmamanız için ben görevimi yaparak sizi uyardım. Şimdi hepinize Allah, hayırlı yolculuklar nasip etsin.   Selâmetle  gidin”   diyerek vedalaş tı.

Bu yolcuların yolda yiyecekleri bitti. Kıtl ığa düşüp dayanılmaz derecede acı ktı lar. Açl ığı n verdi ği ıstırapla yol alırken, karşılarına yeni doğmuş, semiz ve iştah açan bir fil yavrusu  çıktı.

İçlerinden Ebû Abdullah hariç, diğerleri aç kurtlar gibi fil yavrusunun başı na üşüştüler. Ebû Abdullah, ikaz etmeye çalıştı. Ârif zatın söylediklerini hatırlattı. Fakat kimseye dinletemedi.

Fil yavrusunu kestikten sonra, güzelce kebap yap ı p yediler. Ellerini yıkayıp uzandılar. Günlerdir açlı ktan sonra, karı nlarını  doyurmanın  rehavetiyle  uykuya daldılar.

Bütün ısrarlara rağmen, ârif zatın öğüdünü dinleyerek fil yavrusunun etinden yemeyen Ebû Abdullah’ ı uyku tutmadı . Açl ı ktan  sürüyü bekleyen  çoban  gibi oturuyordu.

Bir zaman sonra, kızgı n filin geldiğini gören Ebû Abdullah korkudan yerinden kıpırdayamadı . Yanına gelen fil, önce onun ağz ı nı üç kere kokladı . Ecel terleri döküp titremekte olan Ebû Abdullah’ ı n etrafı nda birkaç tur attı . Onu incitmeden, uyumakta olan  di ğerlerinin  yanı na gitti.

Ağızlarını tek tek kokladı. Onları n ağz ı ndan yavrusunun kokusu geliyordu. Her birini hortumuyla yukarı kaldırıp şiddetle yere vurdu.   Adamları  paramparça etti.

* * *

Bu hikâyede anne filden maksat, peygamberler ve evliyalardır. Fil yavruları ndan maksat ümmet-i Muhammed’dir. Sâlih müminlerdir. Müminlere zulmetmek, rüş vet vermeye zorlamak, gıybetini  yapmak  enbiya ve  evliyanın  intikamına  sebep olur.

Ey gafil insan! Fil yavrusunu kebap edip yiyen kişiler gibi sen de Allah’ ı n kullar ı n ı n gıybetini yaparak etini yiyorsun. Onlar  yokken  kötülüklerini  söylüyor,   günaha giriyorsun.

Aklı nız ı başınıza alı nız, ağzınızı koklayan Allah’tır. Ağzı temiz  olanlardan başkası  canını kurtaramaz.

Günahsız Ağızla Dua

Cenâb-ı  Hak,   Hz.  Musa’ya   (a.s),

”Yâ Musa! Bana günahsız bir ağı zla dua et” diye buyurdu. Musa aleyhisselâm,

”Yâ     rabbi!    Ben   de   böyle   bir   ağız    yok”    dedi.    Allah Teâlâ


buyurdu:

”Ba ş kas ı n ı n ağzıyla Allah’a dua et. Çünkü sen ba ş kalar ı n ı n ağzıyla günah işleyemezsin. Öyle hareket et ki başkaları senin için gece gündüz dua etsin. Senin günah işlemediğin ağız, başka birinin senin için özür dileyip, dua etti ği ağızdır. Yahut kendi ağzını temizle. Allah’ ın adını zikreden ağı z temizlenir. Allah’ ın ismi bütün pislikleri temizler ve s ıkı ntı yı giderir.”

* * *

Kişinin yanı nda bulunmayan mümin kardeşine dua etmesi, Allah’ ı n hoş una gider. Kişi kardeşi için dua edince, başucundaki melek ”âmin” der. Sana da, ”Dua etti ğin gibi olsun”   der.   Peygamberimiz (s.a.v),

”Kardeşin  kardeşe  gıyabı nda  duası  reddedilmez” buyurmuştur.

Geceleri Allah Diyen Adam

Adamın biri, geceleri devamlı zikirle meşgul olurdu. Allah’ı zikretmekten ağzı, damağı bal yiyormuş gibi zevk alı yordu. Bir gün  şeytan  kendisine  vesvese verdi.

”Böyle    devamlı   Allah’ ı    zikretmen,    ne    zamana   kadar sürecek? Gece      gündüz    Allah    diyorsun,     bir    kerecik    olsun    Allah da, □Lebbeyk   kulum’   dedi   mi?   Zikrinin   cevabını   alamadığına göre, utanmaz  ve  sı kılmaz  yüzünle  daha ne  kadar Allah diyeceksin?”

Bu vesvese adama tesir etti. Zikri bıraktı. Yatıp uyudu. Rüyasında Hız ır  aleyhisselâmı  gördü.   Hız ır aleyhisselâm,

”Allah’ ı zikretmeyi niye terkettin? Zikrullahtan niye pişmanl ık  duydun?”   diye  sordu. Adam,

”Yaptığı m zikirlere kar şı l ı k, bir lebbeyk cevabı gelmedi. Rabbimin kapısından kovulmaktan korkuyorum” diyerek cevapladı.

Bunun üzerine  H ı z ı r aleyhisselâm,

”Senin Allah  demen,   bizim buyur  kulum dememizdir. Allah’a ulaşmak  için,   uğraşmaların cezbemizdir. Korku ve  aşkı n,   lutfumuzun kemendidir.

Her  yâ  rabbi  deyişinin  altında,   bizim  lebbeykimiz  vardı r. Gafil Allah diyemez,   ona  iznimiz yoktur.

Zarara uğradığında yalvarı p yakarmaması için, ağzına ve kalbine  kilit vururuz.

Allah  firavuna dünya mülkünü verdi,   fakat bir  dert vermedi. Dert  dünya mülkünden  kıymetlidir” dedi.

* * *

Allah bir kulunu severse, onu belâya uğratır. O kul belâya sabrederse, Cenâb-ı Hak da onu seçilmi ş kulları ndan yapar (Hadis-i  ş erif).

Şehirlinin Efendiliği,  Köylünün Sahtekârlığı


Geçmiş zamanlarda bir şehirli ile bir köylü ahbap olmuştu. Köylü şehire geldiğinde, şehirli tanışı nın evine giderek yerleşir, iki üç ay kalı r, dükkânından ve sofrası ndan ayrı lmazdı .

Köyüne dönerken, bütün ihtiyaçlarını karşı lıksız olarak ş ehirli dostu karşı lardı. Köylü, her şehire geliş inde, şehirli dostunu  köye  davet  eder ve,

”Sevgili efendim! Sen hiç gezmeye çıkmaz mısın? Köyümüze gelip, ne zaman misafirimiz olacaks ın? Allah aşkına, bütün çocuklarını da getir. Mevsim bahar, her tarafta güller açmıştır. Çayır çimen de yeş illenmiştir. Yeni açı lmış çiçeklerle, gözlerini dinlendir. İstersen yazın meyve zamanı gel. Her çeşit meyveyi ve sebzeyi taze taze ikram edeyim. Sana hizmet  edeyim.   Beni  mutlu  etmiş  olursun” derdi.

Şehirli köylünün bu ısrarlı davetinden kurtulmak için, her seferinde ”geleceğim” diyerek başından savardı. Bugün, yarı n derken,   aradan  sekiz  yıl geçti.

Köylü her  yıl  gelir,   aynı   ikramlarla  ağı rlanır,   giderken de,

”Efendim, ne zaman geleceksiniz? Yine kış geldi çattı” diyerek  davetini  tekrar ederdi.

Şehirli  dostu her  seferinde  bir bahane bularak,

”Bu yıl, filan yerden misafirlerim geldi. Gelecek yıl önemli i şlerimden yakamı kurtarabilirsem, köyünüze gelmek istiyorum” derdi.

Bunu  duyan  köylü,   üzülür,   âdeta yalvararak,

”Ey kerem sahibi dostum! Çoluk çocuğum sizi hasretle bekliyor. Ziyaretinizi daha fazla ertelemeyin” diyerek, beklentisini  tekrar ederdi.

Köylü, her yıl leylek gibi gelip ş ehirli dostunun damına konmaya  devam etti.

Ev sahibi de, her sene parası ndan ve malından cömertçe harcayarak, sabah akşam sofralar kurup, yedirip içirdi. Misafirine  kol  kanat gerdi.

Köylü,      son     ziyaretinde      üç     ay     kald ı .   Gördü ğ ü

misafirperverlikten utanarak,

”Ne zaman sözünde durup hanemizi şereflendireceksin? Beni aldatıyorsun”   dedi. Şehirli,

”Canım, ben de sana gelmek istiyorum. Elimden bir şey gelmiyor.   İ lâhî takdir  neyse,   o oluyor.

İ nsan yelkenli gemiye benzer. Rüzgârı veren Allah’ ın, gemiyi ne tarafa sürükleyeceği belli olmuyor” dedi. Köylü şehirlinin elini tutarak, ”Allah için olsun” diyerek, üç kere yemin ettikten sonra,

”Ey kerem sahibi dostum! Çocuklarını al, gel de ikramımı gör” dedi.

Her sene, köylünün bu ısrarlarına şahit olan hanımı ve çocukları,

”Baba! Ay, bulut gölge de yolculuk yapar. Köylü dostumuza bu kadar     hakkın    geçti.     Onun    için    birçok    zahmete katlandın.


Mas r afa gi r di n. S ı kı ntı çe k ti n. O da bi z i mi s afi r e de re k , hakkını ödemek istiyor. Bize de, □Babanız ı kandırın da köye getirin’   diye,   gizlice  ricada bulundu” dediler.

Şehirli, çocuklarına,

”Söyledikleriniz doğru. Fakat, □iyilik ettiğin kimsenin ş errinden sakın’ diye bir atasözü var. Ben dostluğumuzun bozulmasından korkarım. Dostluk, son nefesin tohumudur. Âhiret günü  içindir.   Allah  rı zâs ı  içindir”   dedi. Çocuklar,

”Baba! Bizim de gezip oynamaya ihtiyacımı z var. Haydi bizi kırma” dediler.

Bunun üzerine şehirli köye gitmeye karar verdi. Haz ı rlı klar tamamlandı . Götürülmesi gereken eşyalar arabaya yüklenip yola çıkı ldı .

Çocuklar sevinerek arabanın önünde koşuyor, köyde meyveler yiyeceğiz  diye seviniyorlardı.

Gidecekleri köyün yolunu bilmediklerinden, bir ay boyunca köyden köye dolaşıp durdular. Gündüz güneşten yüzleri yandı , gece ise ay ile yol bulmayı öğrendiler. Karada yaşayan kuşun, suda eziyet çektiği gibi sıkıntı çektiler. Sonunda kendileri aç ve yorgun, hayvanları yemsiz ve otsuz, davet edildikleri köye ulaştılar.

Köylü dostları , binbir ikramla onlara çektiklerini unutturacak,   hizmetlerinde  kusur göstermeyecekti.

Dostlarını n evini sorup buldular. Kapısını çaldı lar. Fakat kapı yı açan olmadı. Şehirli bu kabalı ktan çok üzüldü. Onca yol gelmişlerdi. Açlı ktan ve yorgunluktan kıpırdayacak halleri kalmamıştı. Gecenin ayaz ında, gündüzün güneşinde, beş gece kapı nın  önünde kaldılar.

Şehirli evine girip çıkan köylüye selâm verdi, davet edip durduğu  şehirli  dostu  olduğunu hatırlattı. Köylü,

”Olabilir. Belki doğru söylüyorsun! Sen nas ıl bir adamsın? İ yi misin? Kötü müsün? Eve almam doğru mudur? Bilemiyorum” diyerek umursamaz  davrandı. Şehirli,

”Yı llardı r, aylarca gelip evimde kaldın. Kaç kere soframda tıka basa karnını doyurdun. Her sene, bütün ihtiyaçlarını temin ettim. Sayı sız iyili ğim oldu. Bana, nası l böyle davranı rsı n?   İ nsan biraz  utanır”   dedi. Köylü,

”Ben seni tanı mam, ne adını bilirim ne de yerini. Hem ben, dün ne yediğimi hatırlamayacak kadar, gönlüm hayret makamı nda. Kalbimde Allah’tan baş ka bir  şey yok” dedi.

Beşinci gece bardaktan boşanırcas ına yağmur başladı. Yağmurun tesiriyle şehirli, ”Ev sahibini çağırın” diye köylünün kapı sını yumruklamaya baş ladı. Yüzlerce ısrardan sonra kapıyı açan köylü,

”Ne  var?  Ne  istiyorsun?”   diye  sordu.   Ş ehirli,

”Bak, bugüne kadar sana yaptığım iyilikler helâl olsun. Kanı mı döksen bile helâl olsun. Yeter ki şu yağmurda başı mız ı sokacak bir  yer  göster.  Allah  için  sevap  kazan”   dedi. Köylü,

” Şurada, içinde bahçıvanı n kurt bekledi ği bir kulübem var. Bahçıvanın      görevini      sen     üstlenirsen,      çocuklarınla orada


kalabilirsin.   Yoksa dilediğin yere  git” dedi.

Çaresiz kalan ş ehirli, bu teklifi kabul etti. Ailesiyle o daracık kulübeye sığı ndı . Gecenin karanlığında, yağan yağmurdan perişan olmuşlardı .   Bütün  gece hepsi,

”Allahım, bu bize lâyık. Bu durumu biz hak ettik. Alçaklarla dost olanlara, insanl ıktan uzak olanlara, iyilik yapanı n sonu böyle  olur”   diye birbirlerine  dert yandılar.

Şehirli eline ok ve yayı alıp kurt beklemeye başladı. Eğer kurt gelir de bir zarar verirse, köylünün, sakalını yolacağından korkuyordu. Gözlerini dört açıp etrafı kolluyordu.

Gece yarı sı, karanlığın içinde bir kıpırtı duydu. Kurda benzeyen bir karaltı gördü. Yayı nı gerip okunu fırlatarak karaltı ya  attı.   Hayvan vurulup  yere  düşürken yellendi.

Yellenme  sesini  duyan  köylü,   yatağından fırlayıp geldi.

” İş e  yaramaz  adam!   Eş eğimin  sı pas ını  vurdun”   dedi. Şehirli;

”Hay ı r,   o  dev gibi  bir  kurt”   dedi. Köylü,

”Ben sıpamı, yellenmesinden tanırım. Bu bilginin doğruluğu, suyu  şaraptan  ayırt  etmem  kadar  kesindir”   dedi. Şehirli,

”Gecenin  karanl ığı  ve  yağmur  seni  aldatmas ın” dedi.

”Yok kardeş im. Ben, sıpamın yellenmesini yirmi yellenme aras ından seçerim” deyince, şehirlinin kan beynine sıçradı . Fı rlay ı p  köylünün  yakas ı n ı  yakalad ı .

”Ey sahtekâr ahmak! Bu karanlı kta sıpanı n yellenmesini tanı yorsun da on yıll ık dostun olan, beni nas ıl tanı mazsın? Sersem herif.”

Sen,   Köpekten de Aşağı mısın?

Bir köpeğe, bir kapıdan bir lokma ekmek verilse, köpek o kapı ya bağlanır. Hizmetkârı olur. Eziyet edilse bile, o kapı nın bekçisi olur. O kapıya yerleş ir, bir başka kapıya gitmeyi  nankörlük bilir.

Bir mahalleye baş ka bir yerden bir köpek gelse, oranı n köpekleri bir araya toplanı r. Havlayarak o köpeği edebe davet ederler.

”Önce ekmek yediğin kapı ya dön. Yediğin nimetlerin hakkı , gönlünü oraya bağlamandır. Vakit geçirmeden eski yerine git. Oranın hakkını  ver” derler.

Havlayarak  anlatamazlarsa,   ı sırarak anlatırlar.

~k ~k ~k

Ey sana verilen mânevî yemekleri unutan sûfî! Gönül sahiplerinin  kapısı nda  kaç  kere  tövbe  ettin? Gözlerin açıldı.

Gönül ehlinin kapısından aldığın mânevî feyizle, kendinden geçer,   cezbeye  düşerdin.   Mestane dolaşırdın.

Hatı rlamı yor musun?

Bırak nefsinin çanağını yalamayı da ruhun için tövbede sabit kadem ol.


İsâ Aleyhisselâm’ın Duası

Hz. İsâ aleyhisselâmın ibadet ettiği yer, gönül ehlinin sofrası gibiydi.

Bütün dertliler, hastalar, s ıkı ntı sı olanlar, sabah olunca İ sâ aleyhisselâmı n ibadet etti ği yerin kapı sına gelir, orada toplanı rlardı .

Hz. İ sâ aleyhisselâm sabah virdini çeker, dersini bitirdikten sonra  kuşluk vaktine  doğru dışarı çıkardı.

Fakirler, garipler, hastalar, zulme uğrayanlar, çeş itli dertlerden mustarip olanlar, ümitle kendisini beklerdi. Hz. İsâ onlara,

”Ey dertliler! Allah hepinizin dileklerini kabul etti. Haydi ş imdi zahmetsizce, Allah’ ın lutfuna ve keremine doğru yürüyün” derdi.

İ nsanlar bu duanı n bereketiyle, ümit içerisinde neş eyle evlerine dönerlerdi.

* * *

Senin de başı na birçok belâ ve musibet geldi. Koş a koşa din ve tarikat sultanı na gittin. Himmetleriyle iyi oldun. Ruhun gamdan ve mihnetten kurtuldu. Bu iyilikleri unutmamak için ayağına bir ip bağla. İsyana düştüğünde hatırlarsın. Şükretmeyişin, vaktiyle gördüğün kerem ve lutufları sana unutturur.

Unutu ş un, Allah dostunun gönlünü incitir. O incinirse, lutuf ve  kerem kapı sı   kapanı r.

Hemen onları bulup af dile. Bulut gibi göz yaşı dök ağla. Ağla ki  gül  bahçesi  sana  da  açı ls ı n.

El  Gönülden Gizli  Bir  İş Yapamaz

Davran, Yemen’de Sana şehri yakı nlarında bir yerin adı dır. Büyük bir çölün içerisindeki bu vahada, sâlih bir kimsenin bağı vardı. Bu hayı rsever insan ailesine yetecek kadar ürünü ayırır, fazlasını fakir fukaraya dağıtır, hayır dualarını alırdı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu sâlih kulun mahsulüne bolluk ve  bereket  ihsan  ederdi.   Bu  sâlih  kul  vefat etti.

Babalarını n cömertliğinin aksine, çocukları çok cimriydi. Ürün zamanı geldi ğinde fakirlere bir şeyi vermemek için, ne hile yapacaklarını akş amdan kararlaştı rdı lar. Hilelerini Allah’tan gizleyebileceklerini zannettiler. Halbuki el, gönülden gizli bir  iş yapamaz.

Onlar gece uyurken, Allah, bir âfet indirerek bağlarını n tamamını  harap etti.

Sabahleyin uyanıp bağa gittiklerinde, gördükleri manzara karşısında hayrete  düş tüler.

Hemen tövbe  edip  rabbü’l-âlemîne  s ığı ndı lar.


Çakalın Tavusluk  İddiası

Bir çakal gezinirken boyacı küpüne dü ş tü. Küpten çıkmak için uğraşırken her tarafı boyandı. Güneş vurdukça tüyleri parıl parı l parlıyordu. Üzerinde yeşil, kırmız ı , pembe, sarı her renk vardı .   Çakal  kendi kendine,

”Ben  göklerin tavus  kuşu  gibi  oldum” dedi.

Ko ş a ko ş a giderek, di ğ er çakallara kendini gösterdi. Çakallar onu böyle görünce,

”Ey çakalcı k! Bu ne hal? Rengârenk tüylerin seni baya ğı neşelendirmiş . Böyle gururlanı p, kibirlenmenin sebebi ne?” dediler.

İ çlerinden biri  öne  çı karak sordu:

”Hile      mi     yapıyorsun?    Yoksa     ermişlerden     biri     mi oldun? Durumun;    çok   çal ışı p   da   bir   şey   elde   edemeyenlerin, sonunda utanmazlık   yoluyla   hileye   sapmalarına   benziyor.”  Boya küpüne düşen      çakal,      kendisini     eleştiren     çakalın     yanına geldi. Kula ğı na  e ğ ilip gizlice,

”Şu renklerime, güzelliğime bak da bana karşı çıkma. Secde et. Çünkü ben, ilâhî lutfa ulaş mış büyük ve yüce bir çakal ım” dedikten  sonra bütün  çakallara döndü;

”Ey çakal sürüsü! Bundan sonra bana çakal demeyin. Ben hiç size  benziyor muyum?” Çakallar,

”Ey  elmas ımı z! Peki,   sana ne  diyelim?” diye  sordular.   O da,

”Müşteri yıldız ına benzeyen erkek tavus kuşu deyin” cevabını verdi.

Çakallar bunu duyunca,

”Gerçek tavus kuşları , gül bahçelerinde nazlı nazl ı salı narak, cilveler yaparak dolaşı rlar. Sen de öyle dolaşabilir misin?” dediler.

”Hay ı r bunu yapamam.”

”Peki,   tavus   kuşu  gibi  öte  bilir misin?” ”Hayır  ötemem” deyince  diğer çakallar,

”Tavus kuş unun elbisesindeki güzellik, tüylerinin kökünden gelir. Tüylerinin renkli olması yla ve sadece kuru iddiayla ona nası l benzersin? Sen bizi kandırmaya çalış an sahtekars ın” dediler.

* * *

Bu hikâyedeki çakaldan murat, dış yüzünü süsleyerek güzel görünmeye çalış an, iç yüzünü yırtıcı lıktan kurtaramamış sahtekârlardı r. Mevlânâ hazretleri burada, kıyafetiyle tasavvuf büyüklerini taklit eden, onların sözlerini ezberleyerek, kendini kemâlât sahibi olarak insanlara takdim eden,   sahte  ş eyhlerden uzak  durmamız ı öğütlüyor.

Hârût ve Mârût

Yeryüzünde işlenen kötülükleri, zulumleri, günahları ve dökülen kanları gören, mânevî şarhoşluk içerisindeki Hârut ve Mârut  isimli   iki  melek  şöyle  sı zlandı lar.


”Yazı k l ar o l sun i nsanoğl una. Bi zl e re f ı rsat ve ri l se ydi , dünyaya adaleti, sevgiyi, merhameti ve ibadeti öğretirdik.” Allah onlara,

İnsanlardaki nefsânî duygular ve şehvet sizde olsaydı daha kötü olurdunuz. Daha çok günah i ş lerdiniz” buyurdu. Hârût ve Mârût kendilerine çok güvendiklerinden temiz kalacaklar ı na söz verdiler.

Bunun üzerine rabbü’l-âlemîn, onlara şehvet duygusunu vererek gökten yeryüzüne indirdi. Bâbil ş ehrinde hâkimlik yapmaya başladı lar. Fakat, hak yolunda öyle tuzaklar, öyle imtihanlar vardı  ki  dağları  bile  saman  çöpü  gibi savurur.

Bir     gün,   çok   güzel   bir   kad ı n   bir   iş    için   yanlar ı na geldi. Melekler,     bu    mükemmel     güzelli ğ e    hayran    oldular.     Ak ı llar ı başları ndan     gitti.    Hakk’a   verdikleri    sözü   unuttular. Fakat, kadı n    onların   arzularını    yerine   getirmek   için,   baz ı şartlar ileri sürdü.

Ya kocas ı n ı öldürüp katil olacaklard ı ya puta tapacaklard ı ya da şarap içeceklerdi. Şehvet şarhoşluğu içerisinde, şarap içmeyi  uygun buldular.

Şarap içip sarhoş olan meleklere kadı n, ”Bir şartım daha var. Siz her gece ism-i azamı okuyarak göğe çıkıyorsunuz. Onu bana da öğretin” dedi. Melekler arzularına ulaşmak için bu son ş artı  da  kabul ettiler.

İ sm-i azamı öğrenen kadın, onu okuyarak göğe çıktı . Tekrar yeryüzüne  dönüp  kirlenmek istemedi.

Hatta, Hak Teâlâ’n ı n o kad ı n ı bir yıld ı za çıkard ığı , bu yıldız ı n da Zühre  yıldız ı  olduğu söylenir.

Hak Teâlâ meleklere, dünya veya âhiret azabından birini kabul etmeleri konusunda serbest bırakt ı . Hârût ve Mârût dünya azabını  tercih ettiler.

Allah’ ı n izniyle onlar, Bâbil kapı sında baş aşağı ası ldı lar. Orada  k ı yamete  kadar  azap çekecekler.

Hz.   Musa’nın Doğumu

Firavun; rüyas ında Hz. Musa’nın doğacağını, tacı nı, tahtını yerle bir edeceğini gördü. Hemen rüya yorumcularını , kâhinlerini, büyücülerini çağırdı. Gördüğü rüyayı anlattı . Çare  bulmalar ı n ı istedi.

Kâhinler Firavun’dan Hz. Musa’nın anne rahmine düşeceği geceyi tesbit etmek için süre istediler. Şeytanları n, ifritlerin ve kâfir cinlerin yardımı yla bu geceyi tesbit ettiler. Firavuna gelerek,

”Çocu ğ un muharrem ay ı n ı n filan gecesi anne rahmine dü ş ece ğ ini tesbit ettik. O gün gelmeden şehrin büyük bir meydanına tahtını kurdur. Tellâllar çı kartarak şehirdeki bütün erkekleri orada topla. İ nsanlara yüzünü göstererek çeşitli ihsanlarda bulun.   O geceyi  orada  geçirmelerini  sağla” dediler.

O zamana kadar İ srâilo ğ ullar ı ‘n ı n Firavun’a yakla ş malar ı ş öyle dursun yüzüne bile bakmaları yasaktı . Firavun bir yerden geçeceği   zaman   askerler,    insanları   uyarı r.   Herkes   secde eder


gi bi yüz ü ko yun ye re kapak l anı rdı . Fi ravun’ un yüz üne bakmanı n cezası ölümdü.

Firavun’un yüzünü görme müjdesi İ srâiloğulları’nı çok sevindirdi. İ nsanın yaratı lışındaki yasağa karşı olan eğilim ve merak duygusu,   İ srâilo ğ ullar ı ‘n ı  da  etkisi  alt ı na  almış t ı .

Temiz ve yeni elbiseler giyerek süslendiler. Erkenden meydana doğru akın etmeye başladı lar. Adamları herkesin toplandığını bildirince, Firavun meydana geldi. Yüzünü gösterdi. Çeş itli hediyeler dağıttı. Vaadlerde bulundu. Meydanı dolduran İ srâiloğulları’na,

”Hat ı r ı m için bu gece burada kal ı n. Hiç kimse evine gitmesin”   dedi.   İ srâiloğulları da,

”Sen istersen bir ay burada otururuz” diyerek bu teklifi seve  seve  kabul ettiler.

Firavun akşam olduğunda sevinerek sarayı na döndü. Hiç kimse hanı mıyla beraber olamayacağı için bu tehlikeden kurtulmuş olacaktı.   Yanında hazinedarı   İ mran vardı . Ona,

”Bu gece sen de sarayda kal. Evine han ı mı n ı n yan ı na gitme” dedi.   İ mran,

”Kap ı n ı z ı n eşiğinde uyurum. Tek dü ş üncem sizin gönlünüzün isteğini  yerine  getirmektir”   diyerek bağlı lığını bildirdi.

İ mran İ srâilo ğ ullar ı ‘ndand ı . Firavun’un can ve gönül dostuydu. Emrinin  aksine bir  şey  yapmazdı .   En  güvenilir adamıydı.

Firavun odası na çekildikten sonra, İ mran da kendine gösterilen yerde  yatıp uyudu.

İ mran’ ı n kar ı s ı kocas ı n ı n Firavun’la saraya döndü ğ ünü öğ renmi ş ti. Gece yar ı s ı na kadar bekledi. Gelmeyince saraya geldi. Kilitli kapı lar sanki hiç kilit yokmuş gibi birer birer açıldı.   Kocas ını  öperek uyandırdı.   İ mran,

”Gecenin bu vaktinde  senin burada ne  iş in var?”   dedi. Kadın,

”Hem merak ettim hem de seni çok özledim. Allah’ ı n takdiri, yanı na  gelmekten  kendimi  alamadım” dedi.

İ mran  sabahleyin  erkenden  e ş ini gönderirken,

”Kimseye görünme. Yan ı ma geldi ğ ini duymas ı nlar. Yoksa Firavun ikimizi de öldürür. Firavun’un korktu ğ u ş ey oldu. Dikkatli ol. Sak ı n kimseye bir ş ey söyleme. Sana da bana da zarar gelmesin”   diye  sıkı  s ıkı ya  tembih etti.

Tam bu sırada meydandan gürültüler gelmeye ba ş lad ı . Hz. Musa’nı n anne rahmine düştüğünü işaret eden yıldı z gökyüzünde parlamaya başlamış tı. Bunu gören kâhinler ve büyücüler bağı rıp, çağı rmaya, ağıtlar yakmaya başladı lar. Gürültülerden uyanan Firavun,   İ mran’a,

”Bu  seslerin,   gürültülerin  sebebi  nedir?”   diye  sordu.   İ mran,

”Padi ş ah ı mı z ı n ömrü uzun olsun. İ srâilo ğ ullar ı , sizin lutuflarınızdan  dolayı   sevinip  eğleniyorlar” dedi.

Firavun’u bu cevap tatmin etmedi. Hemen İ mran’ ı           meydana
gönderdi.

İ mran meydana gelince, kâhinlerin üzüntü içerisinde        ağlay ı p
dövündüklerini gördü.


‘ ‘ Ne di r bu hal i ni z ? Ni ye böyl e yapı yor s unuz ?’ ‘ di ye s orunca, kâhinler,

”Biz elimizden gelen bütün tedbirleri ald ı k. Buna ra ğ men, peygamber olacak çocuk anne rahmine düş tü. Onun için feryat ediyoruz” dediler.

İ mran bunun kendi oğlu oldu ğ unu anlad ı , fakat belli etmedi. Onlara  k ı zarak ba ğı rd ı :

”Padi ş ah ı mı z ı aldatt ı n ı z. Halk ı n kar şı s ı na çı kart ı p ş eref ve heybetini   sarstı nız.   Verdiğiniz   sözü tutamadınız.”

Firavun  da  olanları  duyunca öfkeden deliye döndü.

”Hainler!     Hiçbirinize      aman     vermeyece ğ im. Hepinizi

astı racağı m. Hazinemi boşalttı nız. Şerefimi yok ettiniz. Bu muydu sizin y ı ld ı z bilginiz? Sizi ate ş e odun yap ı p, yedi ğ inizi içti ğinizi  burnunuzdan getireceğim.”

Kâhinler,

”Bu defa bir ş ey yapamad ı k. İ zin verin, kendimizi affettirmek için gereken önlemi alal ı m. Endi ş elerinizi giderelim. Eğer yapamazsak,   o   zaman bizi  öldür” dediler.

Firavun  sakinleş tiğinde planlarını anlattılar.

”Çocu ğ un do ğ aca ğı günü hesaplar, o gün do ğ an bütün bebekleri ortadan  kaldı rıp  tehlikeyi önlemiş oluruz.”

Dokuz  ay  sonra  kâhinler Firavun’un  yanına  koştular ve,

”Efendim! O çocuk, bugün annesinden do ğ du. Taht ı n ı z ı yeniden ş ehrin büyük meydanına kuralı m. Bu sefer, kadı nlara ve çocuklara hediyeler  vereceğimizi  ilân  edelim” dediler.

Kad ı nlar çocuklar ı yla birlikte sevinerek meydana topland ı . Erkek  çocuklar,   annelerinden  al ı narak ba ş lar ı kesildi.

İ mran’ ı n kar ı s ı da, oğlu Musa’yla o meydana gelmi ş ti. Ak ı ll ı ve kurnaz kadın, durumu görünce oğlunu eteğiyle sakladı . Meydandaki   kar ışı kl ı ktan  yararlanarak  kaçt ı .

Firavun bu sefer iş i garantiye almak için ebe kadınları evlere casus  olarak  gönderdi. Casuslar,

” Ş u mahallede güzel bir kad ı n ı n, yeni do ğ mu ş bebe ğ i var” dediler. Firavun’un askerleri, İ mran’ ı n evine baskı n düzenlediler. Musa’nı n annesi, Allah’tan gelen ilhamla onu yanmakta olan tand ı r ı n içine saklad ı . Askerler evin her tarafını  aradıktan  sonra,   elleri  boş döndüler.

Annesi heyecanla tandıra baktığında, Musa eliyle ateşle oynuyordu.

Baz ı gammazlar, birkaç kuru ş için çocu ğ u Firavun’un adamlar ı na yine haber verdiler. Musa’nı n annesi de, çocuğunun elinden alınıp öldürüleceği korkusu içerisindeydi. Üzüntüyle evinde bekliyordu.   Cenâb-ı  Allah  onun  kalbine  ş öyle  ilham etti:

”Oğ lunun karn ı n ı doyurduktan sonra, bir sand ığ a koy. Nil nehrine bırak. Korkma ve endiş elenme. Biz seni onunla tekrar buluşturacağı z.”

Bu ilâhî ilhamdan sonra Musa’nın annesi, Firavun’un askerleri gelmeden bir sandık yaptı rdı . Oğlunu Nil nehrinin sularına bıraktı .


Kâhinler, Musa’nın yaşadığını doğarken gökteki beliren yıldıza bakarak haber veriyorlardı. Annesi, Hz. Musa’yı suya bırakınca, gökteki yıldız kayboldu. Kâhinler koşup Firavun’a ş u müjdeyi verdiler:

”Gökteki  yıldız   kayboldu.   Çocuk öldü.”

Bunun üzerine Firavun  sevindi.   Gönlündeki  s ı k ı nt ı gitti.

Firavun’un bir kız evlâdı vardı. Vücudunda hekimlerin iyi edemedi ğ i bir yara çıkmış t ı . Kâhinler, bu yaran ı n suda bulunacak bir  çocuğun  tükürüğüyle  iyileş eceğini söylediler.

Firavun’un eşi Asiye, Musa’yı Nil nehrinden çıkardı. Bu güzel bebeği Firavun da Asiye de çok sevdi. Tükürüğünü kızlarını n yarasına sürdüler. Yaraların hepsi iyileşti. Kâhinler, ”Rüyada gördü ğ ünüz bebek bu olabilir” dedilerse de, Firavun onları  dinlemedi.   Bebeği,   hanımı Asiye’ye bağışladı.

Böylece, Cenâb-ı Allah Musa’yı Firavun’un sarayına yerleştirdi.  Orada besleyip büyüttü.

* * *

Firavun’un ve kâhinlerin hilesi kendi ayaklarına dolaştı . Dış ar ı da binlerce çocu ğ u öldürürken as ı l arad ı klar ı saray ı n baş   köş esine kurulmuştu.

Firavun’un hilesi, Musa’yı alt etmeye yetmedi. El elden üstündür. Nereye kadar?Allah’a kadar. Çünkü son varı lacak yer, O’nun makamıdır.   Her  ş eyin doğrusunu,   en  iyi  bilen Allah’tır.

Dünyal ı k       kazanmaktan      ba ş ka      gayesi      olmayan      ey gafil! Firavun’dan   hiç    farkın    yok.    Aynı    kötü    ahlâk    sende    de var. Kendini      beğeniyorsun.     Mal     ve     şehvet     peşinde     koşuyor ve kibirleniyorsun.

Kötü hallerinden bahsedilse, canı n sıkılır, hoşuna gitmez. Ba ş kalar ı n ı n  durumu  sana masal  gibi gelir.

Nefsinin, seni Allah’tan uzaklaş tırdığının farkı nda bile değilsin.

Firavun’un elindeki fırsatlar, zenginlik, güç senin elinde olsa,   sen  de  çok  canlar  yakardı n.

Uyuyan Yılan

Bir yılanc ı , karda kış ta da ğ lara yılan aramaya gitti. Da ğı taşı  gezdi, dolaştı.

Ölü gibi duran, kocaman bir yılan buldu. Ejderhaya benzeyen, böyle büyük  yılanı   kendisi  bile  görmemiş ti.

Halk ı n ilgisini çekip, para kazan ı r ı m dü ş üncesiyle o yılan ı sürükleyerek Bağdat’a  getirdi. Görenlere,

”Baya ğı bo ğ u ş tum. Zahmetli oldu ama sonunda ölü olarak ele geçirebildim”   diyerek gururlandı.

Dicle nehrinin kenarında, bir peykenin üzerine yılanı yerleştirdi.   İ nsanları  toplayarak büyük  gösteri  yapmak istedi.

Bağdat şehri, bu büyük yılanı n haberiyle çalkalandı . Yavaş yavaş  halk  toplanmaya baş ladı.

Yılancı    her    ihtimale    karşı    tedbiri    elden   bırakmamış ,    kalı n


iplerle yılanı bağlamış ve üzerine bir çul örtmüştü. İnsanların merakını kamçılamak için, çulun ucundan kenarından kaldırı p yılanı gösteriyordu. Binlerce merakl ı ahmak toplanmıştı. Daha fazla insanın gelmesi için acele etmiyordu. Bu arada, Bağdat’ ın güneş i yılanı n üzerine vurdu. Sıcak güneşin etkisiyle buzları çözülen yılan, yavaş yavaş kımı ldanmaya başladı. Halkın şaşkınlığı ve merakı daha çok arttı. İ yice ısı nan yı lan kendine geldi. Bağlı olduğu iplerden kurtuldu.

Bunu gören halk bağrış arak kaçmaya baş ladı. Bu sırada birçok insan  ezilerek  can verdi.

Yılancı ise, korkusundan kıpırdayamadı. Olduğu yerde kaskatı kesildi. Ejderha büyüklüğündeki yılan, yılancıyı bir lokmada yuttu. Sonra peykenin direğine sarı larak yuttuğu yılancını n kemiklerini  s ı karak  kı rdı .

* * *

Ey insanoğlu! Senin nefs-i emmâren de, ejderha büyüklüğünde bir yılan gibidir. Onun ölmüş , uyumuş görüntüsüne aldanma. Günah işlemek için, eline fırsat geçti ğinde aniden canlanır. Firavunluğa başlar. Yüzlerce Musa’nın ve Harun’un yolunu keser.

Nefsinle yiğitçe savaşa gir. Riyâzet ve mücahede karlarını yağdır üzerine. Soğuktan donmuş bir halde kalsın.Şehvet güneşiyle  nefsini  canlandırı rsan,   seni  bir  lokmada yutar.

Gerçek Suçlu

Davud peygamber  zamanı nda  yaşayan bir  adam herkesin yanında,

”Yâ rabbi! Bana zahmetsiz bir zenginlik ver. Beni tembel yarattığın gibi, rızkımı da çalış madan ihsan et” diye, sabahtan akşama  dua ederdi.

İ nsanlar, onun işsiz güçsüz haliyle zenginlik istemesine gülerek,

”Sen deli misin? Yoksa esrar mı içersin? Aklı başı nda olan bir kimse böyle bir talepte bulunmaz. Allah’ ın peygamber olarak seçti ği, çeşitli mûcizeler lutfettiği Davud (a.s) bile rızkını çalışarak elde ediyor. O bu kadar yüceli ğe sahipken, z ırh örüp satarak geçimini sağlı yor. Senin zahmetsiz rızık istemen hem tembellik hem de  ahmaklıktır” derlerdi.

Adamın bu durumunu gökyüzüne merdivensiz tırmanmaya benzetirlerdi. Bazan da onunla alay ederek, ”Müjdeci geldi. İ stediğin rızık gelmiş . Git, al getir, bize de dağıt.” O adam ise, insanların ayı plamas ına, alayına aldırmadan duasına devam etti.

Şehirdeki  adı ,   boş  ambarda peynir  arayan  adama  çı kmıştı.

Sonunda bir gün kuş luk vakti yine böyle dua edip dururken, bir öküz gelip evinin kapısı nı boynuzuyla kırıp içeri girdi. Adam öküzü bağlayıp başını gövdesinden ayırdı. Öküzün boğazını kestikten sonra, derisini yüzmesi için kasabı çağırdı. Meğer o öküz   kasabın  öküzüymüş .

Öküzünü    tanı yan    kasap,     feveran    etmeye    baş ladı.     ”Sen hangi


hakl a be ni m ö küz ümü k e s t i n? İ ns af a ge l . He me n bo rcunu ö de ‘ ‘ dedi. Adam, ”Ben uzun zamandır rabbimden zahmetsiz rızık isterdim. Rabbim duamı kabul etti. Bana, bu öküzü gönderdi. Ben de onu kestim” dedi. Öküzün sahibi, adamı n kolundan tutup sürüklemeye başladı ve,

”Gel ey zalim, edepsiz adam! Aptalca bahanelerini Davud peygambere anlat. Aramı zdaki meselenin çözümüne, o karar versin” dedi.

Davud’un (a.s) huzuruna giderken öküzün sahibi insanları başı na  toplayarak,   adamı   şikayet  etmeye  baş ladı.

”Ey müslümanlar! Şu adamı n söylediği saçmal ığa bakı n. Allah rızâsı için söyleyin. Dua nası l benim mal ımı , onun yapar? Dua ile mal, mülk sahibi olunsaydı bütün körler, dilenciler dünyanı n  zengini olurlardı.”

Öküzün sahibi kasabın söyledi ğini duyan insanlar öküzü kesen adama,

‘ ‘Ya kestiğin öküzün parasını ver ya da cezasına katlan’ ‘ dediler.

Bunun üzerine öküzü kesen adam, rabbine yönelerek niyazda bulundu,

”Yâ rabbi! O duayı , gönlüme veren sensin. Bu adam kör dilenci diyerek bana hakaret eder. Halbuki ben kullarından değil, sadece senden istedim. Yâ rabbi, her şey senin lutfunla kolaylaşır.   Yâ  rabbi,   sen beni  rezil  etme” dedi.

Büyük bir kalabalıkla birlikte, Hz. Davud’un (a.s) evine varı ldı .   Hz.   Davud (a.s) evinden dışarı  çıkarak sordu:

”Ne var, mesele nedir?” Öküzün sahibi, ”Ey Allah’ ı n peygamberi! Benim öküzüm, bu adamı n evine gitmi ş. Bu adam da tutmuş onu kesmiş. Hakkımı istiyorum, vermiyor. Senden adalet istiyorum” dedi.

Davud peygamber  o fakire,

”Sen bu adamın mal ına niye   zarar  verdin?” Adam,

”Ey Davud! Yedi senedir gece gündüz dua ederek rabbimden helâl ve zahmetsiz rızık isterim. Herkes de bunu bilir. Yine böyle dua yaparken, evime bir öküz girdi. Rızık için değil, rabbim duamı kabul etti diye düşünerek, şükür maksadı yla o öküzü  kestim”   dedi.   Davud peygamber,

”Bu seni haklı çıkarmaz. Bu davada şeriata uygun bir delilin varsa,   onu  söyle” dedi.

Bunun üzerine o fakir, tekrar rabbine yöneldi. Ağlayarak secdeye kapandı.

Hz.   Davud bu  i ş te,   bir ba ş ka  i ş  oldu ğ unu hissetti ve,

”Bu dava hakkında hükmü hemen istemeyin. Halvete girip rabbime  yöneleceğim.   Kararımı  ondan  sonra bildireceğim” dedi.

Davacı ve halk dağı lıp gitti. Hz. Davud halvete çekildi. Rabbine yönelerek işin gerçeğini öğrenmek için, niyazda bulundu.

Ertesi gün öküzün sahibi, şikâyetçi olduğu fakir ve işin sonunu    merak   eden   kalabal ık   bir   halk   topluluğu,   Hz. Davud’un


huz uruna  ge l di . Hz.   Davud öküz sahibine,

”Bu fakiri kötülemekten ve davandan vazgeç. Öküzünü de bu müslümana helâl  et” dedi.

”Eyvahlar olsun! Bu nası l hüküm? Bu nas ıl adalet? Senin adaletinin şöhretine, bu karar hiç uyar mı?” diyerek isyan etti.   Bunun üzerine  Hz.   Davud (a.s),

”Ey inatçı gafil! Bütün malı nı mülkünü de bu fakire bağışlayacaks ın. Yoksa sonun kötü olacak. Yaptığın kötülük ortaya çıkacak” dedi. Bunu duyan adam başı na toprak saçtı . Elbisesini yırttı. Halka kendini acındırmak için, ”Bu zulümden dağlar taş lar yarılır. Davud bile bile hakkımı yiyor, sizler  de  şahit  olun”   diyerek bağırıp  çağı rmaya baş ladı.

Hz. Davud öküzün sahibini tekrar huzuruna ça ğı rarak, ”Öküzünü helâl edeceksin. Malını mülkünü bağış layacaksı n. Çoluk çocuğun da onun kölesi ve câriyesi olacak. Bu senin son ş ans ın, dikkat et” dedi.

Adam bu sözleri duyunca deliye döndü. Aşağı yukarı koş maya başladı . Halk adamı n gerçek durumunu bilmedi ği için, Hz. Davud’u  kı namaya başladı.

”Ey seçilmiş peygamber! Bu hüküm sana yakış mıyor. Apaçı k zulüm işlemektesin. Bir günahs ız ı hiçbir suçu yokken kahrettin” dediler.

Bunun üzerine  Hz.   Davud (a.s),

”Dostlar! Bu adam bir katildir. Yakalay ı p ellerini arkas ı na s ıkı ca bağlayı n. Bu adam, suçlu diye getirdiği bu fakirin babasının kölesiydi. Yıllar önce efendisini, ovada bulunan dalları gür büyük bir ağacın altında öldürdü. Öldürdükten sonra gördüğü korkunç bir hayal yüzünden, bıçağı nı kestiği efendisinin başıyla birlikte gümdü. Yürüyün oraya gidiyoruz” dedi.

Hz. Davud’un tarif etti ğ i ağac ı n alt ı na geldiklerinde, Davud (a.s) kaz ı lmas ı gereken yeri işaret etti. Gösterilen yeri kazdıkları nda, bir adam başı ile birlikte, bir bı çak buldular. Bıçağın sapı nda öküzün sahibinin ismi yazılıydı. Adamın katil olduğu açıkça ortaya çıkınca,   Hz.   Davud (a.s),

”Allah’ ın hilmi bu cinayeti şimdiye kadar örtmüş tü. Fakat bu adam kendi eliyle günahı nın üzerindeki örtüyü kaldı rdı . Öldürdüğü efendisinin çoluk çocuğuna ufak bir yardımda bulunmadığı gibi, bir öküzü bile çok gördü” dedi ve katile dönerek,

”Sen adalet istiyordun değil mi? Hanı mın, öldürdüğün adamı n câriyesi idi. O da, ondan doğan çocuklar da, mirasçını n hakkıdı r. Sen de köleydin. Senin de kazandığın bütün mal, mülk mirasçı olan bu fakirin hakkıdı r. Senin hakkın da, efendini öldürdüğün bıçakla öldürülmendir. İşte sana şeriat, işte sana adalet.   Nasıl  begendin mi?” dedi.

* * *

İnsanın nefsi, öküzün sahibi katile benzer. Öküzü kesen akıldır. Hz. Davud (a.s) Hakk’ ın emirlerini ve yasaklarını hatı rlatan    şeyhin    sembolüdür.    Zalim    nefsi    öldürmek, şeyhin


yardı mı yl a o l ur . Çal ı ş ı p kaz anmadan e l de e di l e n he s aps ı z mânevî zevk, şeyhin himmeti ile elde edilebilir. İ nsan Allah dostlarını n  sayesinde mânen  zenginleş ir.

Yeminin Bedeli

Dervişin biri dağa çekilmiş , sadece ibadetle meş gul olurdu. Yalnızl ık, onun en yakı n dostuydu. Allah tarafı ndan ihsan edilen mânevî nimetler içerisindeydi.

Dağda çeşitli meyve ağaçları vardı. Meyvelerle besleniyordu. Bir  gün  kendi   kendine  söz vererek,

”Bu meyveleri dalı ndan koparmayacağım. Rüzgârdan veya kendili ğinden  düşen meyveleri  yiyeceğim” dedi.

İ mtihan vakti gelinceye kadar, derviş sözüne sadı k kaldı. Bir ara rüzgâr, tam beş gün armut düşürmedi. Armutlar ağaca çakı lmıştı sanki. Derviş in açlı ktan ateş i çıktı , sabrı kalmadı .

Rüzgâr bir ağacı n dalı ndaki meyveleri âdeta ağz ına sokarcasına eğiyordu. Dervi ş sabretti. Elini uzatmadı . Fakat gözünü dalda nazl ı nazl ı sallanan armutlardan alamadı . Rüzgâr bir daha dal ı eğdi ğinde dayanamadı . Açlığın verdiği ıstırapla, armutları koparıp yedi. Kendi kendine vermiş olduğu sözden döndü. Biraz sonra bulunduğu yere, yirmi-otuz kadar hırs ız geldi. Çaldıkları malları paylaşmaya başladılar. Eşyaları paylaşı rken sultanı n adamları baskın yapı p, suç üstü hırsı zları yakaladı . Dervişi de onlardan sanarak birlikte götürdüler. Orada yakalanan hırs ızları n hepsinin sol ayakları ile sağ ellerini kestiler. Derviş in de sağ elini kestiler. Sol ayağını kesecekleri  s ırada  derviş  Allah’a  iltica  etti ve,

”Allahım, elim yeminime sadık olmadı . Meyve kopardığı için kesilmeyi  hak  etti.   Ayağı mın ne  suçu var?” dedi.

Bunun üzerine  bir  atlı  hı zla  gelerek  cellâta seslendi:

”Ey köpek! Yapt ığı n işe bak. Bu zat Allah’ ı n seçkin kulları ndan filan zattır” dedi. Cellât bir anda ne yapacağını ş aşı rdı . Çok üzüldü. Yapılan yanlışlığı gidip komutana haber verdi.

Komutan, yalı nayak koşarak geldi. Derviş in sağlam eline yapışarak, ”Allah şahidimdir ki, kim olduğunu bilmiyordum. Yaptığı m bu çirkin işten dolayı bizi affet. Hakkı nı helâl et” dedi.

Derviş komutana,

”Ben günahımı da başıma gelen bu işin sebebini de biliyorum. Sözümden döndüğüm için, Allah’ ın adaleti elimi aldı. Onun hükmüne elim, ayağım, içim, dışım, her şeyim feda olsun. Sen üzülme. Bu benim kaderim. Senin bir suçun yok. Hakkımı sana helâl  ediyorum” dedi.

O günden sonra dervişin adı, halk arasında ”eli kesilen ş eyh”   olarak  anılmaya başladı.

Kendisine otlardan, sazlardan bir kulübe yapt ı . Ba şı na gelene sabrederek, orada rabbini zikretmeye devam etti. Sepet örerek geçimini  sağladı .


Bir gün bir seveni habersizce ziyaretine geldiğinde, şeyhi iki eliyle sepet örerken gördü. Şeyh kaşlarını çatarak, ”Neden yanı ma gelirken seslenip izin almadın? Sırrı ma vâkıf oldun” diyerek  çı kış tı.

Adam özür beyan ederek,

”Sizi çok sevdi ğim ve özlediğim için böyle davrandım. Kötü bir  niyetim yoktu”   dedi.   Şeyh gülümseyerek,

”Peki, öyleyse gel. Fakat bu s ırrı kimseye söyleme. Benim iki elimle  sepet  ördüğümü  kimse  bilmesin” dedi.

Bir müddet sonra baş kaları da kulübenin penceresinden bakıp, ş eyhin iki elle sepet ördüğünü gördüler. Sağda solda anlatmaya başladı lar.

Şeyh    kerametinin   halk   arası nda   yayılması na   çok   üzüldü. ”Yâ rabbi!     Ben    bunu    gizlemeye     çalıştım.     Sen    açığa çıkardın. Hikmetini      sen     bilirsin”      diye     dua     etti.      Bunun üzerine kendisine Cenâb-ı  Hak’tan  şöyle  ilham geldi:

”Elin kesildiğinde sana inanmayanlar, DHak yolunda gösterişçi ve riyakâr olduğu için, Allah onu insanlara rezil etti’ dediler. İ nsanların seni inkâr ederek veya hakkında kötü zanna kapı larak gazabıma uğramalarını istemedim. Senin bu halini onlara göstererek, utanmalarını ve dedikoduyu bırakmalarını istedim.”

Uzak Görüşlü Kuyumcu

Adamın biri kuyumcuya gelerek, ”Bana terazini ödünç verebilir misin? Altın tartacağım” dedi. Kuyumcu, ”Bende kalbur yok” dedi. ”Benimle alay etme, senden terazi istedim” deyince; kuyumcu bu sefer de, ”Dükkânımda süpürge yok” dedi. Adam, ”Neden benimle alay edersin? Terazi istiyorum, süpürgem yok dersin” diye sordu. Bunun üzerine kuyumcu, ”Terazi istediğini duydum. Fakat senin yaşlı olduğunu gördüm. Bedenin zayı f, elin ayağın titriyor. Altın tozlarını tartarken dökeceksin. Döktüğün altın tozlarını toplamak için de, benden gelip süpürge isteyeceksin. Süpürdüğün altınları n tozdan ayırmak için de kalbura ihtiyacın olacak. En son isteyeceğin ş eyi  tahmin  ederek,   sana bende  kalbur  yok dedim” dedi.

* * *

Akıllı kiş iler, işin sonunu düş ünerek önceden tedbirini alırlar. Bilgisizler ise, işin sonunda başlarına vurup dövünürler.

İ nsan da, âhirette başı na gelecekleri tahmin ederek bu dünyadayken haz ı rlığını  yapar.   Kıyamet  günü pi şman olmaz.

Katırın Derdi

Katı rın biri deveye, ”Ey güzel yoldaş! Yokuş olsun, ini ş olsun, dar olsun, geni ş olsun, her türlü yolda güzelce yürüyorsun. Düş üp yere kapaklanmı yorsun. Bense durmadan düşüyorum. Yolun kuru veya çamur olması farketmiyor. Her türlü yolda, iki de bir yüzükoyun yerdeyim. Sebebini söyle de, öğrenip      tedbirini     alayı m”     diye     şikâyette    bulundu. Deve,


”Birincisi, benim gözlerim, seninkinden iyi görür. İkincisi, boyum uzun olduğu için, etrafa yüksekten bakarı m. Böylece yolun durumunu tesbit ederim. Nerenin çukur, neresinin düz olduğunu gördüğüm için, ayağı mı sağlam basarak yürürüm. Sana gelince, üç adım öteni göremediğin için, ikide bir düşmen normaldir” dedi.

~k ~k ~k

Bu hikâyede katırdan maksat, ahlâksız ve geçimsiz kötü kimsedir. Deveyle de güzel huylu, herkesle iyi geçinen, güzel ahlâk  sahibi   kimse  anlatı lmak  istenmi ştir.

Kör Bir  İhtiyarın Kur’an Okurken

Gözlerinin Görmesi

Yoksul bir şeyh, kör bir ihtiyarı n evine misafir oldu. Evde, duvarda asılı duran bir Kur’an vardı. Şeyh bu duruma hayret etti.   Çünkü  evde  kör bir  ihtiyardan başka  kimse yaşamıyordu.

Kendi kendine, ”Burada kör bir ihtiyardan baş ka kimse yok. Bu Kur’an’ ı kim okur?” diye düşündü. Bu durumu ev sahibine sormak istedi, fakat uygun olmayacağı fikrine kapıldı. Bu işin sebebinin kendili ğinden ortaya çıkıncaya kadar, sabretmeye karar verdi.

Bu düşünceyle yatıp uyudu. Gece yarı sı Kur’an sesiyle yatağından sıçrayıp uyandı. Gördüğü manzara karşı sında şaşırdı kaldı. Kör ihtiyar, Kur’an’ ı önüne almış okuyordu. Okuyuş unda en ufak bir yanl ış da yoktu. Bir yandan da parmağıyla okuduğu satı rı takip ediyordu. Şeyh daha fazla dayanamayarak sordu: ”Kör olduğun halde, Kur’ân-ı Kerîm’i böyle nası l okuyabiliyorsun? Parmağınla takip etti ğine göre, harfleri görmemen imkânsız.” Kör ihtiyar, misafir şeyhe tatlı bir tebessümle  cevap verdi.

”Dostum, Allah’ ın kudretinin büyüklüğü yanında, benim halimin ş aşı lacak nesi var? O diledi mi sebepli veya sebepsiz yaratır. Allahıma yalvardım. DYâ rabbi! Ben Kur’an okumayı, her şeyden çok seviyorum. Kur’an okuduğum zaman gözlerime nur ver. Âyetlerini duraklamadan, yanlışsız okuyabileyim.’ Rabbim duamı kabul etti. Ne zaman Kur’an’ ı elime alsam, rabbimin lutfuyla gözlerim açılır.   Harfleri görürüm.”

Lokman’ın Sabrı

Lokman Hekim, Hz. Davud’u ziyarete gitti. Davud (a.s), demiri hamur gibi yoğurarak halkalar haline getirdiğini, halkaları da zincir  gibi  birbirine  ekleyerek  z ı rh  yaptığını gördü.

Daha önce böyle bir ş eyle karşılaşmadığı için, hayretler içinde kaldı . Kendi kendine bu işin nası l yaptığını sormayı düşündü.   Fakat  sormadı ,   beklemeyi  tercih etti.

”Sabretmek daha iyidir. Sabır insanı hedefine ulaştıran kılavuzdur” diyerek kendine telkinde bulundu. Hz. Davud’u seyretmeye devam etti. İşini bitiren Hz. Davud, yaptığı zırhı giyindi. Lokman’a dönerek, ”Bu zırh savaşta giyilir. İ nsanı kılı ç      darbeleriyle      yaralanmaktan      korur”      dedi. Merakını


gi de re n Lo kman da, ‘ ‘ Sabı r, gam ve ke de r karş ı s ı nda i ns anı n e n büyük sığınağıdır” dedi.

Tilkiyi Kurtaran

Ayağı mı  Kuyruğu mu?

Tilkiler, avcı ların elinden ayakları sayesinde kurtulurlar. Fakat onlar inlerine ulaş t ı kları nda, kuyruklar ı nı severler. Avcı nın hışmından kuyruğu sayesinde kurtulduklarını düş ünerek, kuyrukları yla oynaşırlar.

Ayakları olmasaydı, kuyruğun hiçbir faydası nın olmayacağını bilmezler.

~k ~k ~k

Velîler bizi yüzlerce tehlikeden, kötülüklerden koruyan ayak gibidirler. Fakat biz de tilki gibi, onları n hakkını teslim etmeyiz. Kuyruk durumundaki işlerle oyalanırı z. Allah dostlarını n üzerimizdeki  tasarrufunu görmeyiz.

Hz.   Yusuf’un Rüyası

Hz. Yusuf rüyası nda güneş in, ayın ve on bir yı ldı z ın kendisine secde ettiklerini görmüş tü. Gördüğü rüyaya güveniyordu. Kardeşleri tarafından kuyuya atı ldığında, zindana koyulduğunda gördüğü rüyanın bir gün gerçekleşeceğine dair inancını , hiç yitirmedi. Rüyası , karanl ıkta yanan bir mum gibi önünü aydınlatıyordu.

Kuyuya atıldığı nda Hz. Yusuf, Allah tarafından gelen bir ses duydu,

”Ey yi ğit! Sen birgün mânevî padi şah olacaksı n. Kardeş lerinin sana  yaptığı  bu  cefayı ,   yüzlerine  vuracaksı n” denildi.

Hz. Yusuf, sesleneni görmemi şti. Fakat gönlüyle söyleyeni hissetmişti.   Ruhuna,   o  sesten bir  güç  ve  huzur dolmuştu.

* * *

O sesin kendisine vermiş olduğu kuvvetle, bütün eza ve cefalara  katland ı .

Aynı şekilde ruhlarımı z ın yaratıldığı gün rabbimizin sorduğu, ”Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sesinin mânevî zevki, bütün müminlerin  kalbinde  kı yamete  kadar  devam eder.

Bu yüzden bütün müminler, ne belâlara itiraz ederler, ne de Cenâb-ı  Hakk’ ın   ”yap,   yapma”   buyruğundan sıkılırlar.

Hz.   İsâ’nın Ahmaklardan Kaçması

Bir gün Hz. İ sâ, arkas ından vahşi bir aslan koval ıyormuş gibi, dağa doğru bütün gücüyle koş ar. Adamı n biri de peşinde koş arak kendisine yetiş ir. Neden böyle kaçtığını sorar. Hz. İ sâ acelesinden, adamın sorusuna cevap veremez. Adam bir müddet daha arkas ından koş tuktan sonra, ”Allah rı zâs ı için biraz dur da neden böyle kaçtığı nı söyle. Çünkü arkanda ne bir düşman ne de   vahşi   bir  hayvan  var”   dedi.   Hz.   İ sâ,    ”Beni   oyalama, yürü


işine git. Ben bir ahmaktan kaçıp kurtulmak için böyle koşuyorum”   der.  Adam hayretler içinde,

‘ ‘Yâ İsâ! Körlerin gözlerini, sağırların kulaklarını açan sen değil misin?” diye sorar. Hz. İsâ, ”Evet” diye cevap verir. Adam, ”Ölüye ism-i azam okuyup dirilten sen değil misin?” diye sorar. Hz. İ sâ, ”Evet” der. Adam, ”Topraktan kuşlar yapı p onları canlandıran sen değil misin?” diye sorar. Hz. İ sâ, ”Evet, benim” der. Adam bütün merakı yla, ”Peki, öyleyse neden böyle kaçı yorsun? Bunca mûcize sana gelmi şken neden  korkuyorsun?”   diye sorunca;

Hz. İ sâ: ”O, en yüce ism-i azamı sağıra okudum, kulağı duydu. Köre okudum, gözleri açıldı. Kayal ık dağa okudum, dağ çatladı , yarı ldı . Ölmüş birine okudum, dirildi. Cans ıza okudum canlandı. Fakat ahmağı n gönlüne şefkatle yüz binlerce kere okudum, bir faydası olmadı . O ahmak bir kaya parçası, bir mermer kesildi. Ahmaklı k huyundan vazgeçmedi. Onun için kaçı yorum” der.

Soruyu soran adam, ” İ sm-i azamı n ahmağa tesir etmemesinin hikmeti nedir?” deyince, Hz. İ sâ, ”Ahmaklı k Allah’ ın bir kahrıdı r. Hastalık, körlük sağı rlı k bir belâdır. Kahı r değildir. Hastal ığa, belâya uğramış kimseye acını r. Ahmak olan ise  baş kas ına  acı  verir  incitir” der.

~k ~k ~k

Hz. İ sâ’nın kaçtığı gibi, ahmaktan kaçmak gerekir. Ahmağı n sohbeti zarardır. Havanın suyu çekip buharlaştırdığı gibi, ahmak da insanın ruhî özelliklerini çalar. Mânen yoksullaştırır.   Gönlünü taşa çevirir.

Sebeli  Kör,   Sağır ve Çıplak

Sebe şehri, çok büyük bir şehirdi. Öylesine büyüktü ki, büyüklüğü bir tepsi kadardı . Bu ulu ve büyük şehir, çok uzun olmasının yanında, çok da sağlamdı. Ama sağlamlığı bir soğan kadardı.

Sebe şehrinde sayısı z insan ve diğer canlılar yaşardı. Fakat hepsi üç ki şiden ibaretti. Onlardan biri kör, biri sağır, diğeri  de çıplaktı.

Bir gün üçü bir aradayken kör, ”Bakın şu taraftan atl ı askerler geliyor. Hangi milletten, kaç ki şi olduklarını görüyorum” dedi. Sağı r, ”Evet evet, ben de seslerini duyuyorum, gizli açık ne konuş uyorlarsa işitiyorum” dedi. Çı plak, ”E ğ er buraya gelirlerse ş u uzun ete ğ imden keserler diye korkuyorum” diye söyledi. Kör, ” İşte yaklaştı lar, haydi bizlere zararları dokunmadan kaçalı m” arkadaşları nı uyarı nca, sağı r, ”Evet, gürültüleri iyice yaklaş tı” dedi. Çıplak, ”Haydi onlar bizi soymadan uzaklaş alı m buralardan” diyerek harekete geçtiler.

Birlikte panik halinde şehri terkederek, bir köye sığı ndı lar. Karı nları iyice acı kmıştı. O köyde, çok semiz bir kuş buldular. Fakat kuşun zerre kadar eti yoktu. O kuşu, oturup yediler.     Karnı    doymuş    filler    gibi    şiştiler. Şişmanladılar.


Âdeta birer fil gibi irileştiler. Dünyaya sığmayacak bir duruma geldiler.

Daha sonra, o kocaman gövdeleriyle bir kapı çatlağı ndan geçerek kayboldular.

* * *

Bu hikâyedeki sağı r; hayattan çok ş ey isteyen, gözü doymayan, başkalarının  ölümünü duyup,   kendi  ölümünü düşünmeyen insandır.

Uzağı gören kör de, hırs sahibi insanı temsil eder. Hırs sahibi insanlar kendi ayı plarını görmez, başkalarındaki kıl kadar hatayı  araştı rıp,   ortaya dökerler.

Çıplak ise, gözü dünyadan başka bir ş ey görmeyenlerin durumuna örnektir. Dünyaya çıplak gelip, çı plak gideceğini bilen insan, nası l olur da dünyevî kaygılarla kendini helâk eder? Dünya hayatı bir rüyadan ibaret olduğu gibi, dünyada servet sahibi olmak,   rüyada  define bulmaya benzer.

Bu hikâyedeki kapı çatlağı ndan maksat, ölümdür. Ölüm yolu gizli, görünmez bir yoldur. İ nsanlar doğarken ölümle nişanlanır, ölürken de evlenmiş olurlar. Gelinin süslenip koca evine götürüldüğü gibi, insanlar da ölünce techîz ve tekfin edilip  âhirete  yolcu edilir.

Köpeklerin Kışın Verdiği Söz

Kış gelip soğuklar baş ladığı nda, sokak köpekleri perişan olurlar. Kuyrukları bacaklarının arası nda soğuktan titrerken, kendi  kendilerine  ş öyle  söz verirlermiş:

”Bu durumdan kurtulmak için, yaz geldi ğinde taştan bir ev yapacağım. Dişimle, tırnağımla çalışırsam, küçük gövdemi sokacak bir  kulübem elbette olur.”

Fakat yaz gelince havalarla birlikte kemikleri ısınır, derisi gevş er, vücudu canlanı r. Kışın çektiklerini unutarak kendisini koskocaman görür.

”Ben bu halimle ufak bir kulübeye nasıl sığarım?” diyerek soğukta verdiği sözü. Sağda solda buldukları nı yer. Tembel tembel bir gölgede yatarak, vaktini geçirir. Gönlünden geçen bir  kulübe  yapmak düşüncesine  de, aldırmazmış.

~k ~k ~k

İnsanlar da bir belâya düşdüklerinde, tövbe ederek kendilerine bir ev yapmak ister. Belâ ve musibetten kurtulduklarında ise, tövbe  evini  yapmayı   ihmal  edip ertelerler.

Tandırdaki Havlu

Mâlik, oğlu Enes’in evine bir gurup misafir gelmi şti. Hz. Enes (r.a) ona ikramda bulunup sofra kurdu. Enes hazretleri yemekten sonra misafire getirilen havlunun sararı p kirlenmi ş olduğunu  gördü.   Hizmetçi   kıza seslenerek,

”Bu havluyu  al,   tandı ra  at,   bir müddet  kalsın” dedi.

Hizmetçi kız, hiç itiraz etmeden havluyu al ıp ateş dolu tandırı n     içine    attı .     Bu    duruma    misafirler    şaşırıp    kaldı .


Havlunun  yanıp  kül  olacağını  düşünüyorlardı.

Bir müddet sonra hizmetçi kız peşkiri tandırdan çıkardığında, en ufak bir yanık izi olmadığı gibi, tertemiz olduğunu da gördüler. Misafirler,

”Ey aziz sahâbî! Peşkiri ateş yakmadığı gibi, üstelik temizledi.   Bu  iş  nasıl  olur?” dediler.

Hz.   Enes (r.a),

”Allah’ın Resûlü Efendimiz (s.a.v) birçok defa bu havluya elini  ve  ağz ı nı   silmiş ti” dedi.

Bunun üzerine  hizmetçi   kı za  döndüler ve,

”Efendin bu işin sırrını biliyordu. Sen nası l oldu da hiç tereddüt göstermeden böyle değerli bir havluyu götürüp ateş e attı n?” diye sordular. Hizmetçi kız, ”Benim Allah dostlarına güvenim tamdır. Havlunun kıymeti nedir ki? Bana ateşe atla dese,   bir  an  olsun  tereddüt  etmeden atlarım” dedi.

* * *

Ey ateşten ve azaptan korkan kişi! Öyle bir ele yüz sür ki seni ateşten koruyacak ruh yüceliğine ulaştı rsı n. Allah dostuna  teslimiyette  hizmetçi  kız ı   kendine  örnek  almalı sın.

Bebeğin Konuşması

Peygamberimiz’in mûcizesi ile, simsiyah yüzü beyaz olan kölenin yaşadığı köyden bir kadın, kucağı ndaki iki aylı k bebeği ile birlikte Peygamber Efendimiz’in yanı na geldi. İ ki aylı k bebek,   Peygamberimiz’in  yanı na  gelir  gelmez  dile geldi.

”Ey Allah’ ı n elçisi! Allah sana selâm söyledi” dedi. Kâfir olan anne çocuğunu azarlayarak, ”Sus, sana kim öğretti bunu?”   diye  öfkeyle ba ğı rd ı .   Bebek  yeniden  dile gelerek,

”Önce Allah, sonra da Cebrâil” dedi. Annesi çocu ğ a, ”Sen Cebrâil’i görüyor musun?” dedi. Çocuk, ”Evet, şu anda senin başı nın üzerinde  ayın  on  dördü  gibi  parl ıyor” dedi.

Allah’ ı n Resûlü bunun üzerine çocuğa,

”Ey süt emen körpe yavru! Senin adı n nedir?” dedi. Bebek, ”Hakk’ ın yanında adım Abdülaziz, fakat insanlar beni Abdüluzza  diye  ça ğı r ı yorlar” dedi.

İ ki ayl ık çocuğun kemal sahibi bir insan gibi konuş mas ı annenin  imana  gelmesine  vesile oldu.

* * *

Konuşma yaşına gelmemi ş çocuk gibi, kıyamet günü bütün
âzaları mız,    elimiz,        ayağı mız,        gözümüz        dile gelerek

yaptıkları mız ı bize söyleyecekler. İ nsan bunu bile bile nası l günah  i şler?

Tavşancıl  Kuşunun  Peygamber Efendimiz’in Ayakkabısını Kapıp

Kaçırmas ı

Bir gün, Allah’ ı n Resûlü (s.a.v) abdest almak için su istedi. Güzelce     abdestini    aldı .    Ayakkabısı nı    ayağı na    giymek üzere


elini uzattığında, bir taşvşancıl kuşu gelerek ayakkabıyı kapı p havalandı. Kuş ayakkabıyı havada ters çevirdiğinde, içerisinden bir  yılan  düş tü.

Daha sonra kuş ayakkabıyı getirip, yavaş ça Peygamber Efendimiz’in  önüne bıraktı.

Kuşun, Allah’ ı n yardımıyla Peygamber Efendimiz’i korumak için ayakkabıyı aldığı anlaşıldığı nda, Resûlullah Efendimiz ş öyle buyurdular:

”Bu olay, yılan sokması na karşı beni korumak için Allah’ ı n bir ikramıdı r. Allahı m, iki ayak üzerinde yürüyenlerle, karnı üstünde  sürünenlerin  ş errinden  sana  s ığı nırım.”

~k ~k ~k

Ceza olarak gördüğümüz belâ ve musibetlerin sonucu, bizim için hayı r olabilir. Büyükler tasavvufu, ”Sı kıntılı anlarda gönlün huzur içinde olmasıdır” diye tarif etmi şlerdir. Dolayısıyla sûfîler, üzüntü ve s ı k ı nt ı lar ı n ı gizli bir alt ı n hazinesi gibi saklarlar.

Hayvanların Dilini  Öğrenen Adam

Bir gün meraklı bir genç Hz. Musa’dan hayvanların dilini öğrenmek istedi. Hz. Musa bunun kendisine zarar verebileceğini ne kadar anlatmaya çalıştıysa da, genç adamı fikrinden vazgeçiremedi.   Genç adam,

”Yâ Musa! Beni geri çevirmek, senin büyüklüğüne uygun düş mez. Hiç olmazsa, kapımı n önünde yatan köpekle, kümes hayvanlarımı n dilini  anlayayım” dedi.

Bunun üzerine Musa (a.s) ona dua etti. Adam sevinerek evine gitti. Sabahleyin kapının eşiğine durdu. Hizmetçi kadı n sofranı n altındaki örtüyü bahçeye silkelediğinde, yere bir parça ekmek düş tü. Evin horozu, bu parça ekmeği hemen kaptı . Köpek,

”Niçin benim hakkıma göz dikiyorsun? Sen buğday ve arpa yiyebilirsin.   Ekmek benim hakkı m”   dedi. Horoz,

”Merak etme, yarın sahibimizin atı sakatlanı p kesilecek, kendine  bol  bol   ziyafet  çekersin” dedi.

Horozla köpeğin konuşmalarını duyan adam, hemen atını pazara götürerek sattı.

Adam, ertesi sabah da, ”Bakalım horozla köpek ne konuşacaklar?” diyerek kulak kabarttı. Köpek, ”Sen yalan söyledin. Hani sahibimizin atı sakatlanıp kesilecekti, ben de bol bol yiyecektim?” dedi. Horoz, ”Sahibimiz kurnazlı k yapı p, atı nı sattı . At orada sakatlanıp kesildi. Sen yine de meraklanma, yarı n katır ölecek, yine size ziyafet var” dedi. Adam bunu duyar duymaz ahırdaki katırını pazara çıkarıp sattı . Zarardan ziyandan kurtulmanın sevinciyle evine dündü. Kendi kendine hayvanların dilini öğrenmenin kârlı bir iş olduğunu düş ündü.

Sabah olur olmaz yine bahçeye çıkıp horozla köpeğin konuşmalarına kulak kabarttı. Köpek bir önceki günde olduğu gibi,   horoza kızmaktaydı.


‘ ‘Hani katır? Hani bolca et? Nerede kaldı ziyafet? Sen büyük bir  yalancısı n.” Horoz,

”Hayır, ben yalan söylemedim. Katır ölecekti ama sahibimiz onu da sattı . Sen hiç merak etme, yarın sahibimizin kıymetli kölesi ölecek. Onun hayrı na yemekler verilecek, helvalar dağı tılacak,   hepimiz  güzelce  doyacağı z” dedi.

Bunu duyan adam, o gün hiç beklemedi. Üçe beş e bakmadan kölesini  götürüp  sattı .

Adam ba şı na gelebilecek üç felâketten de kurtuldu ğ u için çok
neşeliydi. Sevinç içerisinde şükürler etti. Ertesi gün
olduğunda,     yine       horozla       köpeğin       yanı na       koş tu. Ne

konuştuklarını  dinlemeye  baş ladı.

Köpek çok kızgındı. Bu sefer, ”Günlerdir yalanları nla beni avutuyorsun. Hani köle ölecekti? Onun ölüm yemeği sayesinde karnımı z doyacaktı. Sen yalandan başka bir söz bilmez misin?” dedi. Horoz,

”Yalancılığı asla kabul etmem. Horozlar yalan söz nedir, bilmezler. Allah bizi insanlara namaz vakitlerini bildirmemiz için yaratmıştır. Onun için vakitsiz öten horozun başı kesilir.

Köle öldü, fakat bu evde değil. Çünkü sahibimiz onu sattı . Açıkgöz efendimiz, bu davranışıyla mal ını kurtardı ama canını kurtaramayacak. Atı n, katı rın, kölenin ölümü; başına gelebilecek belâ ve musibetlerin koruyucusu olacaktı . Onları satarak mal ına gelecek zarardan kurtuldu, ancak belâyı kendi üzerine çekti. Sıra onda. Yarın sahibimiz ölecek, mirasçı ları öküzü  kurban  kesip,   yemek  dağıtacaklar” dedi.

Bunu duyan adam, âh vah ederek Hz. Musa’ya koş tu, ”Feryadıma yeti ş, beni ölümden kurtar” dedi. Musa (a.s), ”Ok yaydan fırlamış. Allah’ ı n takdiri geri dönmez. Allah’tan senin için dileğim, huzuruna imanlı gitmendir” dedi. Musa (a.s) daha bunları söylerken adamın hali değişmeye başladı. Ayakları birbirine  dolandı.   Üç-dört  kişi  al ıp,   evin götürdüler.

* * *

Akıllı kiş i, işin sonunu gönül gözü ile önceden görür. Bilgisi az  olan  ki şi   ise,   i ş  olup bittikten  sonra  farkına varır.

Çocukları  Yaş amayan Kadı n

Bir kadın vardı. Her yıl doğurur, çocukları ise, altı aydan fazla yaşamazdı. Kadın yirmi çocuk doğurmuş yirmisi de ölmüştü. Her çocuğun ardında feryat ederdi. Sonunda, ”Ey Allahım! Bu çocuklar bana dokuz ay yük olur, bense onlar altı aydan fazla sevemem. Altı ay geçmeden elimden al ırs ın” diyerek  canını  yakan  ı stı raptan  şikâyet etti.

O gece rüyas ında cenneti gördü. Cennetteki sayısız nimetlerin aras ında  kendi  adının  yaz ılı  olduğu bir  köş k vardı. Kadına,

”Bu köş k acı lara katlanan, ıstıraplara tahammül eden, Allah sevgisiyle her şeyini feda edenindir. İbadetlerinde gevşeklik gösteren  kulları nı,   Allah musibetleriyle  sı nar” dediler.

Cennet  nimetlerini  görmenin  sarhoş luğuyla  kadı n,


‘ ‘ Al l ah’ t an g e l e n baş ı m göz üm üs t üne ‘ ‘ de di . Yavaş yavaş cennet bahçesinde ilerleyip köşküne girdiğinde, bütün çocuklarının  orada  olduğunu gördü.

~k ~k ~k

Bir hadis-i  şerifte  şöyle buyrulmuştur:

Bir  annenin  çocuğu  ölünce Allah (c.c) meleklerine,

”Kulumun çocuğunun ruhunu aldını z mı?” der. Melekler, ”Evet” derler. Cenâb- ı Hak, ”Onun kalbinin yemi ş ini, hayatının meyvesini kopardını z mı?” der. Melekler, ”Evet” derler. Allah Teâlâ, ”Kulum ne dedi?” diye sorar. Melekler, ”Sana hamdetti. DBiz Allah’a teslim olmuşuz, ancak ona döneriz’ dedi” derler. O zaman Allah Teâlâ, ”Kulum için cennette bir ev yapın, o evin adı nı da, hamd evi diye koyun” buyurur.

Hz.   Hamza’nın  Zırhsız  Savaşa Girmesi

Hz. Hamza, ilerlemi ş yaşı na rağmen savaş lara katı lır, kendinden geçercesine çarpışırdı. Düşman saflarının arasına yalı n kılıç zırh giymeden dalardı. Onun bu durumunu görenler, ‘ ‘Ey Peygamber’in amcası! Sen Allah Teâlâ’nın, DKendinizi tehlikeye  atmayı n’   âyetini  bilmiyor musun?

Gençliğinde gücün kuvvetin yerinde iken zırhsız savaş a girmezdin. Şimdi ihtiyarladın, belin büküldü. Ama düşman safları nın üzerine korunmasız gidiyorsun. Sen de bizden iyi bilirsin ki, kılıç ve mızrakta duygu yoktur. İ htiyarsı n diye sana ayrı cal ık tanımazlar” diye öğütler verdiler. Hz. Hamza, onlara  durumunu  şöyle  açı kladı:

”Ben gençliğimde ölümü yok olmak gibi görüyordum. Fakat Muhammedî nur sayesinde, fâni dünyaya bağlı lığım kalmadı. Ölüm benim için, hakikat kapı sının açılmas ı gibidir. Ölüm, kimin gözünün önüne tehlike olarak geliyorsa, DKendinizi tehlikeye atmayın’   âyeti  de  onun  için geçerlidir.”

En Güzel Şehir

Bir sevgili, âşığı na sordu: ”Yi ğidim, sen çok gurbet gezdin, birçok şehir gördün. Onları n içinde en güzeli hangisidir?” Âşık hiç  tereddüt  etmeden  cevap verdi.

” İ çinde,   sevgilinin bulunduğu şehir.”

~k ~k ~k

Padişah nereye postunu serip oturmuşsa, orası iğne deliği kadar bile dar olsa, bizim için geniş bir ovadır. Ay gibi parlak yüzlü Yusuf, kuyunun dibinde bile otursa, orası bize cennet  sayılı r.

Âşık Öldüren Mescid

Rey şehrinin yakınları nda bir mescid vardı . Bu mescidde kim gecelediyse sabahleyin ölüsü bulunuyordu. Bu yüzden o civarda yaşayanlar      geleni     gideni     uyararak,      ”Sakın     bu mescidde


konaklamay ı n. Kuvvetli bir büyü veya 11 ls ı m m ı var? Yoksa güçlü perileri mi var? Bilemiyoruz. Bildiğimiz, burada yatanı n sabaha canını teslim etmiş olarak çıkması. Canını seven, bu mescidde yatmasın” diyorlardı. Hatta, tedbir olarak gece olunca mescidin  kapısı na  kilit  vurmayı düşündüler.

Günler böyle geçerken, bu mescidin şöhretini duyan bir misafir geldi. Gelen misafir, aşk ehli bir dervi şti. Mescidde kalmak istediğini söyledi. Bunu duyan halk başına toplandı . Herkes onu uyararak bu  isteğinden vazgeçirmeye  çal ıştı.

”Ey misafir! Bizim sana söylediklerimiz bir efsane veya uydurma değil. Buraya canlı girip de ölü çıkanlara biz ş ahidiz.   Gel,   akıl  ve  insaftan  ayrılma.”   Misafir onlara,

”Ben, yaşamak istemiyorum. Bu hayata doydum. Yaptığı mdan pişman olmam. Çünkü bir kuşa, kafesi bırakıp uçmak nas ıl hoş ve tatlı gelirse, bana da ölüm öyle güzel ve tatlı gelir” dedi .

Misafir bunlar ı söyledikten sonra mescide girip yatt ı . Fakat ona uyku gelir mi? Hakk’ın aşk deryasına batmış bir kişi, bir ı rmakta nasıl uyuyabilir? Gam ve keder suyuna batmış âşıkları n uykusu,   kuşların ve  balıkların uykusu gibidir.

Misafir  gece  yar ı s ı   korkunç bir  ses  i ş itti.

”Ey fayda arayan ki şi! Geleyim mi?”Bu korkunç ses beş kere tekrarlandı. Misafir korkudan yüreği kopuyor, ödü patl ıyordu. Kendi kendine, ”Ey gönül, aklı nı başına al, titreme. Bu sesten ancak gerçek imanı olmayanlar korkar. Hz. Ali gibi ya ülkeyi al ırı z ya canımız gider” diyerek yattığı yerden s ıçrayı p  ayağa kalktı.

”Ey yiğit er!” diye bağı rdı . ”Ben buradayım, gerçekten yiğit  isen  gel.   Seni bekliyorum.”

Misafir, bu meydan okumasından dolayı, o mesciddeki büyü bozuldu. Her taraftan altınlar akmaya başladı . O kadar çok altı n  yağdı  ki,   yiğit  derviş   kapının  açı lmayacağı ndan korktu.

Yiğit derviş cesaret ve kararlılığı karşı sında elde ettiği altı nları  torbalara  doldurup  dışarıya gömdü.

~k ~k ~k

Bu hikâyede bahsedilen altın, Hakk’ın darphanesinde basılmış mâna altınıdır. Mâna altını gönlü zenginleştirir. Aydan aydı nlı k yapar.

Ey oğul! Sen Allah adamı velîyi gördüğünde, kendinle kıyaslayarak onu beşerî sıfatlarıyla değerlendiriyorsun. Onda beşeriyet ateşi var sanı yorsun. Sen onda parlayana ateş deme, nur de. Velîler, ilâhî nur sahibidir. Korkma, o nâra atıl. O nur, dostlara gül bahçesi gibidir. Yaklaş anlar gönlünü mâna altı nı   ile zenginleştirir.

Kısrağın  Tayına Nasihati

Bir kısrak ile tayı su içmekteydi. Seyisler, diğer atları da suya çağı rmak için ısl ık çalmaya başladı. Islı k sesini duyan tay, başı nı kaldı rıp etrafına korkak korkak baktı . Suyu içemedi.        Annesi,        ”Yavrucuğum,       ne       diye       ürküyor, su


içmiyorsun?” diye sordu. Tay, ”Şu adamlar ıslık çalıyorlar. Bunları n hep birden  ıslık  çalmalarından ürküyorum” dedi.

Kısrak yavrusunun bu halini görünce, ”Sen onlara aldı rma, i şine bak. Dünya kuruldu kurulalı böyle boş iş lerle uğraşanlar olmuştur. Benim akıll ı yavrucuğum, sen işine bak, suyunu iç” dedi.

~k ~k ~k

Burada geçen taydan maksat, tarikata yeni girmiş derviştir. Anne kısrak da mürşid-i kâmili temsil etmektedir. Velîlerin sözlerine  itiraz  eden  akı lsı z  kişiler  her  devirde bulunur.

Onun için Mevlânâ hazretleri, bu hikâyesinin devamı nda, ”Allah dostlar ı n ı n sözleri, içince insana hayat suyunu bağışlayan saf ve duru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken, o sudan iç de gönlünde mânevî bitkiler, çiçekler, güller açılsın” buyuruyor.

DÖRDÜNCÜ CİLT

Güzel  Kokulardan Bayılan Adam

Bir adam çarşıda gezerken güzel kokular satılan sokağa girdi. Dükkânlardan gül, menekşe gibi türlü türlü güzel kokular dalga dalga ortalığa yayılıyordu. Adam birkaç adım attıktan sonra duyduğu kokulardan başı döndü. Fazla dayanamadı , düşüp bayıldı.

Halk düşüp bayılan adamı n başı na toplandı . Ayıltmak için çareler  aramaya baş ladılar.

Biri elini kalbine götürerek atıp atmadığını kontrol etti. Bir diğeri ise yüzüne, gözüne gül suyu serpti. Gül suyu serpen bilmiyordu ki, adamı n başı na ne geldiyse gül suyundan gelmişti.

Biri elleriyle başını ovalarken, di ğeri ateş i düşsün diye ı slak samanı getirip göğsüne sürüyordu. Bir tanesi de öd ağacı ile  şekeri   karış tırıp  zavall ını n başı  ucunda tütsü  yapı yordu.

Bir başkası ise hafifleyip ferahlaması için elbiselerini soydu. Öte yandan da biri elini tutmuş nabzını kontrol ediyordu.

İçlerinden biri; ‘ ‘Acaba şarap içmiş, esrar çekmiş veya afyon yutmuş olması n” dedi. Hemen eğilip ağzını kokladılar. Öyle bir  alâmet  yoktu.  Adamın  durumuna halk  ş aşı rıp  kaldı .

Itır çarşısında, yığıl ıp kalan adamın durumu ağı zdan ağıza yayı ldı . Tanıyanlardan kim olduğu öğrenildi. Akrabalarına haber  salı ndı .

Adamcağız deri ustas ıydı. Gürbüz ve akıll ı bir erkek kardeş i vardı.   Haberi  al ır  almaz   koş tu geldi.

Yanı nda bir parça  köpek pisliği  de  getirmiş ti.

Ben onun neden bayıldığı nı biliyorum. Sebebi bilinince çare bulmak  kolaylaşı r dedi.

Kendi    kendine,     ”Ağabeyim   rızkını    elde   etmek   için   yıllardı r


pis kokuların içinde deri tabaklayarak çalışır. Pisliğin kokusu onun beynine, damarlarına kadar sinmiş tir. Hayatında ilk kez böyle bir ıtı r çarşıs ından geçti ğinden güzel kokular onu  kendinden  geçirmiş tir”   diye düşündü.

Dericinin kardeş i vereği ilâcı kimseler görmesin diye halkı uzaklaş tırdı. Gizli bir ş ey söylüyormuş gibi başı nı ağabeyinin kulağına yaklaştırdı. Farkettirmeden elindeki ezilmi ş pisliği de  ağabeyinin burnuna sürdü.

Az sonra adam ayıldı ve kendine geldi. Seyredenler hayretler içinde kalarak, ”Bu adam hastaya bir efsun okudu, kulağına üfledi.   Âdeta  ölmüş  adamı   kurtardı dediler.

~k ~k ~k

Öğüt veren kimseler, pisliğe batmış kişinin iyileşmesi ve ona bir kapı açı lması için; amber ve gül suyu ile tedavi etmek isterler. Ancak, pislik içindeki insanlara temiz nimetler hoş gelmez. Temiz nimetlerin, güzelliklerin tadına varmak için önce pislikten uzakta yaşamak gerekir. Oysa, onlar bok böceği gibi pislik taşı r dururlar. Bu yüzden de gül suyundan bayı lırlar.

Kime öğüt miski, nasihatçinin sözlerinden yayılan güzel koku fayda vermezse,   muhakkak  o  kötü  kokulara  al ışmıştır.

Burnunu pislikten çıkarmı yorsan sen de o nurdan nasibini alamazs ın.

Toprak Yiyen Adam

Toprak yemeye alış mış bir adam şeker almak için bir dükkâna girdi. Aktar hilebaz biriydi. Terazisinde kullandığı ağırlıklar  taştan değil topraktandı.

Adam, ” Şeker almak istiyorum” dedi. Dükkân sahibi, ” İ yi ama, benim terazimin ağırlıkları topraktandır, ona göre” dedi. Adam,

”Benim acele şeker alıp gitmem gerek, gramların neden olursa olsun  farketmez.   Hem ben  toprak  yemeyi  de  çok severim.

Aktar terazinin bir kefesine toprak ağı rl ı klar ı koydu. Di ğ er kefesine de onların ağırl ığı nca şeker koymak için şeker çuvalının yanı na gitti. Kütle halindeki şekerleri kırmaya başladı.

Bu sırada dayanamayarak, terazinin kefesindeki toprak ağırlıklardan gizlice bir parça koparıp yedi. Çok hoşuna gitti. Dükkâncı ya farkettirmeden bir parça daha kopardı . Attarın  görmemesi  için  de  özen gösteriyordu.

Oysa, insafsız aktar onu görmüştü. Kendi kendine, ”Ye ye biraz daha ye, ahmak adam. Sen yedikçe kârl ı olan benim. Biraz sonra şekeri tartıp eline verdi ğimde kimin kimi kandı rdığını daha  iyi  anlayacaks ı n” diyordu.

* * *

Göz zinasından hoşlanırsın, ama gerçekte kendinden kopardığın eti kebap yapıp yemiş olursun. Haram bakış insanın sabrını azaltır.   Hep  daha  fazlası na,   daha  ötesine yönlendirir.


Dervişin Rüyası

Dervi ş in biri  anlatt ı :

”Rüyamda Hızır’ı görenleri gördüm. Onlardan, helâl olan ve hiçbir  vebali  olmayan  rızkı  nas ıl  elde  edeceğimi sordum.

Beni al ıp dağlara götürdüler. Ormanlardaki yabani meyve ağaçlarını        silkelediler.        DBunları       Allah       Teâlâ bizim

himmetimizle senin için tatlılaştırdı. Tertemiz, helâl       rızkı ,
hiç  yorulmadan  kolaylı kla  da  elde  edebilirsin’ dediler.

O meyveleri yedikten sonra kalbimde himet kaynakları coştu. Sözlerimin  tesirinden,   feyzinden akıllar  hayrete  düş tü.

Bunun üzerine rabbime şöyle dua ettim. DEy rabbim! Bu hal benim için bir imtihan. Sen bana halktan gizli bir ihsanda bulun.’ Bunun üzerine ârifane söz söyleme kabiliyetim gitti. Onun yerine hoş bir gönül elde ettim. Büyük mânevî zevklere ulaştım. Kendi kendime, DCennette bundan başka bir sevinç hali olmasa  dahi,   buna  raz ı yım’ dedim.

Bir gün ormandan odun yüklenip gelen fakir bir dervi ş gördüm. Daha önceki kazancımdan elde ettiğim birkaç altınım elbisemin yeninde dikili duruyordu. Yine kendi kendime, DAllahım, bana ihsanda bulundun, rızık derdinden kurtuldum. Şu yanımdaki altı nları oduncu dervi şe vereyim de iki-üç gün rahat etsin’ dedim.

O derviş sanki benim düş üncemi okumuş bakış ları beni azarlar gibiydi. Aslan gibi heybetiyle yanı ma yaklaştı . Odunları yere indirdi. Oduncu derviş in heybetinden benim yedi uzvum birden titremeye başladı.   Şöyle  dua etti:

DYâ rabbi, duaları kabul olan has kullarını n yüzü suyu hürmetine, bu odunları altı na çevir.’ Bir anda odunlar altına döndü. Ateş gibi parı l parıl parladı. Bu durumu görünce kendimden geçtim. Bir hayli zaman baygın kalmışı m. Kendime gelip  ş aşkınl ığı m geçince  o   zat  dedi ki:

DAllah’ı n has kullar ı çok kıskançt ı r. Tanı nmaktan ş öhretten kaçı nırlar.’

Tekrar rabbine dua etti: DYâ rabbi, sen bu altınları tekrar odun haline getir.’ O saniyede altınlar tekrar odun oldu. Garip bir dervi ş kılığındaki o mübarek insan, onları yüklenip ş ehre doğru gitti. O mâna padişahının arkas ından gidip anlayamadığım bazı konuları sormak istedim, fakat heybeti beni olduğum yere âdeta bağladı . Donup kaldım. Şöyle düşündüm: Allah’ı n has kullarını n huzuruna varmak için herkese yol yoktur. Eğer biri can ve baş vererek yol bulursa bu onları n merhametindendir.”

* * *

İnsanlar gerçek bir Allah dostunun sohbetine nail olurlarsa, bunu Allah’ı n bir lutfu olarak kabul etmelidirler. Zaman kaybetmeden  feyiz  tahsil  etmek  için  gayret gösterilmelidir.

Yoluna kaybeden ahmaklardan olmamak için fırsatı ganimet bilmelidir.


Bir  Şairle  İki Vezir

Ş airin biri padişahın ihsan ve bahş işlerine mazhar olmak için bir şiir yazdı. Götürüp huzura takdim etti. Padişah şaire 1000 altı n verilmesini  emir buyurdu.

Padi şahın çok cömert ve iyi kalpli veziri, ”Sultanım, bu verilen azdı r. 10.000 altın vermemiz daha uygun olur. Böyle büyük bir sultanı öven kıymetli bir şaire daha fazlas ı lâyı ktı r” dedi.

Padi şah vezirine itimat ederek, şaire 10.000 altın, çeş itli elbiseler  ve  değerli  hediyeler verdi.

Şair bir yandan bu ihsana şükrederken, diğer yandan bu iyiliğin kimin sayesinde olduğunu araş tırdı. Ona, ”Sultanı n Hasan isminde adı gibi güzel bir veziri var. Bu ikramlar ve hediyeler  onun tavsiyesiyle  oldu” dediler.

Bunun üzerine şair, vezir için uzun bir kaside yazdı . Şiiriyle onu  da  övdü.   Götürüp  konağında vezire sundu.

Aradan birkaç sene geçti. Ş air yine fakirle ş ti. Bir ş iir daha yazarak, daha önce bol bol ihsanı nı gördüğü padi şaha sundu. Yazdığı kasidede padişahın cömertliğini anlatmış, teşekkür etmi ş ti.

Padi şah âdeti olduğu üzere yine 1000 altın verilmesini emir buyurdu. Fakat bu sefer o önceki cömert vezir ölmüş , yerine son  derecede  acı mas ız  ve cimri  bir  vezir  gelmi şti.

Cimri vezir padiş aha, ”Bir şaire bu kadar bağış ta bulunulur mu? Ben bu 1000 altının kırkta biri olan 25 altına şairi razı ederim” dedi.

Oradakiler vezire, ”Önceki vezir zamanı nda bu ş aire 10.000 altı n verilmişti” dediler. Cimri vezir, ”Siz onu raz ı etme i şini bana bırakın. O benim işim. Onu öyle süründürürüm ki, yoldan kara toprak al ıp versem, bahçeden gül yaprağı vermişim gibi kapar gider” diye söyledi. Padi şah, ”Şairi memnun et de nası l  başarırsan başar” diye buyurdu.

Vezir bugün yarı n diye şairi bekletmeye baş ladı. Bir kış geçti, yaz oldu. Yaz bitti, güz geldi. Şair bekledi ği ihsanı alamadığı gibi, gidip gelmekten usandı. Vezirin kapı sına dayandı , ”Ey yüce efendim! Eğer altın yoksa, söv veya kov da bu beklentiden kurtar. Aylardır canım senin kapında rehin kaldı” dedi.

İş  bu hale  gelince  vezir  şaire  25  altın verdi.

Aylardı r büyük bir umut bekleyen şair 25 altını görünce düşünmeye  baş ladı.

Daha önceki ihsan hem çoktu, hem de huzurdan çıkarken hemen takdim edilmi şti. ”Ne oldu ki şimdi böyle oldu?” kendi kendine. Durumu araş tırdığında, padi şahın adamlarından biri: ”O eski cömert vezir dünyadan göçüp gitti. Onun zamanında ihsanlar kat kat fazlaydı. Yerine gelen bu cimri vezir, fakirlerin bile derisini yüzüyor. Sen o parayı al da bir an önce uzakla ş . Eğer seni yakalarsa onu da elinden al ı r. Senin az  bulduğun bu miktarı   sana verdirtmek  için  az  uğraş madık.”

Şair merak ederek sordu: ”Ey dost! Söyle bana, bu elbise soyanın  adı nedir?”


‘ ‘Hasan’dır’ ‘ cevabını alınca, ş air eski vezirin de adının Hasan olduğunu anımsayarak,

”Onun da adı Hasan’dı ama kaleminin her yazısında vardı yüz cömert vezir.

Bunun da adı Hasan ama, sakalından ipler örülür, eder padi şahı rezil.”

İbrahim Edhem’in  Tahtını Terketmesi

İ brahim Edhem Belh şehrinin padiş ahı ydı . Bir gece sedire yatmış dinleniyordu. Sarayını n damında bir takı m ses ve gürültüler  duydu.   Sanki  birileri  damda gezmekteydi.

”Kim böyle bir şeye cesaret edebilir?” diyerek pencereden yukarıya seslendi:

”Kim var  orada?  Sarayın  damında ne  i şiniz var?”

Daha önce hiçbir yerde görülmemiş insanlar damdan başını eğerek  cevap verdiler:

”Yitiğimizi arıyoruz” dediler. İ brahim Edhem, ”Neyinizi
kaybettiniz?”     diye       sordu.       Onlar       da, ”Develerimizi

kaybettik” dediler. Bu cevaba ş aşı ran İ brahim Edhem hayretle sordu: ”Hiç sarayın damı üstünde deve aranır mı?” Damda gezenler,

”Bizim burada deve aramamız, senin saltanat tahtını n üzerinde oturarak Allah’ ı arayı p bulmayı ummandan daha fazla hayret edilecek bir  davranış  değil” dediler.

Bu hadiseden sonra İ brahim Edhem sarayı ve saltanatı terketti. Dervişliği   seçti.   Mâna  âleminin  sultanlarından oldu.

Firavun ve Hâmân

Firavun   Hz.   Musa’nı n   güzel   sözlerini   işitince   kalbi yumuşar, imana      yaklaşır      gibi      olurdu.      Birçok     defa     Hz.      Musa’nı n sözlerinin   etkisiyle   iman   etmeye   meyletti.    Hz.   Musa’ ın (a.s) sözleri      o    kadar    tesirliydi    ki,     taşa    söylense    taştan süt akardı.

Firavun Hz. Musa’nın teklifini veziri Hâmân’a danıştığı nda, kötü düşünceli kindar vezir ona, ”Sen şimdiye kadar padi şahtın, bundan sonra hırkas ı yamal ı bir adamı n kulu mu olacaks ın?” derdi.

İşte bu sözler, mancını kla atılmış bir taş gibi hızla gelir, Firavun’u  camdan  yapılmış   kalbini  paramparça ederdi.

Hz. Musa kelîmullahın güzel sözleriyle yüz günde yaptığı sarayı  Hâmân bir  anda  darmadağı n  edip  yı kar atardı.

* * *

Ey gafil insan, senin aklın da isteklerine mağlûp olmuş vezir gibidir. Senin bedenin de iman yolunu, Allah yolunu keser durur.

Allah dostu sana öğüt verdiği halde, beden şehrinde bir eşkıya gibi  gezen nefsin onun  sözlerini  etkisiz  bı rakır.


Mescid-i Aksâ’da Yeşeren Otlar

Süleyman (a.s) her sabah Mescid-i Aksâ’ya gelir, tam bir ihlâs ile rabbine ibadet ederdi. Her gün mescidde yeni bir otun yeşerdi ğini görür ve  ona sorar.

”Ad ı n nedir, neye fayda verirsin?” Her ot ona cevap verir, adını, ne işe yaradığı nı, hangi hastalığa ilâç olduğunu, hangi durumlarda  zararlı  olabileceğini söylerdi.

Hz. Süleyman (a.s) aldığı bu bilgileri doktarlara aktarı rdı . Doktorlar da bu bilgilere göre ilâç yap ı p, insanlar ı n dertlerine çare,   hastalıklarına  şifa  dağıtırlardı .

Bir gün Süleyman (a.s) âdeti olduğu üzere sabahın karanlığında mescide geldi. İnsanların dertlerine derman olacak yeni bir ot var mı diye etrafı araştı rdığında bir köşede başağa benzer bir ot gördü. Yemyeşil, taze ve güzel bir görüntüsü vardı . Ot hemen Süleyman’a (a.s) selâm verdi. Süleyman (a.s) güzelliği karşısında  şaşırdığı  bu otun  selâmını  al ıp sordu:

”Söyle  bakal ım,   senin  adın nedir?”

”Padiş ahı m, bana keçiboynuzu derler, bitti ğim yerler yıkı lır, viran olur” dedi.

Bunun üzerine Süleyman (a.s) şöyle düşündü:

”Ben sağ olduğum sürece bu mescid yıkılmaz. bu mescidin
yıkı lması    benim        ölümümden sonra        mümkün olabilir.

Keçiboynuzunun burada bitmesi  ecelimin  geldiğine işarettir.”

* * *

Aslı nda senin gönlün bir mesciddir. Bedenin orada secdeye kapanmıştır. Kötü huylu arkadaş gönülde biten keçiboynuzu gibidir. Eğer senin gönlünde kötü bir arkadaşa karşı sevgi belirmi şse,   o  gönül  mescidinin  yıkılacağına  iş arettir.

Kendine gel, kötü huylu arkadaştan kaç. Onunla az konuş , kötü arkadaşın sevgisi gönlünde yeş erip boy verirse gönül mescidinin  yı kılacağını bil.

Mecnûn’un Devesi

Mecnûn, Leylâ’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldı lar. Mecnûn’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı . Diş i deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp  yavrusuna kavuşmaktı.

Mecnûn bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına  kavuşmak  için  koşmaktaydı .

Mecnûn kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leylâ’nı n köyüne  doğru çevirirdi.

Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnûn yıllardı r yollardaymış gibi şaşırıp kalmış tı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve, ”Ey deve! İ kimiz de âşığız, ama sevdiklerimiz farkl ı yerlerde. Biz birbirimizle yol     arkadaş lığı    yapamayı z.    Beraberliğimiz    ikimizi   de hedefe


ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi  serbest bıraktı.

~k ~k ~k

Bu hikâyede Mecnûn insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine âşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi ona devamlı engel olur. Deve maddî arzuların peşinden koşan nefsin sembolüdür.

Bir Köpek ve Kör Dilenci

Bir köpek, köye dilenmeye gelen kör dilenciye saldırdı. Üstünü ba şı n ı  paralad ı .   H ı rkas ı n ı  y ı rtt ı . Kör,

”Ey köpek! Şu anda senin arkadaşların dağlarda av peşinde koşmaktalar. Yabani eşek avlamaktalar. Sen ise köyde, kör bir adama  saldırmaktası n.   Yaz ıklar  olsun  sana!” dedi.

~k ~k ~k

Ey Hakk’ın rızâsından uzak sahte şeyh! Köre saldıran köpek gibi, kör ve cahilleri avlamışsın. Bunlar benim müridlerim dersin.

Kalk Allah aslanlarını, yani velîleri gör. Sen de onlar gibi yaban eşeği avla. Onlar gibi Allah’a yakı nlığı elde et. Köre saldıran aciz   köpekler  gibi  cahillere  saldı rma.

Gül Bahçesinde

Sûfînin biri gönlünü ferahlatmak ve manen bir neşe yaş amak maksadı yla gül bahçesi gitti. Bir köşeye çekilip âdap üzere oturdu.   Gözlerini  yumup murakabeye  daldı .

Gönlünün derinliklerinde lezzetlere doğru seyir halindeki sûfîyi gören anlay ış s ı z biri, onun uyudu ğ unu zannederek dürtükledi.

”Ne uyuyorsun? Gözünü aç da ş u güllerin güzelli ğ ine, çiçek açmış ağaçlara, yeş ermiş çimenliğe bak. Cenab-ı Hak Kur’an’da, □Allah’ın rahmet  eserlerine bakınız’   buyuruyor”   dedi. Sûfî,

”Ey arzularını n esiri olan bedbaht! Allah’ ı n en güzel eseri gönüldür. Dış arı da bulunan bağ, bahçe, çiçekler ve bütün yeşillikler gönüldekinin aksi, hayalleri gibidir. Eğer bu dünyada gördüğün bağlar, bahçeler gönül âlemindeki sevinç selvisinin aksi olmasaydı; Cenâb-ı Hak bu hayal âlemine □aldanma  yurdu’   demezdi” dedi.

~k ~k ~k

Bir gün gaflet uykusu sana erince, yani ölüm gelip çatınca gözlerin açı lır. Hakikat görünür. Görünür ama, son nefeste görmek ne  işe yarar?

Ölmeden önce ölen ki şiye, yani dünyadaki bu güzelliklerin aslı ndan haberdar  olan  ki şiye  ne mutlu!

Kocaman Kavuklu Hoca

Hocanın      biri,     bez    parçalarını     toplayarak     kavuğunun içini


doldurmuş, dışına da sarığını sarmıştı. Böylece kavuğu büyük ve ihti şamlı görünecek, girdiği meclislerde itibarı artacaktı . Kocaman kavuğa insanların daha fazla saygı gösterceğini düşünüyordu.

Kavuğunun görünüşü cennet elbiselerinden farksızdı, fakat içi münafıkların  gönlü  gibi  çirkin ve  rezil  bir haldeydi.

Hoca gösteriş li kıyafetiyle sabah erkenden medresenin yoluna koyuldu. Alaca karanlı kta adam soyan bir hırsı z da hünerini göstermek için yol üzerinde pusu kurmuş, birinin geçmesini bekliyordu.

Hocanın başı ndaki ihti şamlı kavuğu gören hırsız, bunun çok para edeceğini düş ündü. Kavuğu hocanın başı ndan kapı p koş maya başladı.

Hoca hırsızın arkasından bağırdı: ‘ ‘Oğlum, sarığı aç da öyle götür. Önce bir kontrol et. İ çine bak. Be ğ enirsen al götür, o zaman  sana hakkı mı  helâl ederim.”

Hırs ız kaçarken bir yandan da kavuğun sarığını çözdü. Çözer çözmez yolun her tarafına bez parçaları dökülüp saçıldı. O kocaman kavuktan hırs ız ı n elinde bir arşınlık eski bir bez parçası   kaldı .

Hırs ız bu bez parçasını hışı mla yere çal ıp, ”Ey ayarsı z kişi, bu hile ile beni işimden, gücümden, kazancımdan alıkoydun” diye bağırdı. Hoca, ”Hile yaptım, seni aldattı m, ama ikaz da ettim.   Sarığı  çöz  de  öyle  götür  diyerek  seni  uyardım” dedi.

~k ~k ~k

Dünya böyledir işte. Bir hoşça açılır, saçılır çiçek gibi, ama vefası zlığını  da bağı ra bağıra söyler.

Ey baharların güzelliğinden dudağı nı ıs ırı p hayran kalan, sonbaharın  o  soğukluğuna ve  sarılığına bak.

Gümüş bedenlilerin bedeni seni avladı ysa da, yaşlılık sonrası nda pamuk  tarlası  gibi  bir bedeni  de gör.

Aslanlar ı n saf ı ndan giden yi ğ it, sonunda bir fareye ma ğ lûp olur.

Akıllar alan, miskler kokan, simsiyah kıvırcık saçlar, nihayet boz  eşeğin  çirkin  kuyruğuna döner.

Kim daha ziyade sonu görürse o daha kutludur. Dünyayı daha iyi gören  kişi  daha  çok  kovulan olur.

Kuşun Üç Öğüdü

Bir zavallı kuş tuzağa düşmüş, hile ile yakalanmış tı. Kuş kendisini  yakalayan avcıya,

”Ey efendi, sen hayatında birçok defa koyun ve sığı r yemi şsin, pek çok kere de develer kurban etmişsindir. Sen onların  etleriyle bile  doymamış ken benimle  hiç  doymazsı n.

Beni serbest bırakırsan sana üç öğüt veririm. Öğütlerime göre kararını verirsin.

Bu üç öğütten birincisini senin elinde iken vereceğim. İ kincisini      şu    çatını n    üzerinde,     üçüncüsünü    de     şu    ağacı n


üz e r i ne  ko nduğumda  s öyl e ye ce ği m.

Sen bu üç  öğüdü  işitmekten  inan bana  çok mutlu  olacaksı n.”

Avcı merakı ndan kuş un teklifini kabul etti. ”Kuş elindeyken verceğim öğüt şudur: ”Olmayacak sözü kim söylerse söylesin inanma.” Sonra avcı onu bıraktı. O da uçup evin çatı sına kondu.   Orada  da  ikinci  öğüdünü söyledi.

Elinden kaçmış bir fırsat için üzülme. Âh vah edip hasret çekme.”

Kuş ikinci öğüdünü verdikten sonra uçup ağacın dalına kondu ve üçüncü  öğüdünü  söylemeden önce,

”Karnımda 10 dirhem ağırlığında çok kıymetli bir inci vardı. O inci, seni de çoluk çocuğunu da zengin ederdi. Ne yazık ki kısmetin değilmi ş” dedi.

Avcı , kuşun bu söylediklerini duyunca hamile kadını n doğururken bağırmas ı  gibi   feryat  edip bağırmaya başladı . Kuş,

”Ben sana sakın elinden kaçan bir ş eye üzülme demedim mi? Mademki elinden inci gitti, ne diye dövünüp duruyorsun? Sana verdiğim öğütleri anlamadın mı? Ben sana olmayacak bir şeyi kim söylerse söylesin inanma demiş tim. Benim bütün ağırl ığı m üç  dirhem gelmez.   Karnımda nası l   10  dirhemlik  inci olabilir?”

Bu  sözler üzerine  adam biraz   kendine  gelir  gibi oldu.

”Peki   şimdi  üçüncü  öğüdünü  söyle  bakalı m”   dedi. Kuş,

”Sana verdiğim iki öğüdü sanki tuttun da, benden üçüncü öğüdü istiyorsun. Uykuya dalmış bir kiş iye öğüt vermek, çorak yere tohum ekmekten farksızdır. Aptallık ve cahillik yırtığı yama tutmaz  diyerek”   uçup gitti.

BEŞİNCİ CİLT

Yol  Kesen Dört Kuş

Yol kesen dört mânevî kuş , insanların gönlünü yurt edinmiş tir. Allah’a dost olmak isteyen ki şi onları n başını kesmelidir. Böylelikle hak yolundaki engeller kalkmış olur. Ruhun yolu açılır.

Bu kuşlar kaz, tavus, karga ve horozdur. Bunlar insanda bulunan  dört  huyu temsil eder.

Kaz, insandaki hırstır. Horoz şehvettir. Tavus makam ve kendini beğenmektir. Bitmek tükenmek bilmeyen uzun emelleriyle de  insan  kargaya benzer.

İmansız,   Obur Misafirin Hidayeti

Birtakı m müşrikler, akş am vakti Peygamberimiz’in mescidine geldiler. Peygamberimiz’e,

”Ey bütün dünyayı mânen misafir eden padi şah! Bu gece sana misafir  olarak  geldik” dediler.

Peygamber  Efendimiz  arkadaşları na,


‘ ‘ Mi s af i rl e ri payl aş ı n. Evl e ri ni z e götürüp i k ram e di n’ ‘ buyurdu.

Ashaptan her biri misafiri alı p götürdü. Aralarında fil gibi cüsseli, iri yarı bir adam vardı. Kimse onu davet etmedi. Peygamberimiz  de  onu alıp götürdü.

Peygamberimiz’in yedi baş, süt verir keçisi vardı . Yedi keçiden sağılan sütü, sofrada bulunan bütün ekmeği, o iri misafir yedi, içti, bitirdi. On sekiz ki şinin yiyeceğini yiyen obur adam, davul gibi şişti. Bu duruma ev halkı öfkelendi. Hepsi  aç kaldı.

Hizmetçi, kızgınl ığı ndan yatma zamanı odasına giren misafirin kapı sını  dışarıdan kilitledi.

Gece yarısı s ıkışan misafir dış arı çı kmak istedi. Elini kapıya attığında dışarıdan zincirle kilitlenmiş olduğunu gördü. Ne kadar uğraştıysa kapıyı açamadı . Oda kendisine dar gelmeye başladı . Sonunda sı kıntısını unutmak için uyumaya karar verdi. Rüyasında kendisini yıkık dökük bir viranede gördü. Oracıkta abdestini bozdu.

Sabah olup da uyandığında yattığı yerin pisliğini gördü. Utanc ı ndan  deli  gibi oldu.

”Bu pislik toprakla bile örtülmez” dedi, kendi kendine. Heyecanla kapını n açılmas ını beklemeye başladı . Kapı açılı nca, ok  gibi   fı rlayıp  kaçmayı  düş ünüyordu.

Sabahleyin odanı n kapı sını Peygamberimiz açtı . Kendini gizleyerek  serbestçe  gitmesini sağladı.

Kendini      bilmezin      biri,     pisliğe      bulaşmış yatağı

Peygamberimiz’in huzuruna getirdi. ”Misafirin mârifetini gör”   demek istedi.

Âlemlere  rahmet  olan Peygamber  Efendimiz gülümseyerek,

”Bana su kabı nı getirin, yatağı ben temizleyeceğim” dedi. Bunun üzerine  hizmetçiler  yerlerinden  fı rlayarak,

”Bizim tenimiz, canımız sana feda olsun. Biz sana hizmet için varı z. Hizmeti de sen yaparsan biz ne işe yararız yâ Resûlallah”   dediler.   Hz. Peygamber,

”Bana olan sevginizi biliyorum, fakat benim yıkamamda bir hikmet var” buyurdu. Hizmetçiler işin sırrı ortaya çıksı n diye  geri  çekilince,   Peygamberimiz  yatağı  yıkamaya başladı .

O imansız misafir, kendisine armağan edilmiş bir putu muska gibi boynunda taşıyordu. Putunun kaybolduğunu anlayı nca, ”Odada düş ürmüşümdür” diyerek geri geldi. Kaybolan putunu odas ında gördü. Tam o sırada, Peygamber Efendimiz’in kendi pisledi ği yatağı elleriyle temizledi ğini görünce, putu aklı ndan çıktı . Cezbeye düştü, pişmanl ık içerisinde kendini dövmeye baş ladı. Kafası nı, kapı lara duvarlara çarpması ndan kanlar akmaya başladı . Peygamberimiz’in alçak gönüllülüğünden, aklı başından gidecekti. Peygamberimiz onun bu haline acıdı . Yanı na çağı rıp yüzüne su serpti. Kendine gelen adam, hemen tövbe edip müslüman olmak istediğini söyledi. Peygamberimiz’in telkiniyle ”lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah” diyerek iman  dairesine girdi.

Peygamberimiz,     o   gece   de  misafir   olarak   kalmas ını   buyurdu. O,


yeni  müslüman  olan adam,

”Vallahi nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, sonsuza kadar senin misafirinim. Ölüydüm, beni dirilttin. Senin  âzatlı   kölenim.   Bundan  sonra  senin  kapıcınım” dedi.

O akşam yemekte, misafir bir keçiden sağılan sütün ancak yarısını içebildi. Ağzını silerek sofradan çekildi. Peygamberimiz  daha  yemesi   için  sofraya  davet  etti ğinde,

”Utandığı mdan veya gösteriş yapmak için sofradan çekilmedim. Ben  gerçekten  dün  akşamdan daha  çok doydum.”

Bütün  ev halkı  adamın bu  durumuna şaşırdılar.

~k ~k ~k

Kâfirlik hırs ı gidince, bir ejderha kar ı ncan ı n gıdas ı yla doyar. Bir damla zeytinyağı, koskoca kandili doldurur. Bir kuşa  yetecek  az ı k,   filin  karnını doyurur.

Mürid ve Şeyh

Bir mürid, hizmet maksadıyla bir şeyhin tekkesine gitti. Şeyhin huzuruna çıktığında, onun ağladığını gördü. Mürid de dayanamadı ,   ağlamaya başladı .

Bir hayli ağladı ktan sonra, saygıda kusur etmeden şeyhten izin istedi. Tekkenin hizmetini görmek için dışarı çıktı. O mecliste bulunan has bir sûfî de onu takip edip yanı na geldi. Tekkeye  yeni  gelen müride  nasihatte bulundu:

” Şimdi içinde bulunduğun hal, şeyhimizin mânevî feyzinin yans ımasıdır. Bu feyizin senden değil, şeyhten gelmekte olduğunu unutma.

Ey vefalı mürid! Şeyhin ağlamasına uyarak bulut gibi göz yaşı dökmenin, onu taklit etmenin sana faydası vardır, fakat aradaki   farkı  bilmek  ş artıyla.

Sakı n ola, o mâna padiş ahı ve hidayet rehberi gibi ben de ağladım, deme. Bu münkirlik olur. Gerçekten onun gibi ağlamak için, önünde uzun bir yol olduğunu bilmelisin. Ona göre hareket etmelisin.

Onun gibi ağlayabilmek için, belki otuz yıl gösteri şsiz riyâzet çekeceksin. Timsahlarla dolu denizleri, yırtıcı hayvanlarla dolu dağları geçtikten sonra, ş eyhin ağladığı gibi ağlamanın,   ne  demek  olduğunu  anlayacaksı n.

Bütün bu zahmetlere, zorluklara katlanıp da o ağlayışı elde edememek de var. O makama erişirsen, DYeryüzü bana gösterildi’ diye,   Cenâb-ı  Hakk’a  çok  şükretmen gerekir.”

Papağanın Konuşması

Papağana konuşma öğretmek için, önüne bir ayna koyarlar. Aynada kendi aksini gören ku ş , onun ba ş ka bir papa ğ an oldu ğ unu zanneder.

Aynan ı n arkas ı na gizlenen biri de güzel bir diksiyonla öğretmek istedi ği kelimeleri tekrar eder. Papağan, duyduğu bu kelimeleri    aynada  gördüğü papağanı n  söyledi ğini  sanı r. Böylece


tekrarlanan kelimeleri  ezberleyerek,   söz  söylemeyi  öğrenir.

Papağan konuşmayı öğrenir ama söylediği sözün mânası ndan haberi yoktur.

Peygamberler ümmetlerine, Allah dostları da müridlerine, ayna mesabesindedir. Peygamber ümmetine Allah’ ın emirlerini öğretir. Allah dostu da peygamberin yolunu bildirir. Aynaya bakan papağan  gibi,   mürid  şeyhini  taklit  etmeye başlar.

Büyükler de, ”Taklit gerçeğe ulaşmanın başlangı cıdır” buyurmuşlardır. İmanın hakikatlerine, iyiliğe ve güzelliklere ayna  olan  şeyh vası tas ıyla,   mürid  kemale  ulaşı r.

Gerçeğe ulaşamayanlar ise, söyledi ği sözün mânası nı bilmeyen papağan  gibi  mukallit  kal ır.

Anne Karnında Havlayan Köpek Yavruları

Çilehanede bulunan bir derviş , rüyasında hamile bir köpek gördü. Köpe ğin karnı ndaki yavruları n havlama seslerini duydu. Derviş bu tuhaf duruma şaşırdı kaldı . Anne karnı ndaki köpek yavruları  nas ıl havlardı?

Uykudan uyan ı nca, ş a ş k ı nl ığı daha da artt ı . Çile çekti ğ i yerde, bu rüyayı tabir ettirebileceği kimse yoktu. Onun için Cenâb-ı Hakk’a sığı ndı . ”Bunun yorumunu ancak Allah bilir” diyerek,   rabbine  yöneldi.   Niyazda bulundu.

”Yâ rabbi, gördüğüm rüyadan dolayı zikrimden kaldı m. Bütün zorlukları kolaylaştıran sensin” dedi. O sırada gaybdan bir ses duyuldu:

”Gerekli olgunluğa ulaşmadan tasavvufu anlatan cahillerin konuşması, anne karnı nda havlayan köpek yavrularına benzer. Anne  karnı ndaki   köpeğin havlaması  gibi   faydası zdı r.”

* * *

Sûfî, nefsinin perdelerinden kurtulmadan, gönül gözü
açılmadan,      mânevî      hallerle      ilgili     olarak görüş

bildirmemelidir. Kemâlâta ulaşmadan görüş bildiren iddia sahiplerinin sözleri, dinleyenleri doğru yola götürmez, gerçeğe ulaştırmaz.

Cehenneme Götürülürken Arkasına Bakan Günahkâr

Mahşer meydanında bir günahkârın hesabı görüldü. Amel defteri, eline sol taraftan verildi. Dünyada kulun iyiliği için kollayan melekler, burada ite kaka cehenneme doğru sürüklemeye başladı lar.

Bu günahkâr kul, her yol başı nda bir ümide kapı larak dönüp dönüp arkası na bakıyordu. Elinden bir şey gelmedi ğinden, sonbahar yağmuru gibi göz yaşı döküyordu. Bir yandan da geriye dönüp,   yüzünü Hak’tan  tarafa çeviriyordu.

Cenâb-ı  Hak’tan  emir geldi:

”Ey kötülüklerin kayna ğı günahkâr kul! Yapt ı klar ı nla beni incittin. Günahlarla dolu defterini aldın, yaptıklarını n karşılığı    cehennem   olduğuna    göre,    daha    ne    diye emekleyerek


gidiyorsun,   dönüp dönüp arkana bakıyorsun?

Ne geceleri yalvarıp namaz kıldın, ne gündüzleri haramdan sakı nıp oruç tuttun. Diline sahip olmadı n. Yaptığın zulümlere tövbe de etmedin. Sende kötülükten baş ka ne var? Daha neyi ümit ediyorsun?”

Günahkâr  kul  der ki:

”Ey Allahım, hakkımda söylediklerinden yüz kat daha kötüyüm. Arkama dönüp baktığı mda; kendi yaptığı m işlere, doğruluğuma, isyanıma, günahlarıma, inatçılığı ma bakmıyorum. Bana varlı k elbisesini bağış layan rabbimin karşı lık beklemeden, sebepsiz affı na, lutfuna ve keremine bakıyorum. Bütün ümidim, güvenim o lutuf sahibinedir.”

Cenâb-ı  Hak buyurdu:

”Ey melekler! Onu tekrar benim huzuruma getirin. Bu kulumun gönül gözü, recâ ve niyazdadır. Suçlarına bakmadan onu bağışlayayım.”

* * *

Ümmiddeyiz  yeis   ile  ah  eylemeyiz biz Sermayeyi   imani  tebah  eylemeyiz biz Şeyh Galib

Ayaz’ın Çarığı  ile Postu

Gazneli Sultan Mahmud’un Ayaz isminde sadakati ve güzelliğiyle meşhur bir kölesi vardı. Saraya geldi ğinde, üzerinden çıkardığı çarığı ile postunu boş bir odaya aşmış ve odanı n kapı sına da bir kilit vurmuş tu. Kimseyi o odaya almazdı. Her gün odası na uğrar, köyünde giydiği çarı k ve postuna bakarak kendi kendine,

”Geldi ğin yeri unutma. Gurura kapı lma. İşte çarığı n, işte postun” derdi.

Padi şahın ona olan yakınl ığı nı ve güvenini kıskanan düş manları ş ikâyette bulundular:

”Ayaz’ ı n kilitli bir odas ı var. Alt ı n dolu küplerini, gümüşlerini,   bütün biriktirdiklerini  orada saklıyor.”

Böyle bir şeye ihtimal vermemesine rağmen, padişah da odada ne olduğunu merak  etti.   Bunu  söyleyen beylerden birine,

”Bu gece yarısı git, kapıyı aç, odaya gir. Ne bulursan yağma et.   Gizlediği  her neyse,   herkese  açıkla” dedi.

O bey, gece yarısı güvenilir otuz kişi ile birlikte meşaleler yakarak, odanın kapı sına vardı . Kapıyı hırsla kırarak içeri daldılar.

İ çeri girenler sağa sola bakındılar. Yırtık pırtı k bir çarı k ile eski posttan başka bir şey göremediler. Hazineyi gizlemek için bunları buraya koymuş , altı nları yere gömmüş tür dediler. Kazma, kürekle odanın her tarafı nı kazdı lar. Tavanı, döşemeyi kaldırdılar. Sonunda bir şey bulamadılar. Söylediklerinden ve yaptıkları ndan utanarak padi şahın huzuruna çıktılar.

Padi ş ah  gerçek dü ş üncesini gizleyerek,


”Hani?   Söylediğiniz  altınlar nerede?  Elleriniz  bomboş” dedi.

Arama vazifesi verilen bey ve adamları utanç ve pi şmanlı k içerisinde  padi ş ah ı n önünde  yere kapanarak,

”Ey padi şahımı z! Kanımı z ı döksen helâldir, bağışlarsan ihsanındır”   diyerek özür  dilediler. Padişah,

”Bana yalvarıp yakarmayı bırakın. Sizin hükmünüzü Ayaz verecek,   gidin ona  yalvarın”   dedi. Ayaz,

”Padiş ahı m, güneş varken, yıldız ın hükmü olmaz. Ferman sultanı mız ındır. Ben çarı k ve posttan vazgeçebilseydim, bunlar hasetle davranmayacaklardı. Kapıyı kilitlemeseydim, zanna düşmeyeceklerdi”   diyerek  kusuru  kendi  nefsinde gördü.

Sultan Mahmud, Ayaz’ ın şefaatiyle, bey ve adamlarını bağışladı.

* * *

Varl ık duygusu, makam hırsı insana sarhoş luk verir. Akl ı baştan uçurur.   Utanmayı  gönülden çıkarır.

Varl ık duygusunun ve makam hırs ını n kılavuzu ş eytandır. Çünkü, ”Âdem benden üstün olamaz” diyerek, makam tuzağı nda ilk avlanan odur.

Ayaz’ ın gurura düşmemek için, çarığından ve postundan ibret aldığı  gibi  insan da  topraktan  yaratı ldığını  unutmamalı dır.

Sultan Mahmud’un  İnciyle İmtihanı

Gazneli Sultan Mahmud, bütün devlet adamları nın haz ı r olduğu bir  sırada,   divan  toplantısı nın  yapıldığı  salona geldi.

Cebinden bir  inci çıkardı .   Vezirinin  avucuna  koydu ve,

”Bu nas ı l  bir  incidir?  De ğ eri  nedir?”   diye  sordu. Vezir,

”Yüz  e ş ek  yükü  alt ı n  eder”   dedi. Sultan,

” İ nciyi  kır,   iyice  döv”   deyince vezir,

”Sultanım! Bu inciyi ben nası l kırarı m? Ben sizin malınızın iyiliğini isterim. Böyle paha biçilmez bir inciyi kaybetmeye gönlüm raz ı  olmaz” dedi.

Sultan Mahmud, vezirin bu tutumunu takdir eder göründü. Ona bir  elbise  hediye etti.

Bir müddet devletin başka iş lerinden konuştuktan sonra, sultan vezirden  aldığı   inciyi   sarayın perdecisine  vererek ona sordu:

”Bunu biri  satı n  almak  istese  değeri nedir?”

Perdeci,

”Bu inci, ülkenin yar ı s ı ile eş de ğ erde. Allah ülkemizi tehlikelerden  korusun”   deyince, sultan,

”Bu  inciyi  kır,   parçala”   diye  emir  verdi. Perdeci,

”Ey kılıcı güneş gibi parlayan sultanım! Kırı p parçalarsak bu inciye çok yazık olur. Buna benim elim varmaz. Çünkü böyle bir ş ey,   padiş ahı mın hazinesine  düş manlık  demektir” dedi.

Sultan, perdecinin bu cevabı nı da beğenmiş göründü. Ona da bir elbise     verdi.    Maaşı nı    artırdı.    Aklını    ve    anlayışını öven


s ö z l e r  s ö y l e di .

Biraz sonra inciyi bir emîrin eline verdi. O da ötekilerle aynı   şeyleri söyledi.

Padi şah inciyi kime verdiyse, hepsi incinin paha biçilmez değerinden bahsetti. İnciyi tekrar padişaha geri verdi. Sultan hepsine  ihsanlarda bulundu.

Sultan birçok  adamı nı  denedikten  sonra  sadı k bendesi Ayaz’a,

”Parlakl ığı ve güzelli ğ i e ş siz olan, bu incinin de ğ erini bir de  sen  söyle”   dedi. Ayaz,

”Sultanım, bu incinin değeri benim söyleyeceklerimden fazlad ı r” dedi. Sultan, Öyleyse ş u inciyi kır, parçala, toz et” dedi.

Ayaz hiç tereddüt göstermeden pırıl pırıl parlayan inciyi, parçalayıp  tuz  buz  haline getirdi.

Ayaz’ ın inciyi parçalamas ına di ğer beyler itiraz ettiler. Davranışını  pervası zlı k olarak nitelediler.

Halbuki, incinin değeri ile gözleri kamaş an beyler, inciden daha değerli olan padi şahın buyruğunu kırdı klarının farkında değillerdi. Ayaz,

”Ey benim büyüklerim! Padiş ahı n buyruğu mu daha değerli, inci mi? İ ncinin güzelli ği ve değeri gözünüzü kamaş tırdı. Sultanı göremediniz. Ben gözümü sultanımdan ayırmam. Ne kadar değerli olursa  olsun,   bir  taşı  onun  sevgisine  ortak  etmem” dedi.

Az sonra padi ş ah, kubbeleri çınlatan sesiyle ihtiyar cellâda emrini bildirdi:

”Bu aşağı lık kiş ileri huzurumdan uzaklaştır. Bunlar bulundukları makama lâyık değiller. Bir taş parçası uğruna buyruğumu çiğneyenler,   bulundukları makama  lâyık olamazlar.”

Sultanı n buyruğu üzerine, Ayaz tahtın önüne koştu. El etek öperek beylerin  affını diledi.

Sultan,   Ayaz’ ın hatırı   için  suçluları  bağış ladı.

* * *

Gül    renkli  oyuncağı  ardına  at.   Onlara  renk vereni  aklına                                                                    getir

de,    kendine  gel.   Dereye  gir,   testiyi  taş a çal.   Kokuya ve                                                                    renge

ateş ver. Hak yolunda yol kesici değilsen, kadınlar gibi      renge
ve  kokuya kapılma.

Sevgiliyi   İ ncitirsin

Mecnûn, ayr ı l ı k derdinden aniden rahats ı zland ı . Bo ğ az ı tıkandı. Tedavi için doktor çağırdılar. Mecnûn’u muayene eden doktor, ”Pis kanı almak için hacamat olmas ı gerekir” dedi. Hemen bir hacamatçı çağırdılar. Hacamatçı kanını almak için, Mecnûn’un kolunu bağladı. Neş terle tam kesecekken Mecnûn bir nâra atarak,

”Paranı al git. Kan almayı bırak. Ölürsem bu dertten öleyim” dedi. Hacamatçı,

”Kükremiş aslandan bile korkmazken, bundan niye korktun? Geceleri      bütün     vahşi      hayvanların      etrafı nda toplandığını


biliyorum”   dedi. Mecnûn,

”Ben senin açacağın yaradan korkmam. Sabrım, tahammülüm dağlardan fazladır. Fakat bütün bedenim Leylâ ile dolu olduğu için, ona bir zarar gelmesinden korkarı m. Gönlü uyanık olan kişiler bilir ki, Leylâ ile benim aramda fark yoktur” diyerek kanı nı  aldırmadı .

~k ~k ~k

Varlığımda bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda senden baş ka varl ık yok. Bu sebeple sirke ve bal denizde  nasıl  yok olursa,   ben de  sende  öyle  yok oldum.

Nasuh Tövbesi

Bir zamanlar, Nasuh adı nda bir adam vardı. Erkekli ğini gizleyerek, kadınlar hamamında tellaklıkla geçinirdi. Yüzü kadı n yüzüne benzerdi. Köse olduğu için tüyleri de yoktu. Fakat  ş ehveti  çok güçlüydü.

Nasuh yıllarca tellakl ık yaptı, kimse onun erkek olduğunun farkına  varmadı.   Çarşaf giyer,   yüzüne  peçe takardı.

Şehvetinin azgınlığından hamamdaki işinden ayrılmazdı. Padi ş ahlar ı n  k ı zlar ı n ı  bile  keseler,   y ı kard ı .

Yapt ığı işin yanl ış olduğunun farkı ndaydı . Zaman zaman tövbe eder, bu işten ayağını çekmek isterdi. Fakat kâfir nefsinin kadı na  olan düşkünlüğünden  tövbesini  tutamazdı .

Bir gün bir Allah dostunun huzuruna vardı. Ona, ”Dualarınızda beni de hatırla” diye yalvardı. Ârif zat onun durumuna vâkı f oldu. Sırrı nı açığa vurmadı. Tuhaf bir şekilde gülerek içinden,

”Kötü huylu ve kötü yarat ı l ış l ı ki ş i, yapt ığı n ş eyden Allah sana  tövbe  nasip  etsin”   diye  dua etti.

Nasuh, bir gün hamamda tasla su dökerken, padiş ahı n kızları ndan birinin kıymetli bir mücevheri kayboldu. Küpesindeki halkalardan biri olan bu mücevher, çok kıymetliydi. Hamamı n kapı ları s ıkı sı kıya kapatıldı. Hamamdaki kadı nlar, bohçaları, elbiseleri aranmaya başlandı. Bütün eşyalar  aranması na  rağmen mücevher bulunamadı.

Bunun üzerine üstün körü aramayı bıraktı lar, herkesin ağzını, kulağını,   bedeninin her  yerini  aramaya başladı lar.

Biri, ”Genç, ihtiyar kim varsa anadan doğma soyunsun” diye bağı rdı .

Padi şahın kızının hizmetçileri, değerli mücevheri bulmak için herkesi  tek  tek  sırayla arıyorlardı.

Nasuh korkudan tenha bir yere çekildi. Yüzü sararmış t ı . Dudaklar ı titriyordu. Sırr ı n ı n ortaya çıkmas ı ölümü demekti. Ölüm  korkusu her  yanını  sarmıştı.   Kendi kendine,

”Ey Allahı m! Birçok defa tövbe ettim, söz verdim, hepsini bozdum. Tövbemi tutamadım. Eğer beni bu belâdan, rezil olmaktan kurtarırsan, sana söz veriyorum bir daha yapmayacağım” dedi.

Hamamda       herkes      aranmış tı.      Aranma      sırası     Nasuh’a geld.


Hi z me t çi ni n,

”Ey Nasuh! Herkesi arad ı k. Sıra sende. Buraya gel” demesi üzerine, Nasuh kendinden geçti. Âdeta ruhu bedeninden uçtu. Aklı fikri gitti. Eli ayağı boşaldı . Varlığı boş alı nca, Allah’ ı n  yard ı mı  yeti ş ti.

Mücevher bulundu diye bir ses geldi. Nasuh’u aramaktan vazgeçtiler. Mücevher bulunduğu için herkes bayram ederken, sevinç  nâraları  hamamı n  kubbesini çınlattı.

Nasuh  tekrar  kendine  geldi.   Baz ıları  yanına gelip,

”Padiş ahı n kızları na hepimizden çok yakın olduğun için, en çok senden şüphelendik, zanda bulunduk, hakkını helâl et” dediler. Nasuh,

”Benden helâllik almanıza, özür dilemenize gerek yok. Çünkü ben  dünyada  yaşayan  insanların  en  günahkârı yım” dedi.

Sonra Cenâb-ı  Hakk’a yönelerek,

”Yâ rabbi! Sana ş ükürler olsun. Ans ız ı n beni gamdan kurtardın. Vücudumdaki her kılın bir dili olsa da şükretse, yine  şükrünü  yerine  getiremez”   diyerek  şükrünü  ifade etti.

Az  sonra bir  hizmetçi  gelerek Nasuh’a,

”Padiş ahı mız ın kızı iltifat buyuruyor, seni çağırıyor. Biliyorsun senden başka bir tellağı, gönlü kabul etmez” dedi. Nasuh,

”Elimi kaldıracak halim yok. Hasta olduğumu söyle. Koş bir başkası nı  bul” dedi.

Nasuh  kendi kendine,

”Ben bir defa öldüm, tekrar dirildim ve dünyaya yeniden geldim. Gönlümdeki o korku, o acıyı nası l unuturum? Artı k canım tenimden ayrılmadıkça,   tövbemi bozmam” dedi.

Hamamdan  çıkı p gitti.   Bir  daha  tövbesinden dönmedi.

* * *

Ey insanlar Cenâb-ı Hakk’a Nasuh tövbesiyle tövbe edin (Tahrîm 66/8).

Saray Ahırındaki Eşek

Yoksul    bir   sakan ı n,    zay ı f   bir   eşeği   vard ı .    Eşeğin   sırt ı nda, ağır    yük  taşı maktan  yüzlerce  yara  oluşmuştu.   Arpayla beslenmek ş öyle    dursun   kuru   ot   bile   bulamıyordu.   Eşek   hem   açl ıktan hem ağır     yük    altı nda    olmaktan    hem    de    sahibinin    demir çubukla dürtüklemesinden periş an olmuştu.

Padişahın ahır ve atlarının sorumlusu İmrahor ile, eşeğin sahibi sakanı n tanışıkl ığı vardı. Bir gün karşı laş tıklarında sakaya sordu:

”Bu eşeğin hali ne böyle? Neredeyse zay ı fl ı ktan ölecek.” Saka,

”Sevgili dostum, yoksulluğumu biliyorsun. Zavall ı hayvana yedirecek  saman bile bulamıyorum”   dedi.   İ mrahor,

”Eş eği    birkaç    gün   bana    ver.    Padişahın    ahı rında beslensin.


Kendine  gelip  güçlensin” dedi.

Saka eşeğini merhametli dostuna seve seve verdi. Eşeği alıp, padişahın ahırına bağladılar. Eşeğin etrafında semiz, tavlı, güzel ve genç Arap atları vardı. Ayak bastı kları yerler bile, ihtimamla temizlenirdi. Arpa ve samanları tam vaktinde önlerindeydi. Eşek, atların kaşağılarla tımar edilip, silinip temizlendi ğini  görünce dayanamayıp,

”Ey büyük Allahım! Ben bir eşeğim ama beni de sen yarattın. Neden böyle peri şanım? Her tarafı m yara bere içerisinde. Bakı msı zlı ktan öleceğim. Bir onların ş u haline bak, bir de bana bak. Bu azap, bu belâ yalnı z bana mı mahsus?” diyerek serzeni şte bulundu.

Kısa bir zaman sonra savaş borusunun sesi duyuldu. Arap atlarına eğerler vuruldu, kemerleri sıkıldı. Hepsi savaş alanına götürüldü.

Savaş dönüş ü sağ kalan o güzelim atlar, bitkin ve periş an bir halde ahıra girip yerlere yıkıldı lar. Her tarafları yara içerisindeydi. Savaşta yedikleri okların uçları, vücutlarında duruyordu.

Nalbantlar gelip atları n ayaklarını sıkıca bağladılar. Sonra da sivri bıçaklarla yaraları yarıp, okların uçlarını çı karmaya başladı lar.

Eşek bunları görünce,

‘ ‘Yâ rabbi! Ben fakirliğime ve sağlığıma razıyım. Ne o güzel gıdaları isterim ne de o çirkin yaraları ” diyerek haline ş ükretti.

~k ~k ~k

Bu hikâyede eşek, halinden memnun olmayan, gözünü kendinden daha iyi durumda olan kimselere dikerek, haset içerisinde yaşayan  kimseleri  temsil etmektedir.

Kurtuluş  isteyen  ki şi,   dünyayı  terkederek  kanaatle yaşar.

Eşek ve Tilki

Bir çiftçinin, sırtı yaralı , karnı aç, zayıf bir eşeği vardı . Gece gündüz, otsuz kayal ıklarda, yemsiz yiyeceksiz dolaşı rdı . Orada  içecek  sudan ba ş ka bir  ş ey yoktu.

Yakı nlarda bir ormanda da işi gücü avlanmak olan bir aslan vardı. Erkek bir fille boğuş mas ından dolayı yaralanmış, güçsüz düşmüştü. Yerinden kalkıp avlanamıyordu. O avlanamayı nca, artı klarıyla beslenen  diğer  hayvanlar  da  aç kalıyordu.

Bir  gün  aslan  tilkiyi  çağırdı ve,

”Halimi görüyorsun. Avlanamıyorum. Sen git, çayırlara bir bak. Eşek, öküz ne var? İ ster efsun yap, istersen güzel sözlerinle kandır. Bulduğun hayvanı al, buraya getir. Ben onunla güçlenirsem baş ka bir av bulurum, onunla da sizin karnını z  doyururum”   dedi. Tilki,

”Emriniz baş üstüne. Hile ve kurnazlı k benim işim” diyerek dağdan dereye doğru indi. Kayalıklarda gezinen çiftçinin eşeğini  gördü.   Dostça  selâm verip  yanına  yaklaştı :


‘ ‘ Bu  kupkuru,   t a ş l ı k  ç ora k  ye rl e rde  ne  hal de s i n?’ ‘   Eş e k ,

”Yaratan kısmetimi burada vermiş . Rızkımı z ı paylaş tıran o olduğuna  göre,   bize  sabır  ve  şükretmek düşer”   dedi. Tilki,

”Yaratıcı nın emrine uyup, helâl rızık aramak farzdı r. Rızık kilidinin anahtarı çalış maktır. Çalışmadan vermek, Allah’ ı n âdetinde  yoktur”   dedi. Eşek,

”Senin söyledi ğ in tevekkülü zay ı f olanlar ı n halidir. Allah’a tam güvenen,   can verenin  ekmeği  de  vereceğini  bilir.” Tilki,

”Böyle bir tevekkülü elde etmek pek az yaratığa nasip olur. Az bulunan bir ş eyin etrafında dolaşmak da bilgisizliktendir” dedi. Eşek,

”Rı zkı n peşinden koşmasan da o seni bulur. Fakat sen onun peşinde  koşarsan başına  türlü dertler  açar”   dedi. Tilki,

”Bu hikâyeleri  bırak  da  elini  bir  kazanca  at”   dedi. Eşek,

”Ben Allah’a tevekkülden daha iyi bir kazanç bilmiyorum” dedi. Tilki,

”Allah yeryüzünü geni ş yaratmış . Böyle çorak ve ta ş l ı k yerlerde sabretmek akı llı işi değildir. Yukarıda cennet gibi yemyeşil, aras ında develerin kaybolduğu çayırlar var. Her tarafta  güzel   içimli  kaynak  suları akar.”

Eşek çayı rı duyunca, bütün bildiklerini unuttu. Tilkinin peşine takılı p ormana girdi. Tilkinin eşekle birlikte geldiğini gören aslan, açl ığı n verdi ği sabırs ızl ıkla hastalığını unutarak iştahla kükredi. Eşek korkusundan eski bulunduğu  kayalı klara  doğru kaçtı.

Tilki  aslana  yaklaş arak,

”Aman efendim, yanı nıza gelmeden kükrediniz. Eşeği korkutup kaçı rdı nız”   dedi.   Aslan  aceleci  davranışına pişman oldu.

”Kusura bakma. Açl ıktan sabrım kalmadı, aklım başımdan gitti. Mümkünse onu bir kere daha buraya getir. Senin hilelerin çoktur. Söz, bu sefer dikkatli davranarak avlayabileceğim yakı nlığa  gelmeden  kımıldamayacağı m.   Uyur  gibi  duracağı m.”

Tilki vakit kaybetmeden eşeğin tekrar yanına geldi. Eşek tilkiyi  görür görmez,

”Senin gibi dost, olmaz olsun. Sana ne yaptım ki beni aslana yem yapacaktı n?”

Tilki,

”Senin aslan diye gördü ğ ün, bir büyüydü. Oras ı öyle büyülü olmasa, bütün hayvanlar gelir, talan eder. Tılsımsız olsa, aç filler bu ovayı yemyeşil bırakır mıydı? Ben seni, DKorkunç bir ş ey görürsen sakın korkma’ diye tam uyaracaktım, bu iş başına geldi”   dedi.   Eş ek,

”Sen ne kötü arkada ş s ı n, beni yine kand ı r ı p aslana yem yapacaksın.”

Tilki,

”Sana    karşı   gönlümde   en  ufak  bir   kötülük  düşüncesi   yok. Sana

neden      hile     yapayı m?    Dostlar    birbirini     affeder.                                                               Vehimlere

kapı larak yanl ış hareket etme! Haydi bir an önce        çayırlara
ulaşıp  açl ığı nı  giderelim”   diyerek  ı srar etti.


Eşek, çok acıkmış11 . Taze ve yeşil otların hayali aklını başı ndan aldı . Karnını doyurma hırsı ile tilkinin peşine düş tü.

Aslan yanına kadar gelen eşeği, bir hamlede altına alıp parçaladı.   Karnı  doyunca,   su  içmek  için  kaynağa gitti.

Tilki aslanı n gitmesini fırsat bilerek, eşeğin ci ğerlerini ve yüreğini yedi. Aslan döndüğünde eşeğin yüreği ile ciğerini aradı.   Bulamayınca  tilkiye sordu:

”Nerede bunun  yüreği  ve  ciğeri?” Tilki,

”Efendim!      Onda     yürek     ile     ciğer    olsaydı, önceki korkuyu

tattıktan sonra ikinci defa gelir bu tuzağa          düş er miydi?”
diyerek  aslanı  ikna etti.

* * *

Mevlânâ hazretleri bu uzun hikâyede rızık, tevekkül, sabır, hırs gibi çeş itli konuları hayvanları n ağz ı ndan anlatmaktadır. Hikâyenin değiş ik bir yorumunu ise şu beyitleriyle dile getirmektedir:

”Kutub, aslan gibidir, işi de avlanmaktır. Halk ise onun artığını yer.

Elinden geldikçe kutbu razı etmeye çal ış ki, kuvvetlensin, vahş i  hayvanları  avlas ın.”

O zahmete düşüp incindi mi, halk gıdas ız kalır. Çünkü halkı n rız ı klanması  akl ın  yardımıyla olur.

İnsanların mânevî rızkı, gönül gıdası, cezbesi, onun artığıdır. Eğer gönlün avlanmak istiyorsa, bunu göz önünde tutarak  düşünmen gerekir.

Kutub akla benzer, halk ise vücuddaki uzuvlar gibidir. Bedenin terbiyesi,   idaresi,   akılla olur.

Ona yardım edersen, yardımı n sana yarar, seni geliştirir. Onu değiştirmez. Cenâb-ı Hak, ”Siz Allah’a yardım ederseniz, O da size  yardı m eder” buyurmuştur.

Post Elden Gider

Adamın biri olanca gücüyle koşarak bir eve girdi. Nefes nefese kalmıştı. Benzi sararmış, korkudan tir tir titriyordu. Ev sahibi  merakla sordu:

”Hayrola! Nedir bu halin? İ htiyarlar gibi titriyorsun.” Adam,

”Zalim padiş ahı eğlendirmek için, sokaklardaki bütün eşekleri topluyorlar”   dedi.   Ev sahibi,

”Sana ne bundan? Sen eşek de ğ ilsin ki! Neden bu kadar kaygılanıyorsun?”   dedi. Adam,

”Evet, eşek değilim, bunu ben de biliyorum. Biliyorum ama sultanı n adamları bu işe öyle giriş miş ler, kendilerini öyle kaptırmışlar ki, ben onlara eşek olmadığımı anlatıncaya kadar post elden gider” diyerek o evde saklanarak kurtulacağını sandı .

* * *


Adam ol a bi l i yo rs a k e ş e k t ut anl ardan ko rkmaya ve e ndi ş e l e nme ye gerek yoktur. Adam olmanın değeri gökyüzünden, hatta yıldızlardan daha yücedir. Bu yolda çaba sarf etmiyorsak, halimiz  ne  acıdı r,   bizi  ne  acı  azaplar beklemektedir.

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin biri, Peygamber Efendimiz’in, ”Sen rızkı nı aradığı n gibi, rızkın da seni arar” hadis-i şerifini duydu. Mânasını anlamaya  karar verdi.

Rızkını n kendisini bulması için şehirden ve halkın geçeceği yerlerden uzaklaştı . Sahrada kimsenin uğramayacağı bir dağı n eteğinde yattı ve uyudu. Kendi kendine, ”Bakalım rı zkı m nası l gelecek?” dedi.

Bir müddet sonra, yolunu şaşırmış bir kervan o dağa geldi. Zâhidi  yatarken  gördüler. Kervandakiler,

”Bu adam acaba neden böyle kimsenin uğramayacağı bir yerde yatı yor? Kurttan, eşkiyadan korkmuyor mu? Ölü mü, diri mi? Bir bakalım” dediler.

Zâhidin yan ı na gelip, oras ı n ı buras ı n ı yoklad ı lar. Zâhid oral ı olmadı. Gözünü bile açmadı. Denemesine devam etti. Kervandakiler, zâhidin açl ı ktan bir parça ekmekle yemek getirdiler. Zâhid denemesini kuvvetlendirmek için di şlerini iyice  s ıktı.   Rızkı  nas ıl  onun olacaktı?

Kervandakiler, zâhidin açl ı ktan di ş lerinin kenetlenmi ş olduğunu düşünerek bıçakla ağz ı nı açı p yemek döktüler ve ekmek tıkıştırdı lar.

Bedevînin Köpeği

Bedevînin biri, yağmur gibi göz yaşı dökerek bir yandan ağlı yor, diğer yandan da ”vay başı ma gelenler” diyerek dövünüyordu.   Oradan  geçmekte  olan bir  dilenci sordu:

”Neden  a ğ l ı yorsun?  Feryad ı n ı n  sebebi  nedir?” Bedevî,

” İ yi huylu ve değerli köpeğim hastalandı , can çekişiyor. Onsuz ne yapacağımı bilemiyorum. Gündüzleri avcılık, geceleri bekçilik ederdi. Keskin gözleri ile avını yakalar, keskin dişleriyle  hı rsı z ı   kovalardı ”   dedi. Dilenci,

”Hastalığı nedir? Tedavisi yok mu?” deyince, bedevî cevap verdi:

”Zavall ı  açl ı ktan  iyice   zay ı flad ı ,   hastaland ı .” Dilenci,

”Bu hastalığa sabır gerekir. Allah sabredenlere karşılığını verir” dedi. Bedevînin elindeki torba, dilencinin dikkatini çekti.

”Elindeki  torbada  ne  var?”   diye  sordu. Bedevî,

”Dün akş amdan kalan ekmeğim ve azığım var. Açlı ktan hastalanmamak için bugün de onu yiyeceğim” diyerek cevapladı sorusunu.

Dilenci,


”Köpeği niçin aç bırakıyorsun da bir parça ekmek vermiyorsun?”   diye  sorunca, bedevî,

”Ekmek parayla alı nır, ama göz yaşı bedavadır” deyince dilenci sinirlendi.

”Ey akıls ız adam! Toprak altında kalasın. Göz yaşı hiç değersiz  olur mu?”   diyerek bedevîden uzaklaştı.

* * *

Göz ya şı n ı n asl ı kand ı r. Üzüntüyle su olur. Topraktan yaratılmış ekmek için, hiç yere kan dökülür mü? Fakat bedevînin kendisi değersiz olduğu gibi, göz yaşı da değersizdir.

Göz ya şı nı n de ğ eri; varl ığı n ı Allah’a adamış , gerçek kullar ağladığında ortaya çıkar. Çünkü, onlar ağladığında gökyüzü de ağlar.   Feryat  ettiğinde,   gökyüzü de feryat eder.

Ahırdaki Ceylan

Bir avc ı yakalad ığı nazl ı ceylan ı , bahçesindeki öküzlerle, eşeklerle dolu ahıra kapattı. Ceylan ürkek ürkek oradan oraya kaçı p durdu.

Gece yarısı ahıra gelen avcı, yemlikleri samanla doldurup gitti. Öküzler, eşekler önlerine dökülen samanı şeker gibi yediler. Ceylan onların çıkardığı tozdan dumandan rahatsı z oldu.   Yüzünü  sağa  sola çevirdi.

Karı nları doyan eşekler, ceylanla dalga geçmeye başladı lar. Eşeğin biri,

”Ceylanlarda padişah ve beylerin huyu vardı r. Susun lütfen, ceylanı  rahatsız etmeyin.”

Bir ba ş ka  e ş ek,   ceylan ı n ürkerek dola ş mas ı na  tak ı larak,

”Baksanıza bir inci bulmuş galiba, onu ucuza satar? Bir diğer eşek de,

”Söyleyin ona, bu naziklikle bizim ah ı rda de ğ il, gitsin padişahın tahtında otursun” dedi.

Eşeğin biri de samanı yemiş yemiş , ekşimiş midesiyle genire genire  ceylanı  da  saman  yemeye  çağırdı.   Ceylan başını çevirdi.

”Ey eşek! Benim iştahı m yok,         sen yemene devam   et” dedi.
Eşek,

”Evet, halini görüyorum. Çok          nazlanıyorsun ya    da utanıp
çekiniyorsun.”

Ceylan,

”Sen saman yersin, ondan fayda görürsün. Ben çayı rların, çimenlerin dostuyum. Bağlarda, bahçelerde beslenir, suyumu duru su kaynaklarından içerim. Kaderim beni bir azaba uğrattı . Başıma bir belâ geldi diye hiç güzel huyumu değişitirir miyim? Sünbülü, lâleyi, reyhan ı bile binbir nazla yiyen birine, nas ı l olur  da  saman  teklif edersin?” dedi.

Eşek,   bana masal  anlatma dercesine,

”Anlat, anlat! Gurbet ellerde böyle bo ş sözler çok söylenir” diyerek nazlı  ceylanı   iyice  üzdü. Ceylan,


‘ ‘Göbeğimin misk kokusu benim şahidimdir. Sizde bu kokuyu alacak burun nerede? Birbirinin pisliğini koklamaktan başka koku bilmeyen  sizlere,   misk  kokusu  zaten haramdır” dedi.

~k ~k ~k

”Dünyada nefsinin esiri, ş ehvetperest ve dünyal ı k toplamaktan başka gayesi olmayan insanların arasında kalan hâlis kulun durumu, ahırda öküzlerle, eşeklerle kalan ceylanı n durumu ile aynı dır.

Bir insanı , onun zıddı olan biri ile bir arada bırakı rsanız, onu  ölüm azabına  uğratmış olursunuz.

Yaralı Eşek

Yaral ı bir eşeğin yaras ı na bir bez ba ğ lansa, o bez yaraya yapışsa, sonra o bezi çekip almak isteseler eşek acıdan huysuzlanı r ve çifte atmaya baş lar. Hele eşeğin yarası , her birine yapış an bez parças ını n sökülmesini bir düşünün. Bu, eşek  için ne  büyük bir  iş kencedir.

İnsanın dünya hırsı da yaraya benzer. Dünyada edindiği mal, mülk,   ev ve  eşyaları,   yaraya  yapış an bez  parçalarıdı r.

Kimin hırs ı fazlaysa, onun yarası fazladı r. Yarası fazla olanın,   kurtulması  gereken bez  parçaları  yara  ile  orantılı dır.

İ nsanlar mala mülke sarılmış olduklarından, bu sözleri işitmek acı gelir.

Halbuki insan; ruhu ba ğış layan güzelden gönlünü esirgemese, yağı z doru atın üzerine binecektir. Allah dostu yüce velîlerden yüz çevirmese, gönül ve ayağındaki bağlardan kurtulup,   özgürlüğüne kavuşacaktır.

* * *

Ey dünyada maddî zevklere dalmış olan insan! Velîlerin ruh bağışlayan sözlerine kulağını tıkama. Anlattı kları masal değil, gerçektir. Sözlerinde hayat vardı r, aşk vardır, kurtuluş vardır.

Onlar seni yaralı merkep olmaktan kurtarı p, ilâhî aşkın atına bindirirler. Günahları n kirliliğinden kurtarıp, ilâhî huzurun mutluluk ülkesine götürürler.

Sebzevâr  Şehrinin Fethi

Sultan Muhammed Harzemşah, ahalisi bozuk itikadlara sahip olan Sebzevâr  ş ehrini  ele  geçirmeye  karar verdi.

Sultanın orduları Sebzevâr’ı kuşattı. K ı sa bir süre sonra, direnenleri kılıçtan geçirip şehri zaptetti. Şehir halkı, sultanı n huzuruna  gelerek  yerlere kapandı.

”Kulağımıza küpe tak, kölen olalı m. Yeter ki canı mız ı bağışla. Nas ıl istersen öyle vergimizi verelim” diyerek aman dilediler. Sultan,

”Ey Hak’tan kopmuş, bâtı la sapmış insanlar! Sizden para pul istemiyorum. Bana bu ş ehirden ismi Ebû Bekir olan birini getirmedikçe,       ne      haracını z ı      alı rım     ne      de anlattığınız


masalları dinlerim. İsteğimi yerine getirmezseniz, hepinizi ekin biçer  gibi  biçerim”   dedi.   Halk feryat ederek,

”Ey yüce sultan! Dere içinde kuru kerpiç olmayacağı gibi, bu ş ehirde  de  ismi  Ebû Bekir  olan biri  bulunmaz” dediler.

Sultan, pazarl ığı artırmak düşüncesiyle böyle davrandığını düşünerek, önüne bir çuval altın getirip döktüler. Sultan hiddetle, ”Bre Râfizîler! Beni altınla, gümüş le kandı rılacak çocuk mu sandınız? Bana, ismi Ebû Bekir olan birini armağan olarak  getirmedikçe  kurtuluş   şansı nız  yok” dedi.

Bunun üzerine, ş ehire tellâl çıkardı lar. Her tarafa adam saldılar. Üç gün, üç gece arayıp taradıktan sonra, yıkık bir viranede hasta, bakıms ız bir vaziyette yatan Ebû Bekir isminde birini buldular.

Bu hasta ve zavallı adam, o şehirden geçmekte olan bir yolcuydu. Hastalandığından dolayı mola vermek zorunda kalmış , bitkin ve perişan bir halde, bu viraneye sığınmış tı. Onu görür görmez,

”Aman çabuk ol. Padi şah seni istiyor. Bütün şehir kılıçtan geçirilmekten, senin sayende kurtulacak. Haydi yürü gidelim” dediler.

Zavallı  yolcu  yattığı yerden,

”Benim gücüm olsaydı, gitmem gereken yere doğru giderdim. Sevdiğim dostların  yanına  ulaşı rdı m” dedi.

Hemen bir sedye yaparak, hasta adamı üzerine yatı rdı lar. Hamallarla, padiş ahı n huzuruna getirdiler. Sebzevâr ahalisi de,   kılıçtan kurtuldu.

~k ~k ~k

Aslında bu dünya, Sebzevâr şehrine benzer. Allah dostunun burada kıymeti bilinmez. Hatta, aklı fikri olmayan deli gözüyle bakılır. Halbuki Allah dostu bulunduğu yere rahmeti çeker. Rabbü’l-âlemîn hidayet dilediği insanlara, dostunu vesile kılar.

Üç Yol Arkadaşı

İ nsanın hayatı boyunca üç önemli arkadaşı olur. Bunlardan sadece bir tanesi vefal ı d ı r. Di ğ erleri insafs ı zd ı r ve kötülük yapmaktan çekinmezler.

Bu üç arkadaşından biri, çok önem verdiğin mal ve mülkündür. Diğeri dost ve arkadaşları ndı r. Üçüncü arkadaşın ise yaptığı n hayı rlı   iş lerin ve ibadetlerindir.

Öldüğün gün malın mülkün seni yalnı z bırakı r. Evinden dışarı çıkarak  seni  mezarl ığa  kadar bile  yolcu etmez.

Çok sevdi ğin dostların ise ancak mezarını n başına kadar gelirler. Birazcık durmaya bile zorlanı rlar. Bir an önce gitmek  için  acele ederler.

Vefal ı olan, seni kabirde hatta daha ötesinde bile yaln ı z bırakmayan  arkadaşı n  ise  ibadetin ve  yaptığın iyiliklerdir.


Namazda Ağlamak

Ârif bir  zata soruldu:

”Bir müslüman namaz kılarken feryat edip ağlasa, namaz ı bozulur mu?”   Ârif zat  şöyle cevap verdi:

”Adamı n neden ağladığını öğrenmek gerekir. Allah aşkıyla ağlı yor ve günahlarından dolayı pişmanl ık duyup göz yaşı döküyorsa, namaz ı bozulmaz. Hatta o namaz daha da olgunlaşır, makbul namaz olur. Çünkü namaz ı n gönül huzuru ile kılınmas ı gerekir.

Eğer namaz kılan ki şi, bedenindeki bir rahatsızlıktan, s ıkı ntı dan veya oğlunun ayrılığından dolayı ağlıyorsa, namaz ı bozulur. O namaz bir işe yaramaz. Çünkü namazın kemâlâtı , dünyalı k her  şeyi  terketmeyi gerektirir.”

Ş eyh Muhammed Serezî

Gaznîn şehrinde derin bilgili bir zâhid vardı. Adı Muhammed, kendisi Serrezli’ydi.

Her akşam, üzüm kökünün ucundaki yapraklarla iftar ederdi. Yedi  yıl böyle yaşadı.

Bu  zat  bir  gün bir  da ğı n ba şı na  ç ı kt ı :

”Yâ rabbi! Ya lutfunu bana göster ya da kendimi buradan atacağı m.   Gaibden bir  ses geldi:

”Daha o ihsanın zamanı gelmedi. Aşağıya atlasan da ölmezsin.”

Cezbe halinin verdi ği aşk ve coşkunlukla, kendini dağdan aşağı bırakan Muhammed Serezî hazretleri derin bir suya düştü. Çok özlediği ölüme kavuşamadı . Çünkü ölüm, onun için hayat demekti.

Gaibden gelen ses,

”Sahrayı  bırak,   şehre  dön”   dedi.   Muhammed Serezî, ” Şehirdeki  hizmetim ne  olacak?”   diye sordu.

”Nefsini alçaltmak için Abbas-ı Debs gibi dilen. Zenginlerden alıp  yoksullara dağıt.”

Şeyh aldığı emir üzerine, çölden Gaznîn şehrine kimseye görünmeden girdi. Eline bir zenbil al ıp, kapı kapı , sokak sokak dilenmeye  baş ladı.   Diğer  dilenciler  gibi  o  da insanlara,

”Allah  için bir  ş eyler verin”   diye  yalvard ı ..

Şeyh, bir gün bir beyin evinin kapısını dilenmek için dört kere  çaldı. Bey,

”Bu ne yüzsüzlük kardeşim? Bir günde dört defa kapı mı çaldın. Dilenciliğin şerefini iki paral ık ettin. Abbas-ı Debs bile sana  hizmetçi  olamaz” dedi.

Dilenci şeyh,

”Beyim, ben emir kuluyum. Gerçekten ekmek hırsı m olsaydı , ekmek isteyen karnımı deş erdim. Bu beden, yedi yıl aşk ateş iyle yandı kavruldu. Üzüm yaprağından başka bir şey yemedi”   dedikten  sonra hıçkırarak  ağlamaya başladı.


Şeyhin doğruluğu beyin gönlüne aksedince, ikisi birden a ğlamaya başladı lar. Uzun bir süre ağladıktan sonra kendilerine  geldiler. Bey,

” Şeyhim, işte kasam. Ne istiyorsan, ne kadar istiyorsan o kadar  al”   dedi. Şeyh,

”Bana beğendiğini al diye izin vermediler. Dilenciler gibi dilen buyruldu”   dedi.   Beyle  helâlleş erek  ayrı ldı .

Şeyh  iki  yıl  dilencilik  yaptıktan sonra;

”Bundan sonra vermeye devam edeceksin, fakat kimseden istemeyeceksin. Bizim sana ihsan edeceğimizi sen dağıtacaksın. İ htiyacı olanlara, borçlulara vermek için elini hası rın altına sokman  yeterli  olacak” denildi.

Şeyhin bir yıl işi gücü bu oldu. İ htiyacını söyleyene de söylemeyene de ihtiyacı ne kadarsa, gönlünden ne istiyorsa, ne fazla ne  eksik verirdi.

* * *

Peygamberler ve onların vârisleri olan Allah dostları , insanlı k örtüsüyle örtülmüş birer güneştir. Onların himayesine s ığı n ki seninle binbir pazarlık yaparak, sana düşmanlı k eden nefsinin  elinden  kurtulas ın.

Derviş ve Köleler

Yoksul bir dervi ş, Horasan ş ehrinin meydanı nda güneş leniyordu. Bu sırada bir alay göründü. Cins Arap atları na binmiş ler, süslü püslü ipekli elbiseler giymişlerdi. Bellerinde altı n kemerler vardı.   Derviş  birine sordu:

”Bunlar nerenin beyleri  acaba?” Ona,

”Bunlar bey değil, Horasan maliye bakanı nın köleleri” dediler.   Bunun üzerine  yoksul  derviş  başını  göğe kaldırdı,

”Ey Allahım! Kuluna bakmayı Horasan maliye bakanından öğren” dedi.

Nihayet günün birinde padi ş ah, Horasan’da maliye işlerine bakan bu yetkiliyi,   bir  sebeple hapse attı.

0  köleler, bir ay süreyle sorguya çekildiler. Efendilerinin hazinesinin      yerini      söyletmek     için     akla     hayale gelmedik

1    şkenceler  uyguladı lar.

O kölelerden hiçbiri, efendilerinin sırrını söylemedi. İşkenceler  altında öldüler.

O yoksul  derviş  uykuda  iken,   ötelerden  ş öyle bir  ses duydu: ”Gel! Kul  olmayı  bu  kölelerden öğren.”

Leylâ’nın Güzelliği

Bir  gün Mecnûn’a yakınları,

”Senin Leylâ Leylâ diye yanıp tutuştuğun kız, hiç de öyle senin dedi ğin gibi güzel bir kız değil. Şehrimizde ondan güzel,   ay parças ı  gibi  binlerce  kı z  var” dediler.


Mecnûn,

‘ ‘Bedenlerimiz, görünüşümüz, testi gibidir. Güzellik de, o testinin içindeki ilâhî şaraptır. Cenâb-ı Hak bana, Leylâ’nı n sûret testisinden ebedî aşkın şarabını içiriyor. Siz testiyi görüyorsunuz, ama içindeki şarabı göremiyorsunuz. Doğru ve namuslu bakmayan göz, o şarabı göremez. Gönlü temiz ve uyanı k olmayan  da  ilâhî aş k  ş arabından  içemez” dedi.

~k ~k ~k

Leylâ’nın güzelliğine, Mecnûn’un gönül penceresinden bakmalı dır.

Mecûsî’nin Cevabı

Bâyezid-i Bistâmî hazretlerinin zamanında, ateşe tapan bir Mecûsî vardı. Softa bir müslüman, onu imana davet etti. Mecûsî,

”Bu dünyada iman varsa, Şeyh Bayezid’de vardı r. Ondaki imanı taşı maya benim gücüm yetmez. Bayezid gibi müslüman olmam gücümü aşar.

Senin gibi müslüman olmamı istiyorsan, ben onda yokum. Riya ve gösteri şten ibaret müslümanlığın senin olsun. Sendeki iman, imana  karşı meyli  olanı  uzaklaş tırır” dedi.

Çirkin Sesli Müezzin

Çok kötü sesli bir müezzin vardı. Halkının çoğu müslüman olmayan bir ülkede  ezan okumaya başladı.

Orada bulunan müslümanlar,

”Bu çirkin sesinle ezan okuma. İ nsanlar aras ında kargaşaya sebep olursun. İ slâm dinine de zarar verirsin” dediler. Müezzin aldırış etmedi, çirkin sesiyle ezan okumaya devam etti.

Bir gün elinde bir kat elbise, mum ve helva gibi hediyelerle birlikte  kâfirin biri çıkageldi.

”Nerede o ezan okuyan ve sesiyle bana huzur veren müezzin? Hediyelerimi  takdim edeyim”   dedi.   Müslümanlar şaşırdı:

”Kendine gel. O çirkin ses insana nas ı l huzur verir?” dediler.   Bunun üzerine  kâfir  anlatmaya başladı :

Benim çok güzel ve akıllı bir kızım var. Müslüman olmayı kafasına koymuştu. Ne kadar öğüt verdiysem kararı ndan vazgeçiremedim. Geçenlerde bu müezzinin ezan okumasını işitince  çevresindekilere sormuş:

”Bu ne  kadar  kötü bir  ses.   Bu nedir?”

Kı z   karde ş i,

”Bu ses ezan sesidir. Müslümanlar bu sesle ibadet için toplanı rlar” demiş. Kızım kardeş ine inanmamış. Birkaç ki şiye daha sormuş . Herkes aynı ş ekilde söyleyince içindeki iman sars ıldı. Müslümanlık’tan soğudu. Ben de, kızımın müslüman olma endişesinden kurtuldum. Beni huzura kavuş turan müezzine, bu hediyeleri getirdim.


~k ~k ~k

Gerçekten de ezanı sesiyle güzelleştiren müezzin, dinleyenleri başka bir âleme götürür. Bizi bizden alı r. Gündelik hayatı n kargaşasından uzaklaştı rır. Ruhumuza mânevî âlemin ateşini düşürür.

Sonradan müslüman olan birçok insan, ezan sesinden etkilenerek müslüman oldukları nı ifade etmiş lerdir. Bu husus bile, ezanı n güzel  sesle  okunmas ını n önemini  ortaya koyar.

Misafir

Bir adamın evine, beklenmedik bir misafir geldi. Ev sahibi misafiri  güler  yüzle  karşıladı.   Sofra  kurup  ağırladı .

O akşam, mahallede komşuları nın sünnet düğünü vardı . Hanı m sünnet  düğününe gidecekti.

Evden  çıkmadan  kocası  hanımı na,

”Bizim yatağımızı kapı nın yanı na, konuğumuzun yatağını öbür tarafa  ser”   dedi.   Kad ı n,

”Emrin başüstüne ey benim iki gözümün nuru” diyerek yatakları  haz ırlayı p  komş uya geçti.

Ev sahibi, kuru ve ya ş çerezleri haz ı rlad ı . Gece boyunca konuğuyla bir yandan yiyip içtiler, sohbet ederek, başları ndan geçenleri konuştular. Misafirin uykusu geldiğinde kapını n yanı ndaki  yatağa  girip  yattı .

Ev sahibi bunca ho ş sohbetten sonra, ”Senin için öbür tarafta yatak hazırladık” diyemedi. Hanı mına söylediğinin tersine, kendisi  de  gidip misafir  için haz ı rlanan  yatağa girdi.

Kad ı n dü ğ ünden döndü ğ ünde kocas ı yla konu ş tuklar ı gibi kap ı n ı n yanı ndaki yatağa girdi. Yatağın içinde yatanın kocas ı olduğunu zannederek,

”Kocacığı m, dışarıda yağmur yağmaya başladı . Yağmur, çamur yüzünden misafir başımıza kaldı demektir. Korktuğumuz başı mıza geldi” dedi.

Bu  sözleri  duyan misafir,   yataktan  sı çrayıp kalktı:

”Hanım sen merak etme. Ben çamurdan korkmam. Yolcu yolunda gerek. Haydi bana Allah’a ısmarladı k. Allah size hayı rlar ihsan etsin.” Bir an şaşırıp kalan kadın söylediklerine pişman oldu.

”Ey efendi! O sözleri şaka maksadı yla söyledim” diyerek yalvarı p  diller  döktü.   Fayda etmedi.

Misafir onları üzgün ve pişman bir halde bı rakıp, geldi ği yere doğru yola çıktı. Ev sahipleri onun arkasından baktıkları nda, misafirin yürüdüğü yolların cennet gibi aydı nlandığını gördüler. Misafirin yaydığı nur, ovanı n üzerindeki karanlı k geceyi   sıyırıp atmıştı.

Ev sahibi ya ş ad ığı bu tecrübeden sonra, vicdan azab ı n ı hafifletmek için evini misafir evi haline getirdi. Gelene geçene  hizmet etti.

Zaman     zaman,     her    ikisinin    gönüllerine    gizli    bir    yoldan o


misafirlerinin hayali  gelip  şöyle derdi:

”Ben Hızır’ ın dostuydum. Size yüzlerce define getirmiş tim. Fakat  sizin nasibiniz  yokmuş .”

~k ~k ~k

Her gün gönüle gelen dü ş ünceler, sabah vakti eve gelen misafire benzer. Gelen misafir huzursuz eder, yük olur ama ev sahibi olmanın gereği, misafiri ağırlayıp ikram etmektir. Konuk severlik misafirin naz ı nı çekip, sıkıntılarına katlanmaktır.

Sûfînin Savaşı

Sûfînin biri orduya kat ı ld ı . Kı sa bir süre sonra sava ş a gitti. Savaşçı  askerler meydana  çıkıp,   hücuma geçtiler.

Sûfî ise ordunun ağırl ıkları yla zayı f kimselerden oluşan hizmet  ekibiyle  birlikte  geride  kaldı .

Savaş meydanına dalan erler, at sürüp, kılıç çalıp düş manı yendiler. Birçok ganimet ve esir alarak geri döndüler. Elde edilen ganimetten,

”Sûfî,   gel  sen  de  bir  armağan  al” dediler.

Sûfî takdim edilen hediyelerden hiçbirini kabul etmedi. Yi ğ itler hayretle sordu:

”Neden bu  kadar  öfkelisin?” Sûfî,

”Savaş a giremedim. Gazadan ve gazilik sevabından mahrum kaldım”   dedi.   Yiğitler  sûfînin  gönlünü  almak için,

”Düşmandan birçok esir aldı k. Birinin başı nı gövdesinden ayı r da  gazi  ol” dediler.

Sûfî bu teklife sevindi. Savaşa katılmanın sevabı nı elde etmek için,   elleri  bağlı  esiri  alı p  çadı rın  arkas ına götürdü.

Sûfî, çadı rın arkas ından uzun müddet gelmeyince yiğitler merak etti. Birini kontrol için gönderdiler. Görünen manzara hayret vericiydi.

Elleri ba ğ l ı esir sûfînin üzerine çıkıp bo ğ az ı n ı ı s ı r ı yordu. Sûfînin boğaz ından çıkan kanlar sakal ını ıslatmış, yarı ölü haldeydi.

Gaziler esiri çekip aldılar, kellesini uçurdular. Sûfînin yüzüne  gül   suyu  serperek  ayı lttılar.


altına   alı r? Anlat

”Ey Sûfî! Elleri ba ğ l ı esir seni nas ı l hele  bu  iş  nasıl  oldu?”   dediler. Sûfî,

”Tam ba şı n ı kesece ğ im s ı rada k ı zg ı nl ı kla bana öyle bir bak ış baktı ki, aklı m başımdan gitti. Bir orduyla karşılaşmış gibi korkup kendimden geçtim. Gerisini hatırlamı yorum” dedi. Bunun üzerine  yi ğitler,

”Sende bu yürek varken, sak ı n sava ş a girmeye kalk ış ma. Yi ğ itler aslanlar gibi cenge girdiklerinde, kılıçlar ı yla düşman başlarını top gibi yuvarlarlar. Başsı z bedenler yerlerde ıstırapla çırpınır. Bedensiz baş lar atların ayakları altı nda kalı r. Kan deryası na benzeyen savaş meydanına, herkes giremez.   Kollarını   sıvayı p   bulgur   aşı   yemeye   benzemez   savaş .


Yürek ister. Savaş Türkler’in işidir, kızların değil” dediler.

~k ~k ~k

Mevlânâ, kendini yiğit sanıp savaşa katılan ödlek kişiyi anlatmak suretiyle, gerçek sûfî olmayan sûfîlik satan kişileri anlatıyor.

Halk arasında itibar görmek için, sûfî görüntüsü veren bu kişiler; nefsi ile savaşmamıştır. Aşk derdi çekmemiş, aşk elinden dağlanmamıştır. Yüreksiz ve gevşek olmaları ndan dolayı,   hileleri  hemen  ortaya çıkar.

Nefisle Savaş

Ayyazi  (k.s) anlat ı yor:

”Şehid olmak ümidiyle, zırhsız, göğsüm açık bir şekilde yetmiş kere savaşa girdim. Tenimde ok yaras ı almadık yer kalmadı . Vücudum kılıç yaralarıyla kalbura döndü, fakat ş ehidlik nasip olmadı.

Bunun üzerine nefsimle savaş maya karar verdim. Halvete girdim. Çile  çekmeye koyuldum.

Devamlı riyâzet yapıyordum. Ölmeyecek kadar yiyip içiyor, çok az uyuyordum. Nefsimle olan mücadeleme, ara vermeden devam ettim.

Bir gün, bir topluluğun savaşa gitmekte olduğunu gördüm. Bende de savaşa gitme arzusu uyandı. Nefsim bana, DHaydi, yürü savaş meydanı na’ diyordu. Nefsimin, savaşın faziletlerini sayı p döküp beni teşvik etmesine hayret ettim. Şaşırdım kaldım. Çünkü nefis yarat ı l ışı gere ğ i ibadetten itaatten ho ş lanmaz. Nefsime seslendim:

□Ey nefis! Doğruyu söyle. Savaşa gitmek istemenin sebebi nedir?’   Nefsim cevap vermeyince  tehdit ettim:

□Eğer doğruyu söylemezsen, seni daha fazla riyâzet yaparak peri şan  ederim.   Mahvolursun’ dedim.

0  anda nefsim, sessiz sedası z bir şekilde, güzel bir ifadeyle, içimden  şöyle söyledi:

□Sen    yaptığın  riyâzetlerle,   her  gün beni  öldürüyorsun.   Devaml ı

1 şkence görüyorum. Yemeksiz ve uykusuz bırakarak, yavaş yavaş canı mı alacaks ın. Üstelik benim çektiğim bu ıstıraplardan kimsenin haberi yok. Savaşta bir kez ölüp kurtulurum. İnsanlar senin yi ğitliğini överler. Şehid olduğun için, adı n sanı n yayı lır.’

Bunun üzerine nefsime,

□Hem münafık hem iki yüzlüsün. Bu dünyada münafık olduğun gibi ölümünden sonra da münafıksın. Ne bu dünyada müslüman oluyorsun ne de öbür dünyada. İ ki dünyada da işe yaramazsın’ dedim.

Bu beden sağ oldukça, halvetten başımı çıkartmamaya söz verdim.”

* * *


S ûf îl e r , ne f i s l e ya pı l an müca de l e yi büyük s a vaş o l ar ak k abul ederler.   Düşmanla  yapı lan  savaş   ise  küçük  savaştı r.

Nefisle yapılan büyük savaşta şehid olmanın önemini, Mevlânâ ş öyle anlatır:

”Dünyada muhabbet kılıcı ile Allah yolunda şehid olmuş nice kişiler vardı r ki, onlar dünyada âdeta ölmüş gibi görünürler. Aslında onlar yaşayan ölülerdir. □Ölmeden evvel ölünüz’ hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlardır. Daha hayatta iken nefislerini öldürmüşlerdir. Onların yeryüzündeki bedenlerinde, ölmeden önce hayvanî nefisleri ölmüş, insanî ruhları  diri   kalmış tır.   Onlar  âhirete  diri  olarak giderler.”

Hak Nedir?  Bâtıl Nedir?

Bir  adam,   konuşması nı  bilen bilgili  birine sordu: ”Hak nedir?  Bâtıl nedir?”

O bilgin,   soruyu  soranın  kulağı nı tuttu,

”Bu bâtıldır, gözün ise haktır” diyerek anlatmaya devam etti.

”Duymak, görmeye göre asılsızdır, bâtı ldı r. İ nsan görerek doğruya  ulaşı r.

Yüz binlerce kulak saf olup dizilse, yine gören bir göze muhtaçtır.

Kulak işitmekle bir hayal meydana getirir. O hayal cemâle, güzelli ğe  kavuşmanı n başlangıcı dır.

Çal ışı p  gayret  edersen hayalin  gerçekle ş ir.

Kula ğı n ı n  duydu ğ unu  gözün  de görür.

O zaman bâtıl  olan hak olur.”

ALTINCI CİLT

Anlamsız Soru

Cahil  köylünün biri,   bir  vaizin  yanına yaklaşarak,

”Minberde senin kadar güzel söz söyleyenine rastlamadı m. Çok güzel vaaz verdin. Benim sana bir sorum olacak. Cevap verirsen sevineceğim. Bir kalenin burcuna bir kuş konsa, o kuşun başı mı daha kıymetlidir, kuyruğu mu?” dedi. Vaiz bu anlamsı z soruya  şöyle cevap verdi:

”Eğer kuşun yüzü şehre, kuyruğu köye doğruysa, başı kuyruğundan üstündür. Yok eğer kuyruğu şehre, başı köye doğruysa,   kuyruğu başı ndan daha  kı ymetlidir.”

Hırsızın Müdahalesi

Hırs ız ı n biri, bir eve girmişti. Ev sahibi ayak sesi işiterek uyandı. Mum yakı p etrafı aydı nlatmak istedi. Çakmağı eline alıp,   çakmaya başladı.


Ev sahibinin niyetini sezen hırsız, karanlıktan istifade ederek iyice yaklaş tı. Adam çakmağı çaktı kça, hırs ız onu söndürüyordu.

Adam defalarca çakmağı çaktı. Her seferinde hırsı z söndürdü. Ev  sahibi   kendi kendine,

”Bu  kav  ı slak olmalı.   Yanar  yanmaz  hemen  sönüyor” dedi.

Zifiri karanlı kta hırs ız ı görmeyen adam, etrafı dinledi. Bir ses  duymayınca,   gönül  rahatl ığı yla  uykusuna  devam etti.

Hırs ız  da  rahat  rahat  işini gördü.

~k ~k ~k

Hakkı inkâr edenin gönlünde, böyle bir ateş söndüren vardır. Körlüğ ünden göremez.

Ey zavall ı inkârcı! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun. Gel de akılsızlığını  bir seyret.

Herhangi bir evin bir ustas ı, bir mimarı olmas ını düşünmek mi akla daha uygun? Yoksa, kendi kendine meydana geldi ğini düşünmek mi?

Çal ış man ı n Hakk ı

Sultan Mahmud’un beyleri, Ayaz’ ı çok kıskanırdı. Padişahın bir köleye  bu  kadar  değer bir  anlam veremezlerdi.   Bir  gün sultana,

”Kölen Ayaz’a, otuz adama verdi ği kadar maaş veriyorsun. Ayaz’ ın aklı ve iş becerisi otuz beye denk mi ki?” diye sordular.

Sultan Mahmud, bu soruya o anda cevap vermedi. Birkaç gün geçtikten sonra, beylerini al ıp ava çıktı . Sultan, uzaklarda gördüğü bir  kervanı   iş aret  ederek,   beylerden birine,

”Git sor bakal ım, şu kervan hangi şehirden geliyor?” Bey sorup geldi.

”Sultanım,   Rey  şehrinden  geliyormuş”   dedi. Sultan,

”Peki,   nereye  gidiyormuş ?”   deyince  bey  susup  kaldı .

Bunun üzerine sultan, baş ka bir beyini bu sorunun cevabını öğrenmekle  görevlendirdi.   O da  gidip geldi.

”Efendim,   Yemen’e  gidiyormuş”   dedi.   Padiş ah,

”Yükü neymiş ?”   deyince,   o  da cevap veremedi.

Bu defa  sultan,   baş ka bir beye,

”Sen de  git,   yükünü öğren”   diye  emir verdi.   Bey  gitti geldi.

”Her çeş it eşya varmış. Fakat çoğunluğu Rey’de yapılan kâselerdenmiş ”   dedi. Sultan,

”Kervan Rey’den ne zaman çıkmış?” diye sorunca, o bey de ş aşı rı p  kaldı .

Padi ş ah böylece, otuz beyden fazlas ı n ı bilgi almak için gönderdi. Beylerden hiçbiri de istenen bilgileri tam olarak getiremedi.

Bunun üzerine  Sultan Mahmud beylerine dönerek,


‘ ‘ Da ha önce Ayaz ‘ l a be rabe r ava çı k t ı ğı mı z da bi r ke rva n gördüm. Ayaz’ ı kervanın nereden geldi ğini öğrenmek için yolladı m. Döndüğünde herhangi bir talimat vermemiş olmama rağmen, kervan hakkı ndaki bütün bilgileri doğru olarak bana bildirdi. Sorduğum soruların hepsine cevap verdi. Otuz beyin otuz   seferde  yaptığı  i şi,   o  bir  seferde  öğrenip  geldi” dedi.

Beyler, sultanı n Ayaz’a neden otuz beyin maaşı na denk ücret vermiş olduğunu anladılar. Çekememezliklerinden dolayı pi şman oldular. Sultana,

”Bu Allah vergisi bir anlayış. Çal ışmakla elde edilemez” dediler.   Sultan Mahmud da  onların bu  sözüne  karşı lık,

”Hayat mücadelesinde başarısı z olanlar, gerekti ği gibi çalışmamış olanlardı r. Başarı gayret ve çal ışmanı n karşılığıdır” dedi.

Avcı ve Kuş

Bir kuş çayırlığa uçtu. Orada bir avcı tuzak kurmuştu. Tuzağı n içine buğday  taneleri   serpen  avcı,   otların  arasında pusudaydı .

Kuşcağı z  avcı yı  tanıyamadı.   Etrafı nda  dolaş maya başladı . Kuş,

”Sen kimsin? Böyle yeşiller giyip vahş i hayatın içinde ne yapı yorsun?”

Avcı ,

”Bu dünyadan elini eteğini çekmi ş bir zâhidim. Otlarla, yapraklarla besleniyorum. Komşumun ölümü bana ders oldu. Ben de ölüm gelmeden, âhiretim için haz ırl ık yapmaya karar verdim.”

Kuş,

”Muhammed aleyhisselâmın dininde rahiplik yoktur. İ nsanlara faydalı olmak esastır. Cuma namazı kılmak, cemaatle namaza devam etmek, insanları n eziyetlerine katlanmak özellikle tavsiye edilmiş tir. Sana düş en dinin emirlerine uymak, bidattan uzaklaşmaktı r. Gel sen bu yanlıştan vazgeç. Allah’ ı n rahmetine  ermiş  ümmetin  aras ına  karış .”

Avcı ,

”Sadece ekmek derdiyle yaş ayan, eşekten farksızdır. Ekmek peşinde koşmaktan başka gayesi olmayan insanlarla bir arada olmak  rahipli ğin  ta kendisidir.”

Kuş,

”Allah yolunda önüne böyle yol kesiciler çıktı mı mücadele etmek gerekir. Bizim dinimizde, İsâ aleyhisselâmın dininde olduğu gibi mağaraya gizlenme yoktur. Dinimiz bize, ileri atılıp  savaşmayı emreder.”

Avcı ,

”Kötülüklere      karşı     koymak   için    güç,     kuvvet    ve yardımcı

gerekir. Gücünün yetmediği       ve yardımcının olmadığı yerde
kaçmak  daha uygun olur.”

Kuş,

”Sen  candan dost olursan,  sayıs ız dost bulursun. Dost olmayı


be ce re me z s e n, yar dı m göre me z s i n. Kur t , s ürüde n ayrı l an kuz uyu kapar. Yalnız kalanı şeytan aldatı r. Peygamberler bile, hak yolunda  kendine  arkadaşlar aramıştır.”

Avcı yla kuş aras ındaki konuş malar bu şekilde uzayıp gitti. Bir ara  kuş un  gözü buğday  tanelerine  iliş ti.   Avcıya sordu:

”Bu buğdaylar kimindir?”

Avcı ,

”Kimsesi  olmayan bir  yetimin emanetidir.” Kuş ,

”Çok açı m. İ zin verirsen bunları yiyip karnı mı doyurayım. Zaruri  hallerde,   leş  bile  yemeye  izin verilmiş tir.”

Avcı ,

”Kendi fetvanı kendin verdin. Zaruretin yoksa suçlu sayı lırsın. Zaruretin olsa bile, yemeni tavsiye ederim. Buğdayları n emanet olduğunu söyledim. Yemek istiyorsan parasını vermelisin.”

Kuşun açl ıktan takati kalmamıştı. Düşünüp doğru karar verecek iradesini de kaybetmi şti. Büyük bir iştahla buğdaylara saldırdı. Buğdayları yedi yemesine ama tuzağa da yakalandı . Tuzaktan kurtulmak için Yâsîn ve En^âm sûrelerini okudu, ama fayda vermedi.

Kuş  tuzağı n içinde,

”Zâhidlerin büyüleyici sözlerine kananlar ı n hali böyle olur” dedi.

Bunu  duyan  avcı   şöyle seslendi:

”Hayır, öyle değil. Haksız yere yetim malı nı yiyenlerin sonu bu olur.”

Tedbirini  Önceden Al

Bir kervan, geceyi geçirmek için yolda konakladı . Kervandakiler uyuyunca, kervanı korumakla görevli bekçi de uyudu.

Bu durumu fırsat bilen pusudaki hırsızlar, kervanı soyup soğana çevirdiler.

Sabahleyin uyanan kervan halkı, malları nın yerinde yeller esti ğini gördü. Hemen kervanı korumakla görevlendirdikleri muhafız ı  arayıp buldular.

”Mallarımıza,   develerimize  ne  oldu?  Hesap  ver.” Muhafız,

”Gece hırs ı zlar geldi, ne var ne yok hepsini al ı p götürdüler”   dedi. Kervandakiler,

”Boynu kopasıca sersem adam! Sen ne yaptın?” dediler. Muhafız,

”Ben ne yapabilirdim ki? Onlar hem kalabal ık hem de silâhlı ydı lar”   dedi. Kervandakiler,

”Madem onlar çoktu, başa çıkamayacağını anlayı nca, bari bağırıp  çağırıp bizi uyandırsaydın”   dediler. Muhafız,

”Bağırmak istedim ama bıçak gösterip acımadan seni öldürürüz diye      tehdit     ettiler.     Korkumdan    nefes    bile     alamadı m. Ama


istiyorsanız,   şimdi  istediğiniz  kadar bağırabilirim” dedi.

~k ~k ~k

Ölüm gelmeden önce feryat et. Ölümden sonra ağlama, fayda getirmez. Felâket başı na gelmeden ağla ki, geldikten sonra ağlamak işe yaramaz. Yâsîn’i, şeytan yolunu kesmeden önce okursan,   ş eytanı n  gücü  sana yetişmez.

Âşığın Uykusu

Eski   zamanlarda  ay  yüzlü  sevgilisi  olan bir  âşık vardı.

Yıllardır gönlüne ondan başkası nı almamış tı. Kavuşmak için, sabı r ve hasretle bekledi. Nihayet sonunda sevgilisinden bir haber geldi.

”Bu gece gel. Filan odada gece yarı sına kadar bekle. Senin için  yaptığım güzel  yemek ve  tatlı larla  geleceğim” dedi.

Bunu     duyan    âşık,     kurbanlar    kesti. Ziyafetler    verdi. Gece

olunca     da   kararlaş tırdıkları   odaya gidip   beklemeye   başladı .

Gece yarısını geçince, sevgilisi söz     verdiği gibi çı kıp geldi.
Fakat  â şı k uykusuna  yenik  dü ş mü ş tü.

Sevgili, âşığının elbisesinden bir          parça kesti. ”Henüz sen
daha çocuksun, ş unları al da oyna” dercesine cebine birkaç
tane  ceviz koydu.

Âşık seher vakti sıçrayarak uyandı.         Elbisesinin kesildiğini,
cebine  ceviz   koyulduğunu gördü.

Kendi kendine,

”Sevgilim gerçekten çok vefalıymış . Ben ne yaptı msa, kendime yaptım” dedi.

~k ~k ~k

Eski devirlerde Hak âşıkları, bir bekçi gibi sabaha kadar uyumayı p, geceyi ibadetle geçirirlermiş. Âşığa uykunun haram olduğunu  kabul  ederlermiş .

Mevlânâ  da bu mânada  ş öyle buyurdu:

”Ey âşı k! Sıçra, ıstıraptan kurtul. Hem susuzluk, hem su sesi,   hem de  uyku.   Olur mu bu?”

Çalgıcının Tekerlemesi

Cahil bir Türk beyi, akş amdan kalmaydı . Sabahleyin erken uyandı.   Sarhoşluğun verdi ği  mahmurlukla bir  çalgı cı istedi.

Çalgıcı yı getirdiler. Bey çalıp söylemesini istedi. Çalgıcı bir  yandan  çalıyor,   di ğer  yandan  ş u  ş arkıyı okuyordu:

”Bilmem sen  ay mısın,   güneş misin?

Bilmem,   benden ne istersin?

Bilmem  ki,   sana  nas ıl  bir  hizmetin olsun? Nas ı l  bir  kullukta bulunayı m? Sussam mı? Yoksa  sözlerimle  övsem mi? Şaşılacak bir haldeyim.   Benden ayrı değilsen


Hem ben nerdeyim?  Sen nerdesin? Bilmem  ki,   beni  nas ıl çekersin? Karalarda yürütürsün Denizlerde  bo ğ ars ı n

Bilmem  ki,   bunu nasıl yaparsın?”

Şarkının sözlerinde s ı k sık tekrarlanan □bilmem’ sözü, beyi fena halde kızdı rdı . Yerinden fırlayıp çalgıcının üzerine atıldı. Topuzunu kaldı rıp, çalgı cının kafas ına indireceği s ırada, çavuşlardan biri topuzu tuttu. Beyini sakinleştirdi ve,

”Zavallı  bir  çalgı cıyı  öldürmek  size  yakış maz”   dedi. Bey,

”Bu saygısız herifin tekerlemesi kafamı şiş irdi. Bilmem ki, bilmem ki deyip duruyor. Bilmiyorsa, bildiğini söylesin dinleyelim.   Sözü geveleyip uzatmanın ne  anlamı  var?” dedi.

Bunun üzerine  çalgı cı,

”Maksadım gizli olduğu için, uzatıp dururum. Varlıktan, var olandan bir  koku  alman  için,   □bilmem  ki’ diyerek,

Allah Teâlâ’nın varlığını   ikrar ederim.

Benlik sahibi olduğun için, benden habersizsin. Kuyunun içindeki suda, aksini görüp düşman sanarak saldıran aslan gibisin.

Bende görüp de kızdığı n kötülükler, sana aittir. Vurmak istediğin topuzla, asl ında kendine vurursun, ama farkında değilsin.

Farkına  vardığında  ise,   kendi  nefsinin düşmanı  olursun” dedi.

Az  Tamah Çok  Zarar Getirir

Saf bir adamın, güzel bir koçu vardı . Boynuna ip bağlamış , ardı ndan çekip götürüyordu. Hırsız ın biri sezdirmeden ipi kesip,   koçu çaldı.

Adam bir süre ipi sürükledikten sonra, arkas ı na dönüp baktığı nda koçun çalındığını anladı. Dövünerek, bağı rarak sağa sola  koşmaya başladı.

Koçu  çalan h ı rs ı z  da bir  kuyunun ba şı nda, ”Eyvahlar  olsun,   eyvahlar  olsun”   diye ağlıyordu. Koçunu  çaldı ran  saf  adam,   merak  edip  yakla ş t ı ve,

”Hayrola arkadaş ! Senin de mi koçun çalındı? Neden ağlı yorsun?”   diye  sordu.   Hı rsı z,

İçinde 100 altın bulunan kesem, kuyuya düştü. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kuyudan altı n dolu kesemi çıkartı rsan, sana beşte birini  gönül  rızası yla  veririm” dedi.

Saf  adam,   bu  teklif  karşı sında  hiç  tereddüt etmedi.

”Allah bir kap ı y ı kapar, on kap ı y ı açar. Koç gittiyse de deve geliyor” diyerek soyunup kuyuya indi. Hırs ız da elbiseleriyle birlikte  nesi  varsa,   hepsini  al ıp kaçtı.

Koçunu       çaldı ran       zavallı       saf       adam,        tamahı yüzünden


elbiselerinden de oldu.

~k ~k ~k

İnsan     yolunu     aydınlığa      çıkaracak      tedbiri, elden

bırakmamal ıdı r. Tamah huyu hırsıza benzer. Hayal gibi her an, değişik bir  sûretle  ve hileyle  insanı aldatır.

Nefsine Ağla

Aş ure günü bütün Halepliler, ş ehrin Antakya kap ı s ı nda toplanı rlar ve Ehl-i beyt’in yası nı tutarlardı. Yezid’in, Şimr’in yaptığı zulümleri bir bir sayarak, feryat edip ağlarlardı .   Sesleri  bütün  ovayı ,   çölü  kaplardı .

Yine böyle bir a ş ure günü, ş ehire garip bir ş air geldi. Merak edip kalabal ığı n bulunduğu tarafa doğru gitti. İ nsanları feryadü figan içinde görünce kendi kendine, ”Herhalde büyük bir bey öldü. Bu kalabalı k s ıradan biri için toplanmaz” dedi. Toplulu ğ a  yakla şı p birine sordu:

”Ben yabancıyı m, onun için bilmem. Ölen kimsenin özelliklerini bana söylerseniz, güzel bir mersiye yazarım. Şairliğim  için de bir  az ı k parası  verirsiniz” dedi.

Bu  sözleri  duyanlardan biri,

”Sen deli misin, yoksa Ehl-i beyt düşmanı mısın? Aşure gününden haberin yok mu? Ehl-i beyt için üç gün yas tutmanın, 100 sene ibadetten daha değerli olduğunu bilmiyor musun?” dedi. Şair,

”Her mümin Hz. Muhammed’i ne kadar çok seviyorsa, onun ciğerparesi Hz. Hüseyin efendimizi de o kadar çok sever. Doğru ama Yezid’in devri nerede? Aradan kaç yıl geçmi ş? Kerbelâ faciası nın haberi buraya ne kadar geç gelmi ş? Körlerin gözleri bile, o kötülükleri gördü. Sağırlar bile, onların acıkl ı hikâyesini işitti. Siz şimdiye kadar uyuyor muydunuz? Kerbelâ’yı yeni mi duydunuz? Yas tutup elbiselerinizi parçalı yorsunuz” dedi.

* * *

Ey uyuyakalanlar, gaflet uykusuna dalanlar! Hz. Hüseyin’e değil, as ıl siz kendinize yas tutun. Kendi yıkık, gönlünüze yıkı k meşrebinize ağlayın, feryat edin. Çünkü sizin gönlünüz dünyadan başka bir  şeyi görmüyor.

Nerede imanı n yüzünüze düşürdüğü nur? Nerede dinin size lutfettiği mutluluk?

Allah’ ı n lutuf ve ihsan denizine dald ığı n ı z halde, neden eliniz  avucunuz  bomboş ?

Bilâl’in Kurtuluşu

Bilâl-i Habeşî köleydi. İ slâm dinini kabul ettiği için, efendisi  ona  olmadı k  i şkence  ve  eziyetler  yapı yordu.

Özellikle sıcağı n çok arttığı kuşluk zamanında, dikenli dallarla    döverdi.    Bilâl   vücudundaki   yaralardan   fışkıran kana


aldırış etmeden, ilâhî aşkla, ‘ ‘Allah birdir, Allah birdir’ ‘ derdi.

Hz. Ebû Bekir, bir gün oradan geçiyordu. Bilâl’in halini görünce, Peygamber Efendimiz’in huzuruna çıktı. Bilâl’i kurtarmak  için müsaade  istedi.   Resûlullah Efendimiz,

”Bu hayrı nda, ben de sana ortak olmak istiyorum. Benim yerime vekil ol. Ücretinin yarı parası nı vereceğim” buyurdu. Hz. Ebû Bekir,

”Başüstüne” diyerek merhametsiz yahudinin evine doğru
yollandı.     Kapı yı        çalıp        içeri       girdi.        Ona, Bilâl’e

yaptıkları ndan dolayı birçok acı sözler söyledi. Bunun üzerine yahudi,

‘ ‘Sen iyilik yapmayı seversin. E ğ er ona bu kadar acıyorsan satı n  al”   dedi.   Hz.   Ebû Bekir,

”Benim çok güzel yahudi kölem var. Gel seninle kölelerimizi değiştirelim”   dedi. Yahudi,

”Üste ne kadar para vereceksin?” dedi. Hz. Ebû Bekir yahudinin aç gözünü doyuracak kadar para verip Bilâl’i satı n aldı .

Alış veriş ten kârlı çıktığı nı düşünen zalim yahudi, gülmeye başladı .   Hz.   Ebû Bekir,

”Ne  oldu,   neden böyle gülüyorsun?”   dedi. Yahudi,

”Siyah      bir     köleyi     satın     almak     için     bu     kadar hevesli görünmeseydin,      verdiğin     paranın     onda     birine alabilirdin. Değerini    sen   artırdın.   Bence   yarım  pul   etmez”   dedi.   Hz. Ebû Bekir,

”Ey ahmak! Sen çocuk gibi, bir cevize karşılık, paha biçilmez bir inci verdin. Bana göre o, iki dünyaya değer. Alış verişte biraz ısrarcı olsaydın, onu satın almak için bütün malımı verirdim. Hatta baş kaları ndan etek dolusu altı n borç al ırdım” dedi .

Hz. Ebû Bekir gördüğü işkencelerden dolayı yara bere içinde olan Bilâl’i,   elinden  tutup Peygamber  Efendimiz’e götürdü.

Bilâl Peygamberimiz’i görünce sevincinden düş üp bayı ldı . Kendine geldiğinde ise ağlamaya baş ladı. Peygamberimiz, onu kucaklayıp  iltifat  etti.   Peygamber  Efendimiz  Hz.   Ebû Bekir’e,

”Ey Sıddîk! Bu iyilikte ben ortak         değil miyim? Payıma düşen
nedir?”   dedi.   Hz.   Ebû Bekir,

”Yâ     Resûlallah!    İ kimiz    de    senin kapının    kölesiyiz. Benim

hürriyetim sana kul köle olmaktır.         Ben Bilâl’i senin aşkınla
âzat  ettim” dedi.

Dilencinin Duası

Ekmeği çok seven dilencinin biri, elindeki zenbille dileniyordu. Geylânl ı bir zengin, zenbiline ekmek koyunca dilenci  çok  sevindi.   Dua etti,

”Yâ rabbi! Sen bu iyiliksever kulunu sa ğ salim evine kavuştur”   dedi.   Geylânlı   zengin duaya kızarak,


‘ ‘ Ey s e rs e m adam! Eğe r e v bark be ni m anl adı ğı m e v bar ks a , oraya Allah  seni   kavuş tursun” dedi.

~k ~k ~k

Söz, dinleyenin anlayışına göre söylenir. Söyleyenden dinleyen akil gerekir.

Dilencinin Böylesi

Bir evin kapı sını, bir yoksul çaldı. Taze veya bayat bir dilim ekmek  istedi.   Ev sahibi,

”Burada ekmek ne arar. Burayı fırın mı zannettin?” diyerek azarladı. Dilenci,

”Öyleyse,   bari  birazc ı k  ya ğ ver.” Ev sahibi,

”Buras ı kasap dükkânı da değil, yağ da bulunmaz” dedi. Dilenci,

”Hiç  olmazsa birazcık un ver.” Ev sahibi,

”Buras ı  değirmen de  değil” dedi. Dilenci,

”Bari  bir bardak  su ver  de içelim.” Ev sahibi,

”Buras ı ne dere ne de çeşme” diyerek, yoksul dilenci ne istediyse,   ev  sahibi  alay  edip  yok dedi.

Bunun üzerine yoksul dilenci, evin içerisine girerek eteklerini   kaldı rıp  abdest bozmaya yeltendi.

Ev sahibi,

”Ne  yapıyorsun?”   diye müdahale  edince, dilenci,

”Vicdansı z adam! Hiçbir şeyin olmadığı böyle bir viraneye ancak  abdest  bozulur”   diyerek  cevapladı .

~k ~k ~k

Bu hikâyede Mevlânâ,

Bir kimsenin beden evi faziletten, bilgiden, ibadetten, insanlı ktan, merhametten ve güzel ahlâktan mahrum ise, o evde ilâhî nur parlamı yorsa, o vücut, çeşitli gıdalarla beslenen seyyar bir  tuvalet  gibidir,   demek istemektedir.

Adaletin Sillesi

Hastalı ktan perişan olmuş bir adam doktora gitti. Hasta doktora,

”Nabzıma bak da derdimi  anla” dedi.

Doktor hastanın nabz ı na baktı , kalbini dinledi, iyice muayene etti. Hastanın ölümünün yakı n olduğuna karar verdi. Hiç ümit yoktu. Hastaya,

”Sana   ne   ilâç   gerekir   ne   de   perhiz.   Gönlün   ne   istiyorsa onu


yapa rs a n,   has t al ı ğı n  i yi l e ş i r’ ‘   de di .

Hasta, doktorun tavsiyesine sevindi. Ferahlamak için ı rmak kenarına  gezinti  yapmaya gitti.

Irmak kenarı nda bir sûfî de oturmuş , elini yüzünü yıkıyordu. Çok güzel bir ensesi vardı. İçine, o güzel enseye bir sille vurmak isteği düştü. Doktor da gönlüne geleni yapmazsan, derdin  artar  demişti.   Silleyi  indirmezse dertlenecekti.

Sûfînin yan ı na yakla şı p, ”yâ Allah” diye bir nâra atarak tokatı patlattığında, şırrak diye bir ses ortalığı inletti. Sûfî   k ı zg ı nl ı kla  yerinden fı rlad ı .

”Ahlâksız adam! Ben sana ne yaptı m?” deyip, o da bir tokat aşkedeceği zaman, baktı ki adam ayakta zor duruyor. Vursa elinde kalacak. ”Yâ sabı r” diyerek kısas yapmaktan vazgeçti. Yakasından tutup, doğru hâkimin huzuruna götürdü. Davasını anlatıp, şikâyetçi olduğunu söyledi. Hâkim, adamın hasta haline  acı dı.   Fazla  ceza  vermek  istemedi.   Hasta  adama sordu:

”Yan ı nda  ne  kadar paran var?” Hasta,

”6  kuruştan başka bir  şeyim yok”   dedi. Hâkim,

‘ ‘O paranın 3 kuruşunu kendine ayır, 3 kuruşunu da senden ş ikâyetçi  olan  sûfîye  ver”   diyerek hükmünü verdi.

O sırada hasta adamın gözü, hâkimin ensesine kaydı. Hâkimin ensesi, sûfîninkinden daha da güzeldi. ”Enseye sille vurmanı n cezası da azmış” diyerek, hâkimin yanına yaklaştı. Kulağına bir ş ey söyleyecekmi ş gibi yaparak, okkalı bir silleyi de hâkimin  ensesine yerleştirdi.

Öfkeyle  yerinden  kalan hâkime,

”Al ş u 6 kuruş u, aranı zda bölüş ün. Ben gidiyorum” dedi. Hâkim,

”Buraya gel, seninle daha işimiz bitmedi” deyince, hasta adam,

”Hakim bey! Şüphe yok ki senin verdiğin bütün hükümler adalete göredir. Olaylara ve kiş ilere göre değişmez. Hükmünde yanl ışl ık,   haksı zlı k olmaz” dedi.

Hâkim,

”Bu  da bize  kaderin  sillesi”   diyerek  adamı  serbest  bı raktı.

~k ~k ~k

Kendine yapılmasını   istemediğin  bir   şeyi,   kardeşine  de yapma.

Başkası            için kazdığı n kuyuya, kendinin de düşebileceğini
unutma.

Sultan Mahmud’la Hintli Köle

Gazneli Sultan Mahmud, Hintliler’le savaştı. Elde edilen ganimetten,   payı na  Hintli  bir  köle düştü.

Sultan bu köleyi, oğlu gibi kabul etti. Makam verdi. Ordunun başı na kumandan tayin ederek. Tahtı nın da vârisi olduğunu bilrirdi.

Bütün bu ihsanlara rağmen, o köle hep hüzünlüydü. Gözlerinden yaş  eksilmiyordu.   Sultan  dayanamayıp bir  gün sordu:


”Ey kutlu çocuk! Bunca devlete, şerefe rağmen neden a ğl ı yorsun?”   Hintli  köle  şöyle  cevap verdi:

”Çocukluğumda  annem bana  kı zdığı   zaman  şöyle  beddua ederdi:

□Allah seni Sultan Mahmud’un eline düşürsün.’ Annemin bedduasını duyan babam da, □Hanım, yazıklar olsun sana, çocuğuna edecek baş ka beddua mı yok? En kötü bedduayı yapıyorsun. Böyle beddua edeceğine, 100 kılıç darbesiyle ölmesini istemen daha iyi’ diyerek anneme kızardı . Onların bu konuşmalarından dolayı sizi, cehennem huylu ve zalim biri olarak  düş ündüm hep.

Bana lutfetti ğiniz bunca ihsanı , sizin kereminizin büyüklüğünü keşke annemle babam da görebilseydi. Bundan dolayı hüzünlenerek  göz  yaşlarımı tutamıyorum.”

* * *

Ey gafil insan! Yoksulluk sultanl ıktır. Senin için âhiret de büyük bir mutluluktur. Nefsânî arzu ve isteklerin seni yoksullukla,   yani  sultanl ıkla  korkutmaktadı r.

Âlemlerin rabbinin merhametini bilseydin, yoksulluktan korkmaz,   i şin  sonuna bakardı n.

Fakirli ğ i kabullenirsen, sultan ı n yan ı ndaki köle gibi, k ı yamet günü  sevinç  göz  yaş ları dökersin.

Kumaş  Çalan Terzi

Hikâyecinin biri, ballandıra ballandıra terzilerin hilelerini, kumaşları nası l çaldı klarını anlatı yordu. Dinleyenlerin aras ında bulunan biri,

”Ey hikâyeci! Tanıdığı n hilede en usta terzi kim?” diye sordu. Hikâyeci,

”Bu şehrin en usta hırs ız terzisi, Ciğeroğlu’dur. El çabukluğu ve  hırsızlıkta  herkesi  geride  bırakı r”   dedi. Adam,

”Yarın evdeki atlas kumaşı alı p, Ciğeroğlu’na gideceğim. Eğer beni aldatı r, kumaşımdan çalabilirse, şu gördüğünüz Arap atı sizin olsun. Çaldırmazsam, siz bana bir at alacaksınız” diyerek iddial ı olduğunu belirtti. Oradakiler iddiayı kabul ettiler.

Ertesi gün bir top atlas kumaşı koltukladığı gibi Ciğeroğlu’nun terzi dükkânına girip selâm verdi. Usta hemen yerinden  kalkarak  güler  yüzle karşıladı.

”Buyurunuz, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz efendim” diyerek yer gösterip hal hatı r sordu. Saygı nın bini bir paraydı .   Ciğeroğlu,   bülbül  gibi şakıyordu.

Adam terzinin bu tatlı dili karşısında yumuş adı . Elindeki kumaşı  terzinin  önüne atarak,

” Şu İ stanbul atlas ından bana bir kaftan biçiver. Belden aşağısı bol, üst tarafı dar olsun. Diki şi de güzel olsun” dedi.

Nabza  göre  şerbet  vermekte  usta  olan terzi,

”Efendim,      sizin     gibi     sevimli     ve     kibar     müş terilerimizin


emirleri başımız üstüne, hizmetinizde bulunmaktan ş eref duyarız”   diyerek  iltifatlarda bulundu.

Terzi önce kumaşı ölçtü. Adamın ölçüsünü aldı. Sıra biçmeye gelmişti. Bu arada hiç durmadan konuşuyor, tatlı hikâyeler anlatıyordu. Yüksek makam sahibi müşterilerinin ihsanlarından, cimriliklerinden bahsederek  adamın  dikkatini  dağı tıyordu.

Terzi kumaşı biçmek için makas ını eline aldığında, komik fıkralar anlatarak adamı güldürmeye başladı. Terzinin birbiri peşine anlattığı fıkralarla, adam katıla katı la gülüyordu. Gülmekten  gözünü  açamaz oldu.

O gülerken, terzi kumaştan bir parça çalarak dizinin altına koydu.   Adam kendine gelince,

”Allah aşkına, bir fıkra daha anlat” dedi. Terzide fıkra çoktu. Bir tane daha anlattı. Adam gülerken, bir parça daha kesip  koynuna soktu.

Adamın akl ı başı ndan gitmişti. Girdiği iddiayı unuttu. Terziye ”bir  daha,   bir  daha  anlat” diyordu.

Terzi bir fıkra daha anlatt ı . Adam kahkaha atarken sırt üstü yere düş tü. Terzi rahatça kumaştan çalacağını çaldı. Adam yerden  kalkıp  kendine geldiğinde,

”Ağz ını öpeyim, bir tane daha anlat” diye terziye yalvardı . Fakat terzinin gönlüne merhamet geldi. Çaldığını yeterli buldu.   Adama  şöyle dedi:

”Ey kahkahaların esiri olan, akıls ız adam! Bir fıkra daha söylersem, kaftanın sı rtı na dar gelecek. Kendine kötülük etme. Gerçe ğ i  bilseydin,   gülece ğ ine  kan  a ğ lard ı n.”

* * *

Boş gezenler, bir işle meşgul olmayanlar, masal ve hikâye peşinde  koşanlar,   bu hikâyedeki   iddiacı  adama benzerler.

Bizi  aldatan,   üzen ve  oyalayan  fâni  dünya,   terzi gibidir.

Her  türlü  şehvet  ve  kadınlar  terzinin  anlattığı   fıkralardı r.

Ömrümüz   ise  dikilmek  için  terziye  verilen  kumaştı r.

Ebedî saadetin kaftanını giymek isteyenler, ömrün atlas kumaşından  takvâ  elbisesi diktirirler.

Ey ş üpheyle bocalayan, cehalet çukuruna baş aş ağı düşen insan! Ne  zamana  kadar masal dinleyeceksin?

Ne  zamana  kadar  şu  dünyanın  işvesine  kanacaksı n?

Ne başı nda  akıl,   ne  de  ruhunda  huzur var.

Gaflet terzisi, ömrünün kıymetli kumaşını ayları n makas ıyla parça parça etti.

Sen hâlâ hayat pahalılığı ,   geçim  zorluğuyla meşgulsün. Gel,   dünyanı n bu  yönünü görme.

Hayatın  zorluklarını,   Allah’ ın bir  rahmeti  ve  ihsanı   kabul et.

Eziyete  Sabır Ayrılıktan Kolaydır

Kadı nın biri   kocası na,   durumundan  şikâyetçi oldu:


”Ey insanlıktan uzak adam! Neden bana hiç bakmıyorsun? Ne zamana kadar böyle sıkıntı içerisinde perişan vaziyette yaşayacağım?” Kocası,

”Güzel karıcığı m, biliyorsun yoksul biriyim. Yine de seni aç, açıkta bırakmamaya çal ışı yorum. Elim ayağım tuttuğu müddetçe, ihtiyaçlarını karşı layacağım” dedi. Kadı n entarisinin kirlenmiş  ve  lime  lime  olmuş   kollarını göstererek,

”Hanımını  bu  elbiseyle  kim gezdirir?” dedi.

Kocası,

”Do ğ ru diyorsun. Elbisenin be ğ enilecek bir taraf ı yok. Ne çare, elimden ancak bu kadarı geliyor. Benim tatlı hanı mım, istersen bir de şöyle düş ün. Eski elbiseyle dolaş man mı daha iyidir?  Yoksa,   seni boşayıp  ayrılmamız mı?” dedi.

~k ~k ~k

Dinin emirlerini yerine getirmek konusunda, fakirliğe sabredemeyen kadına benzer müslüman. Namaz kılmak, oruç tutmak insana zor gelir. Hayatın zevklerinden uzaklaşmak, nefsin arzularını engellemek güç iştir. Fakat Allah’tan uzak kalmak, bütün bunlardan  daha  zordur,   daha  acı dır.

Sen Allah’ ı sevmeye bak. Sevilen kişinin, seveninden haberdar olmamas ı mümkün değildir.

Sûfî  ile Papaz

Allah dostu  ârif bir  zat,   ihtiyar papaza sordu: ”Sen mi  daha  yaşlı sın?  Sakalın mı ?” Papaz,

”Ben ondan önce doğdum. Sakalsı z birçok yıl geçirdim” dedi. Bu  cevap üzerine ârif,

”Sakal ın ağarmış , karalığı gitmiş. Sen ise hâlâ doğduğun renktesin. Bir adı m bile ileriye gidememişsin. Sakal ın senden sonra  doğduğu halde,   seni  geçmi ş” dedi.

Allah dostunun bu sözü üzerine, papaz belindeki zünnar ı çıkararak müslüman oldu.

~k ~k ~k

Hiçbir     kâfire    hor    gözle    bakma,    yüz çevirme,    ömrünün nasıl

biteceğini bilemezsin. Ölmeden önce           müslüman olabileceğini
düş ün.

Fare  ile Kurbağanın Arkadaşlığı

Bir dere kenarında tanışan fare ile kurbağa arkadaş oldular. Araları ndaki muhabbet gün geçtikçe arttı . Her sabah buluşup konuşur ve dertleşirlerdi. Akşam güneş battığı nda fare kayanı n kovuğuna, kurbağa da suyun içerisindeki yuvas ına çekilirdi. Birbirlerini  tekrar  görmek  için  sabahı   zor ederlerdi.

Bir  gün  fare,   kurbağaya  ş öyle dedi:

”Sabahtan     sabaha    konuşup   dertleşmek   bana yeterli gelmiyor.

Seni    daha  sık  görmek  istiyorum.   Bir  derdim, sı kıntım olduğunda

sana   rahatça   ulaşabileyim.    Her   zaman   suyun üstünde   olmadığı n


için,   sana  sesimi  duyuramıyorum.   Buna bir  çare  bulalım.”

Beraberce bu işe bir çözüm aradılar. Sonunda fare şu teklifi yaptı:

”Uzunca bir ip buluruz. İpin bir ucunu ben ayağıma bağlarım, diğer ucunu sen ayağına bağlars ın. Birbirimize ihtiyaç duyduğumuzda ipi çekerek haberleşir, buluşuruz.” Bu teklif kurbağanın pek hoşuna gitmedi. Fakat nazlanmadan dostunu kırmayı p  kabul etti.

Fare ip ba ğ l ı aya ğış la dere kenar ı nda dola şı rken, ans ı z ı n saldıran bir alaca karga fareyi kaptığı gibi havalandı . Farenin aya ğı na ba ğ l ı olan ip, kurba ğ an ı n da aya ğı na ba ğ l ı olduğu  için,   kurbağa  da havalandı.   Bu manzarayı görenler,

”Karga suyun içinde yaşayan kurbağayı hangi kurnazl ıkla avladı?”   diyerek merak ettiler.

Havada  ası lı   kalan  kurbağa  ise  şöyle sızlandı:

”Kendi  cinsinden olmayanlarla  dostluk  kuranın  sonu bu olur.”

* * *

Bu hikâyede alaca karga ölümün sembolüdür. Su kurbağası ruhu, fare de bedeni temsil eder. Su kurbağas ı temizdir. Fare ise hoşa gitmeyen kirli bir hayvandır. Temiz bir varlığın, kirli bir  varlıkla  dost  olması,   onu  felâkete sürükler.

Nefsini terbiye edip ruhunu yüceltmeyen, bedeninin rahatına düşkün  insanlar; farenin peş ine  düşmüş  kurbağaya benzerler.

Sûfî Vaktin Oğlu

Çevresindekilere gümüş paralar dağıtan hayı r sahibi bir zengin,   sûfînin birine sordu:

”Ey canı mı yoluna döş edi ğim, kalbimi ayaklarının altına attığım güzel sûfî! Bugün sana 1 kuruş mu vereyim? Yoksa yarın vereceğim  3  kuruşu mu  istersin?” Sûfî,

”Dün yarı m kuruş verseydin, bugün vereceğin paradan da, yarınki 100 kuruştan da benim için daha iyiydi. Peşin sille, veresiye bağıştan daha iyidir. İşte başımı önünde eğiyorum. Vur,   yeter  ki  pe ş in  olsun” dedi.

~k ~k ~k

Kendine     gel    ey    canı mın canı,     ey    yüzlerce    cihanım.     İ çinde

bulunduğun ânı ganimet               bil. Yapacağın işi geciktirmek,
ertelemek felâkettir.

Dervi ş in Alacağı

Tebriz’de esnaf ı denetleyen, ticarî hayat ı n düzenini sa ğ layan Bedreddin Ömer adı nda zengin biri vardı. Zenginliğinin yanı nda, cömertliğiyle de dillere destan olmuştu. Bu kerem sahibi eli açık zatın şöhretini, yakın bir ilde yaşayan garip bir  derviş  de duymuştu.

Bu derviş, Bedreddin Ömer’in cömertliğine güvenerek 9000 altın borç aldı. Borcunu ödeme vakti geldiğinde, Tebriz’in yolunu tuttu.     Kendi    kendine,     ”Bedreddin    Ömer’in    huzuruna çıkar,


durumumu anlatırım. Yapacağı ihsanlarla da borcumun öderim” diye  düş ündü.

Şehre vardığında Muhtesib Ömer Bedreddin’in evini sordu. O yoldayken, Bedreddin Ömer fâni dünyadan sonsuzluk âlemine göç etmi şti. Bunu duyan dervi ş bir nâra atarak bayıldı. Gece yarı sına  kadar  kendine  gelemedi.   Gözlerini  açtığı nda,

”Ey Allahım! Suçluyum. Senden isteyeceğime, ümidimi senin yarattığın birine bağladım. Cömertlikte kim senin eşin olabilir? Asl ında onun verdiği de senindir. Cömertliği, merhameti  ona  sen  lutfettin”   diyerek  rabbine  tövbe etti.

Muhtesib Ömer Bedreddin’in yardımcısı olan kethüdâ, dervişin durumunu öğrendi. Derdiyle dertlendi. Derviş e yardım toplamak için  esnafı  gezdi.   Fakat   100  dinar  kadar para toplayabildi.

Derviş bu durum üzerine Bedreddin Ömer’in mezarı nın başına gitti.   Hayattaymış  gibi  onunla  konuşmaya başladı.

”Ey yoksullar ı n dayand ığı , güvendi ğ i büyük insan! Senin derya gibi geni ş bağış larını duyup güvendim. Sağa sola 9000 altı n borç yaptı m. Şimdi beni kim bu yoksulluktan kurtaracak, yüzümü güldürecek,   borcumu ödeyecek?”

Buna benzer sözlerle akş ama kadar mezarın başında halini arzetti. Akşam olunca Ömer Bedreddin’in yardımcısı ve Tebriz’in kethüdâs ı garip derviş i evine buyur etti. Topladığı 100 dinarı verdi. Dervişle gece yarısına kadar sohbet ettikten sonra yatıp uyudular.

Tebriz’in kethüdâs ı , rüyas ı nda Bedreddin Ömer’i gördü. Bedreddin Ömer ona, ”Bir yoksulun bana güvenerek borçlandığını duymuş tum. O yoksul için filan yerde birkaç mücevher sakladım. Üzerine de ismini yazdım. O mücevherler onun borcunu öder. Arta kalan parayı da istediği gibi harcası n.   Beni  de  duada unutmas ın” dedi.

Kethüdâ sevinçle uyandı. Mücevherleri tarif edilen yerden çıkarıp,   dervişe  teslim etti.

* * *

Nice ki şiler var toprak gibi, mezarında uyuduğu zannedilir. Halbuki onlar fayda vermek, feyiz vermek bakımından yüzlerce canl ıdan daha iyidir.

Dünyadaki beden gölgesini al ı p âhirete giden Allah dostlar ı n ı n gölgesinden,   yüz  binlerce  insan  istifade eder.

Zalimin Hayrı

Padi şahın biri, cuma günü camiye gidiyordu. Muhafızları yol kenarındaki halka bir taraftan, ”Çekilin” diye haykırı yor, diğer taraftan da ellerindeki sopalarla vurarak yol açmaya çalışıyorlardı. Sopayı yiyenin ya başı yarı lıyor ya da gömleği yırtılı yordu.

Bu sırada tesadüfen orada bulunan zavallı bir fakir de muhafızlardan birçok sopa yedi. Kan revan içinde kaldı . Can acısıyla padi şahın  arkası ndan  ş öyle bağı rdı .

”Ey Allah’tan korkmaz! Şu yaptığın zulme bak. Halkın gözü önünde    böyle  yaparsan,   Allah  senin  gizli   zulümlerinden herkesi


korusun. Güya camiye gidiyor, hayır işlediğini sanıyorsun. Senin hayrın buysa,   şerrin ve  kötülüğün  kim bilir nasıldır?”

~k ~k ~k

Zalimlerin hayırları böyledir; artık şerlerini, var sen kıyas et.

Hazinenin Yeri

Adamın biri, iflas etti. Elinde avucunda hiçbir şeyi kalmadı. Dert ve sıkıntıdan âdeta can çekişir haldeydi. Çaresizlik içerisinde rabbine yalvarmaya başladı. Namazlardan sonra niyazda bulundu.   Yı llarca  ağladı, yalvardı.

”Ey kurdu kuşu besleyen rabbim! İ hsanların sonsuz, sayıya s ığmaz. Ben ise bağışları nı anlatmaktan âcizim. Ne olur, benim rızkımı  da  kolay  yoldan  lutfet”   diyerek  yalvardı .

Sonunda bir  gece  rüyas ında,

”Senin komşun olan filan kâğı tçı ya git. Onun sattığı kâğı tlar ı n aras ı nda ş u renkte, ş u ş ekilde bir kâğı t var. Onu alıp,   gizlice  ondaki  bilgileri  oku.   Gereğini  yap” dediler.

Rüyadaki müjdeci   şöyle  tembihte  de bulundu:

”Defineyi bulmakta zorlanırsan, sabırl ı ol, vazgeçme. Başkaları öğrenirse sakın üzülme. Senin hakkın olan hazineden, kimse bir şey alamaz. Ümitsizliğe kapılma. □Allah’ın rahmetinden ümit  kesilmez’   âyetini   sı kça tekrarla.”

Adam rüyadan sevinçle uyand ı . Sabah olunca do ğ ru kâğı tç ı dükkânı na gitti. Kâğıt yığınları arası nda dolaşmaya başladı . Tarif edilen kâğıdı görür görmez, al ıp cebine koydu. Dükkân sahibine  hayı rlı   iş ler  dileyerek  ayrı ldı .

Tenha bir yere geldi, kâğı d ı cebinden çıkar ı p okudu. Kâğı tta bir  definenin  yeri  tarif ediliyordu.

Öyle bir dükkânda, kâğıtların aras ında definenin yerini bildiren böyle bir kâğıdın olmasına hayret etti. Kâğıtta ş öyle yaz ı yordu:

”Eline bir okla yay al. İ çinde bir şehidin mezarı olan, arkası şehre, kapısı ovaya bakan türbeye git. Arkanı şehidin mezarına yüzünü kıbleye çevir. Yayı nla bir ok fırlat, okun düştüğü  yeri kaz.”

Bunu okuyan adam hemen sağlam bir yay, güzel bir ok aldı . Kazması nı küreğini de yüklenerek, denilen türbenin yolunu tuttu. Türbeye vardığı nda arkas ını mezara aldı . Yönünü kıbleye çevirdi. Yayını sıkıca gerip, okunu fırlattı. Heyecanla gidip düştüğü yeri kazdı, ancak bir ş ey çıkmadı. Az ı cık sağı, az ıcı k solu derken, kazmas ı küreği körleşene kadar kazdı. İ yice yoruldu,   fakat  defineyi bulamadı.

Herhalde oku yanl ış tarafa att ı m diyerek tekrar oku f ı rlatt ı . Düştüğü yeri kazdı , yine bir şey bulamadı . Akş am oldu, evine gitti. Ertesi gün tekrar denemeye devam etti. Adam artık her gün bir ok fırlatı yor, düştüğü yeri kazıyordu. Üşenmeden günlerce  kazması na  rağmen,   defineyi bulamadı.

Bu    arada  adamın  yaptığı  bu  i ş,   halkın  dikkatini  çekti.   Çeş itli


de di kodul a r al dı ba ş ı nı yür üdü. S onunda s öyl e nt i l e r pa di ş ahı n kulağına  kadar gitti.

Adam durumunun padiş ah tarafından öğrenildiğini duyunca, hiç direnmeden elindeki kâğıdı padi şaha takdim etti. Başı ndan geçenleri  açı kça anlattı.

”Padiş ahı m, bir aydır bu kâğı tta tarif edildiği şekilde defineyi arıyorum. Hiçbir ş ey bulamadım. Çektiğim eziyet ve s ıkı ntı lar yanı ma kâr kaldı. Savaş lar kazanan, kaleler fetheden padiş ahı mın bahtı, gücü kuvveti, bu defineyi ortaya çıkartı r” dedi.

Padi şah, belki altı ay, belki de daha fazla, seçme askerlerine kuvvetli yaylarla ok attı rdı . Yerleri kazdırdı. Defineyi bulamadı. Definenin âdeta ismi var, cismi yok. Zümrüdüanka kuşu gibiydi.

Ovada kazılmadık yer kalmamıştı. Padiş ah defineyi aramaktan usandı. Adamı yanı na çağırarak öfkeyle, ”Al haritanı, başına çal. Bizi işimizden, gücümüzden ettin. Zamanı mız ı çaldın. Zahmet verdin. Senin işin gücün olmadığına göre, istediğin kadar defineyi arayabilirsin. Bulursan da senin olsun, helâl ettim” dedi.

Adam haritay ı ald ı . Kendi kendine, nerede hata yapt ığı n ı dü ş ündü. Çünkü bu harita ona, yıllard ı r yapt ığı dualardan sonra rabbinden gelmiş ti. Tekrar rabbine yöneldi. Niyazda bulundu.

”Yâ rabbi! Hırs ve tamah şeytanı beni azdı rdı . Bu uğraşmadan, s ıkı ntı lardan tövbe ediyorum. Sana sığı nıyorum. Kapımı sen kapadın, yine sen aç Allahım” dedi. Adamın bu yakarışı ndan sonra  yine Hak’tan  ilham geldi.

”Biz sana, yaya bir ok koy, at dedik. Kuvvetli yaylarla ok atma denemesi yap demedik. Sen boş yere kuvvet harcayarak ok atmadaki hünerini gösteriyorsun. Şimdi git, rastgele bir yay al, oku koyup at, uzaklara göndermeye çalış ma. Okun düş tüğü yeri kaz ı nca, hazinenin sana ne kadar yakı n olduğunu anlayacaks ın.”

Adam denileni  yaparak  sonunda  defineyi buldu.

Şeyhin Hanımına Sabrı

Bir dervi ş, Şeyh Harakânî hazretlerinin şöhretini duydu. Ziyaret edip duası nı almak için, Talkan şehrinden yola çıktı . O büyük zatı görmek için ovaları, dağları aştı . Günler geceler boyu yürüdü. Şeyhin bulunduğu şehre vardı . Evini sorup öğrendi. Edep ve saygı yla gidip evin kapısı n çaldı . Şeyhin karı sı   kapıdan başı nı çıkardı.

”Ne  istiyorsun?”   dedi.   Dervi ş ,

”Talkan  ş ehrinden,   ş eyhi   ziyaret  için  geldim” dedi. Bunu  duyan  kadın  kahkahalarla güldü.

”Bir şu sakal ına bak, bir de bunca yolun zahmetine katlanmanı n sebebine bak. Memleketinde işin gücün yok mu senin? Boş yere yollara düşmüşsün. Bir ahmağı ziyaret etmek için,     hiç   bu   sıkıntıyı   çekmeye   değer   mi?   Yoksa memleketinden


mi sıkıldın? Sakın, şeytan seni kandırıp yolculuğa sürüklemiş olmasın.”

Kad ı n buna benzer birçok hakaret etti. Kötü sözler söyledi. Dervi ş   sab ı rla  dinledi. Sonunda,

”Ne olursa olsun, ben o mâna sultanı şeyhi görmek istiyorum. Şeyhin nerede  olduğunu  söyler misin?”   dedi.   Kadı n,

” Şeyhi görmeden memleketine dönersen, senin için daha hayırl ı olur. Azgınl ığa ve sapıklığa düşmezsin. Ağzı iyi laf yaptığı ndan, senin gibi birçok ahmağı tuzağı na düşürerek yolunu şaşırttı.

Senin şeyh dediğin kimse, gündüzleri tembel tembel oturur, hazır bulursa yer, akşamları leş gibi yatar uyur. İbadet nedir bilmeyen günahkârın tekidir. İşi gücü hile ve riya ile halkı kandırmaktır. Sana zararı dokunmamas ı için, hiç görüşmeden geri  dön” dedi.

Genç  dervi ş  bu  sözler  üzerine  dayanamadı .

”Yeter artık, sus. Ben rüzgârı n sürüklediği bir bulut değilim ki, bir toz sebebiyle bu kapıdan geri döneyim. Ey yaşlı kadın! Şunu bil ki Hakk’ ı n nurunu üfleyerek söndüremezsin. Çünkü o güneş  gibidir” dedi.

Derviş bu kadından şeyhin yerini öğrenemeyeceğini anladı . Şeyhin nerede  olduğunu  sorup  araştırmaya  koyuldu.   Biri ona,

”Bu diyarın kutbu olan ş eyhimiz, odun getirmek için ormana gitti” dedi.

Derviş de muhabbetle ormanı n yolunu tuttu. Derviş hem yürüyor hem de, ”Böyle büyük bir Allah dostu, nasıl olur da bu kadar kötü huylu bir kadı nla beraber yaşar? Bir şeyh bu kadını niye evinde tutar? Bununla nas ıl anlaşır, uzlaşır?” diye kendi kendine  sorup durdu.

Derviş bu düş üncelerin şeytanı n vesvesesi olduğunu düş ünerek, gönülden bir lâ havle çekti. Yoluna devam ederken, Şeyh Harakânî hazretlerini bir aslan ı n üzerinde kar şı s ı nda buluverdi.

Şeyh odunları nı aslana yüklemiş , üzerinde kendi oturmuş tu. Bir erkek  yılanı  da  kamçı  gibi  eline almıştı.

O büyük velî, genç dervişe tebessüm etti. Derviş bir şey söylemeden,

”Ey beni görmek için uzak yollardan gelen dervi ş! Şeytanı n vesvesesine itibar etme. Ben o huysuz, inkârcı kadına tahammül edip cefas ına sabır gösterdi ğim için, bu aslan da benim yükümü çekiyor. Allah dostları Hak’tan gelene, sızlanmadan, şikâyet etmeden boyun eğerler. Zorluklarla savaşmak, Allah’a olan teslimiyetlerinin  gereğidir” dedi.

~k ~k ~k

Sabır genişliğin anahtarıdır. Sabrın sırrına ermek için gülerek,   hoşlanarak  yükünü  çekmek gerekir.

Aşağılık kiş ilerin kötülüklerine sabredersen, Hz. Peygamber’in sünnetinin nuruna ulaşırs ın.


Müslüman,   Yahudi ve Hıristiyanın Arkadaşlığı

Bir yahudi, bir müslüman ve bir de hıristiyan beraberce yola çıktılar. Tıpkı aklın nefisle arkadaş olduğu gibi, o müslüman da  onlarla  yol  arkadaşı oldu.

Kervansaraylarda konaklayanlar aras ı nda deği ş ik memleketlerden çeşitli mesleklerden insanlar bulunur. Mecburiyetden dolayı çok iyi insanlarla, çok kötü insanlar bir arada kal ır. Sabah olduğunda  herkes   kendi  yoluna gider.

Bu üç yol arkadaşı , akşama doğru bir konağa vardı lar. Oradaki bir hayır sahibi, sıcak ekmekle bir sahan bal helvası ikram etti. Müslüman oruçlu olduğu için karnı açtı. Di ğerleri ise toktu.

Akşam namaz ı vakti girdiğinde müslüman, ”Helvayı yiyelim” dedi.   Diğerleri ise,

‘ ‘Biz boğazımıza kadar tokuz. Helvayı yarına bırakalım’ ‘ dediler. Müslüman,

”Benim sabredecek durumum yok. Akş amdan yiyelim” diye ısrar etti. Diğerleri,

”Sen helvayı yalnı z başına yemek istediğin için böyle söylüyorsun” dediler. Bunun üzerine müslüman helvayı paylaşmayı teklif etti. Onu da kabul etmediler. Çünkü maksatları müslümanın geceyi aç geçirerek eziyet görmesiydi. Sonunda müslüman,

”Madem sabahleyin yemekte ısrar ediyorsunuz, öyle olsun” dedi.

Sabah olunca uyandı lar. Her biri ağz ı nı, yüzünü yıkadı. Herkes kendi dinine göre virdini çekti. Dersleri bittikten sonra, içlerinden biri,

”Herkes gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse, helvayı  o  yesin”   dedi.   Önce  yahudi  söz aldı:

”Rüyamda bir yola düşmüş gidiyordum. Musa aleyhisselâm karşıma çıktı . Benim elimden tutarak, Tur dağı na götürdü. Ben nurdan  görünmez  oldum.   Musa  da,   Tur  dağı  da  görünmez oldu.

Sonra Allah’ ı n heybet sıfatı dağa tecelli etti. Dağ yarılı p üç parçaya ayrıldı. Bir parçası denize düştü. Denizin suyunu tatl ılaştı rdı . Bir parças ı yere düştü, yeryüzünden tatl ı sular fışkırdı. Bir parças ı uçarak Kâbe’nin yakınları na düştü, Arafat  da ğı oldu.

Sonra ellerindeki asâ ve sırtlarındaki hırkayla Musa aleyhisselâma benzeyen insanlar gördüm. Bunların hepsinin Allah  âşığı  peygamberler  olduğu bildirildi.

Büyük melekleri gördüm. Hepsi kardan yaratılmıştı. Onlardan başka, bir grup melek daha gördüm. Hak’tan yardım dileyen bu melekler, ateşten yaratılmıştı.” Yahudi daha birçok hârikulâde hallerden bahsetti. Sonra, hıristiyan anlatmaya başladı:

‘ ‘Rüyamda İsâ aleyhisselâmı gördüm. Onunla, göğün dördüncü katı na çıktım. Dünyayı aydınlatan güneş oradaydı. Gökyüzünün acayip hallerini seyrettim. Gördüklerimi yeryüzündekilerle kıyaslamam mümkün değil. O güzelliği ve genişliği ifade edemem” dedi.


Bundan s o nra müs l üman gör düğü r üya yı yol ark ada ş l a rı na anlattı:

”Sultanım, efendim, peygamberim Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) yanı ma  gelerek bana buyurdu ki:

□Arkadaşlarından biri Musa aleyhisselâm ile arkadaş olup Tur dağı na  çıktı.   Nurlara  gark oldu.

Di ğ erini de Hz. İ sâ aleyhisselâm al ı p gö ğ ün dördüncü kat ı na çıkardı .   Her  ikisi  de meleklere  karış tı.

Sen ikisinden de geride kaldın. Zarar gördün. Uyan hiç olmazsa helvayı  ye’   dedi  diye söyledi.”

Bu  sözleri  duyan  yahudi  ile hıristiyan,

”Yoksa helvayı yiyip temizledin mi?” diye sordular. Müslüman,

”Ben paygamberimin emrine nası l karşı gelebilirim? Sizin peygamberiniz, böyle bir emir verseydi karşı gelir miydiniz? Emre uyup helvayı yedim. Şu anda da helvanın verdiği sarhoşlukla  aklı m başı mda  değil” dedi.

Bunun üzerine onlar,

”Vallahi senin gördü ğ ün rüya dosdo ğ ru rüya. Bizim gördü ğ ümüz rüyadan yüz defa daha güzel. Senin rüyan rüya değil uyanıkl ıktır. Uyandıktan sonra bile, eserini görüyoruz” dediler.

Hz. Yusuf’un Hatası

Mısı r azizi, Hz. Yusuf ile hanı mı Züleyha aras ında çıkan söylentilerin, dedikoduların önünü kesmek istedi. Hz. Yusuf’u zindana attırdı.

Yusuf aleyhisselâm zindanda kendisini ibadete verdi. Bazan da yoksullarla ilgilendi, hastaların tedavisiyle meş gul oldu. Hz. Yusuf’a Allah  taraf ı ndan  rüyaları  yorumlama  ilmi  verilmi ş ti.

Zindanda kim bir rüya görse, Yusuf aleyhisselâma tabir ettirirdi.   Yusuf’un  söyledikleri  aynen  çıkardı .

Zindanda Mısır sultanının ş arapçı sı ile fırıncı sı da vardı . İ kisi de putperestti. Bunlar Hz. Yusuf’a gelerek rüya gördüklerini   söylediler. Şarapçı,

”Rüyamda üzüm sıkıp padi şah için ş arap yapıyordum” dedi. Fı r ı nc ı da,

”Ben de başımın üstündeki tepsiyle sultana ekmek götürüyordum. Kuşlar o tepsiye konup o ekmekleri yiyordu” dedi.   Hz.   Yusuf şarapçıya,

”Sen affedilip tekrar sultanı n hizmetine gireceksin” fırı ncı ya da,

”Sen ne yaz ık ki idam edileceksin. Kuşlar kafana konup beynini  yiyecekler” dedi.

Aradan biraz zaman geçince, Hz. Yusuf’un söyledikleri aynen çıktı. Şarapçı affedilerek tekrar sultanı n hizmetine girdi. Fı r ı nc ı   idam edildi,   beynini   ku ş lar yedi.

Hz.   Yusuf,   şarapçı  ya  zindandan  çı karken,


‘ ‘ S ul t a na be ni m durumumu a rz e t . S uç s uz ye re z i nda nda o l duğumu söyle” diye tembihledi. Şeytan şarapçıya, Yusuf’u ve söylediklerini unutturdu.

Hz. Yusuf, Allah’tan değil, kuldan yardım istemiş ti. Bu da ilâhî cezanın  gelmesine  sebep  oldu.   Yedi   sene   zindanda kaldı.

Cenâb-ı Hak, Yusuf’a, çürük sopaya dayanmamak gerekti ğini ve takdire rıza göstermeyi öğretti. Gönlünün üzüntüsünü gidermek için  de  sevgisini lutfetti.

Yusuf aleyhisselâm, Allah sevgisinin mânevî zevkiyle gerçek hürriyete kavuş tu. Artı k gözünde ne zindan vardı ne de karanlık.

~k ~k ~k

Dünyada bulunan bütün insanlar, ölümünü bekleyen birer mahkumdur. Sıkıntı içerisinde kıvranan bir mahkumun, diğerine ne  faydası olabilir?

Padişahın Oğulları

Bir padişahın üç oğlu vardı . Her biri görgülü, anlayış lı ve zekiydi. Cömertlikte, cesarette, şeref ve haysiyetlerine düşkünlükte  hiç birbirlerinden  aşağı   kal ır  yanı yoktu.

Şehzadeler, üç mum gibi padi şahın gözünün ışığı idiler. Bir gün babalarını n huzuruna çıktılar. Ülkenin idarî ve ekonomik durumunu yakı ndan görmek için izin istediler. Babaları izin verdi.   Helâllik  alı p vedalaş acakları   zaman padişah onlara,

”Gönlünüz nereye gitmek istiyorsa, oraya gidin. Hangi ş ehri veya kaleyi denetlemek istiyorsanı z orayı denetleyin. Yalnı z Hoşrüba (akıl kapan) kalesine gitmeyin. Çünkü o kale, keder ve belâ kalesidir. Tehlikelerle doludur. Her tarafı güzel resimlerle süslü bu kale, sizi aldatması n. Sakın ola, o kaleye girip de resimlerine bakmayı n. Arzuları nız ın yolunuzu kesmesine izin vermeyin. Sözümü dinlemezseniz, ebedî olarak kurtulamayacağınız  bir belaya  düşersiniz”   dedi. Şehzadeler,

”Emrettiğin gibi hareket ederiz babacığım. Buyruğundan dışarı çıkmak bize  uygun düşmez”   diyerek  yola koyuldular.

Şehzadeler, babalarını n nasihatini yerine getirmek konusunda kendilerine çok güveniyorlardı. Ondan dolayı inşâllah demeyi unuttular.   Allah’ ın  yardı mını dilemediler.

Uzun bir zaman ülkeyi dolaşan ş ehzadelerin gönlüne, yasaklanan kaleye gitmek arzusu düştü. Çünkü insanın yaratılışı nda, yasaklanan şeye karşı bir meyil vardır. Hz. Âdem ile Havva da yasaklanan meyveyi yediklerinden dolayı yeryüzüne gönderilmedi mi?

Şehzadeler ülkenin ücra bir köşesinde unutulmuş bu kaleye, belki de hiç uğramayacaklardı. Babaları nın oraya gitmeyi yasaklamas ı,   gönüllerini  o  tarafa çekti.

O kalenin, denize ve karaya açılan beşer kapı sı vardı . Binlerce güzel resim aras ında hayran hayran dolaşan ş ehzadeler, çok güzel bir kızın resmini gördüler. Gördükleri bu resim onların gönüllerine aşk ateşini saldı . Güzel kızın sevdası       gönüllerine      mızrak      gibi       saplandı. Seyrettikçe


i ş t i yak l ar ı  a rt t ı .

Babalarını n nasihatini dinlemediklerinden dolayı bin pi şman oldular. Onları aşk belâs ından korumak için kaleye gitmeyi yasakladığını  anladılar,   fakat  iş   işten  geçmiş ti.

Bu dünya güzeli kız resminin kime ait olduğunu araş tırmaya koyuldular. Uzunca bir uğraştan sonra gönül gözü açık bir ş eyh,   resmin  sırrını  onlara  açı kladı. Şeyh,

”Ülker yıld ı z ı n ı n bile kıskand ığı bu kız, Çin padi ş ah ı n ı n kız ı dır. Çok özel bir şekilde korunmaktadır. Bulunduğu yerin üzerinde  kuşları n bile  uçmas ına  izin verilmez” dedi.

Âşık ve dertli üç şehzade, baş baş a verip ne yapmaları gerekti ğini konuş tular. Hepsinin düşüncesi, sevdası, derdi aynıydı.

Aşk belâsına karşı şikâyet etmemeyi, az ağlamayı, çokça sabretmeyi kararlaş tırıp Çin ülkesine doğru yola koyuldular. Annelerini ve babaları nı bırakıp, ileride padiş ah olup tahta oturacakları ülkeyi terkettiler. Aşkları uğruna her şeyi geride  bırakarak,   gizli  sevgiliye yöneldiler.

Sabrı klavuz yaparak, bir müddet Çin ülkesinde dolaşan ş ehzadelerin  en büyüğü,

”Kardeşlerim, sevgiliden ayrı kalmak derdi, beni öldürecek. Artı k sabrım kalmadı, gücüm tükendi. Canı m boğaz ıma geldi. Sevgiliye  kavuşmak  arzusuyla  yanıp  tutuş maktayım” dedi.

Kardeşleri  abilerine masal  söyler  gibi  nasihat ettiler:

”Ağabey, kendine gel. Bizim yaramıza da tuz basma. Tehlikeleri hesap etmeden hareket etme. Kanatları çı kmayan kuş gibi, yuvadan uçmaya kalkışma. Silâhsı z muharebeye girmekten vazgeç. Hiç olmazsa tecrübe sahibi bir ş eyhle görüş. Onun tedbirini kendine rehber yap. İ nsanda akıl yoksa, bir başkası nın aklını rehber edinmesi gerekir. İ nsan için akıl, kol  ve  kanat gibidir.”

Kardeşleri, ağabeylerini kararı ndan döndürmek için daha birçok söz söylediler. Tekrar tekrar öğüt verdiler. Fakat o verilen öğütlere  kulak  asmadı.   Büyük şehzade,

”Bu sözleriniz benim size karşı nefretimi artı rıyor. Siz göğsümün mangal gibi ateşle dolu olduğunu bilmez misiniz? Sabrın yerine aşk geldi. Gönlümü yaktı , tutuşturdu. Ya başımı alırlar  ya  da  gönül  verdi ğim  sevgilimin  yüzünü  görürüm” dedi.

İ ki   kardeş ,

”Ağ abey! Biz, bize göre do ğ ru olan ı yap ı yoruz. Seni ikaz
etmezsek, görevimizi yapmamış oluruz. Seni uyarmak için
söylediklerimize      niçin     kırılı rsı n?   Ne     yapacağı mız ı

bilemiyoruz” dediler.

Onlar böyle  konuşurken,   büyük  ş ehzade  yerinden  fı rladı ve,

”Allaha ı smarladık” diyerek yanlarından ayrıldı. Aşk derdiyle kendinden geçmiş, mest bir halde Çin padi şahını n sarayına vardı. Vakit geçirmeden padişahın huzuruna çıktı , yeri öptü.

Üç şehzadenin durumunu, başı ndan sonuna kadar Çin padi şahı biliyordu.       Yine     de     görevli     memurlar,      vazifeleri gereği


padi ş aha büyük  ş e hz ade  ha kkı nda bi l gi  ve rdi :

”Padiş ahı m! Huzurunuzdaki bu ş ehzade, sizi büyük padişah olarak kabul etmiş . Yaralı gönlüyle size sığınmaya gelmiş tir. Sizin  ihsanınıza,   lutfunuza  lâyıktır.” Padişah,

”Bu delikanl ı hangi makamı, hangi mülkü, hangi ülkeyi isterse ona verin. Terkedip geldi ği mülkün yirmi mislini, hatta daha fazlası nı kendisine bağış lıyorum” diyerek huzuruna kabul etmedi.   Görevli memur,

”Efendim! Şehzade padiş ahl ığı da, malı da, mülkü de terkederek size gelmiş . Gönlündeki tek arzusu, sizin kulunuz köleniz olmaktır.

Padi şahım! Bu şehzade, aşk ülkesinin valisidir. Onu azat ederek, işinden ayırmayını z. Aşkından baş ka bir şeyle onu meşgul etmeyiniz. Her ne kadar bedeni zayıf, kabiliyeti az olsa da, padi şahımı z ın lutfu ve keremi onun eksikliklerini giderir” dedi.

Padi şah, ş ehzadeyi kabul etti. İ kramlarda bulundu. Padiş ahı n ihsanları, şehzadelerin gamını, kederini ortadan kaldı rdı . Üzüntülerini giderdi.

Şehzade de, güneşin karşı sında eriyen bir ay gibi eridi, benliğinden kurtuldu. Kötü huyları ndan arındı. Kemâlâtı arttı , geli şti, tazelendi. Gönlünü sevgi ile tutuşturdu. Aşkı uğrundan kendini feda etmeye her an haz ı r bir durumda, padi şahın huzurunda uzun zaman kaldı. Fakat aşk hastalığını gideremedi. Vuslata yol bulamadı . Bir zaman di şlerini sıkarak sabretti. Artı k sabredecek gücü kalmadı. Muradına eremeden, ömrü sona erdi. Sevgilinin yüzünü hiç görmedi. Fakat ruhu hakiki   sevgiliye  kavuş tu.

Büyük ş ehzadenin cenazesine, yalnı zca ortanca şehzade gelebildi. O sıra küçük şehzade hastaydı. Çin padi şahı onu görünce  tanımamış gibi,

”Bu  da  kimdir?”   diye  görevli  memura  sordu.  Memur da, ”Bu vefat  edenin  kardeşidir”   dedi. Padişah,

”Sen bize, ağabeyinin hatırası sın” gibi, gönül alıcı sözlerle  iltifatta bulundu.

Padi ş ah ı n ruhu, harekete geçiren ok ş ay ı c ı sözleri, ortanca ş ehzadeyi  âdeta  yeniden diriltti.

Ayrı l ı k ate ş iyle ı st ı rap çeken ş ehzadenin gönlünde mânevî bir feyiz patlaması oldu. Bir sûfînin yüzlerce çile çıkarmakla elde edemeyeceği halleri elde etti. Yüz binlerce sırra vâkı f oldu. Kitaplarda âhiret ile ilgili okuduğu birçok hali, apaçı k yaşadı.

Padi şahla şehzade arası nda, görülemeyen mânevî bir al ışveri ş vardı. Şehzadenin gönlüne, padişahın gönlünden gelen feyizler yağı yordu.   O  feyizler  sayesinde,   ş ehzadenin  keşfi açılmıştı.

Şehzade padi şahın himmetine teşekkür edeceğine, yapılan iltifata, gösterilen yakınlığa karşı duygusuz kaldı. Zamanla bu aldı rmazlı k duygusu azgı nlığa ve küstahlığa dönüştü. Şehzade kendi kendine, ”Ben de bir şehzade değil miyim? Ben de padişah sayılırım. Neden bu padiş ahı n emrine girip boyun eğdim?” diyordu.


Mâna s ı z , ye rs i z düş ünc e l e re ka pı l an ş e hz a de ni n bu nank örl üğü, padi şaha ilham yoluyla mâlum oldu. Şehzadenin mânevî hayatı bitti. Gönlü gamla, kederle doldu. Hatası nı anlayı p tövbe etti. İmanını kaybetme korkusuyla Hakk’a iltica etti. Ağ layarak niyazlarda bulundu.   Bir  sene  sonra  da vefat etti.

Üç ş ehzadenin en kabiliyetlisi küçük ş ehzadeydi. Belâ ve musibetlere karşı sabrı elden bırakmadı . Nefsin hilelerine karşı dikkatli davrandı. İ stikametten ayrılmadı. Ölmeden önce, ölmenin sırrına erdi, dosta ulaştı . Sonunda padiş ahı n kızını da Çin ülkesinin padi ş ahl ığı n ı  da  elde etti.

Fakihin İnadı

Buhara’da cömert bir emîr vardı. Yoksullara sahip çıkar, gündüzün akşama kadar sayı sız iyiliklerde bulunurdu. Bir gün hastalara, bir gün dul kadınlara, diğer bir gün de ihtiyaç sahiplerine bağışta bulunurdu. İş bulamayanlar, borçtan bunalanlar  gelip  onu bulurdu.

Emîrin bağış yaparken bir âdeti vardı. İ htiyaç sahibi kimselerin ondan dili ile bir şey istemesine izin vermezdi. Onun bu huyunu bilenler, geçece ğ i yol boyuna dizilirler, sessizce beklerlerdi. Emîr de kendi takdir ettiği kadar altını bir  kâğıda  sarar,   öylece  takdim ederdi.

Bir  gün  ihtiyar bir  adam,   bu emîre,

”Açlıktan kurtulamıyorum, bana zekât ver” dedi. Emîrin adamları ihtiyarı , ihtiyaç sahiplerinin arasından çıkarı p uzaklaş tırmak istedi. Fakat ihtiyar direndi, bağı rıp çağırıp söylenmeye  başladı.   Ortal ığı  birbirine  kattı.   Emîr  dayanamadı ,

”Baba,   sen ne  kadar utanmaz  adams ın”   dedi.   İ htiyar,

”Sen, benden daha utanmazs ın. Bu dünyayı yedin, yuttun, doymadı n. O kadar aç gözlüsün ki, öteki dünyayı da ele geçirmeye  çal ışı yorsun.”

İ htiyarın bu  sözleri,   emîrin  çok hoşuna gitti.

İ htiyara pek çok bağış ta bulundu. Bu ihtiyardan başka, ağz ıyla isteyip  de  emîrden  yardım alabilen olmadı.

Bu cömert emîr, din âlimi ve fakihler için de yardım günü düzenledi. Yardı m için gelen fakihlerden biri, feryat edip öne çıktı. Ağlayarak, yalvarı p yakararak dil döktü. Mazeretlerini s ıralayarak bağış istedi, fakat emîr ona en ufak bir yardımda bulunmadı. Aynı fakih, ertesi gün bacağının sağına soluna tahtalar bağladı , çaput sardı. Kendine sakat süsü verdi. Sakatların aras ına karışarak yardı m almak istedi. Emîr onu tanı dı.   Yine  hiçbir  şey vermedi.

Ertesi gün, yüzünü bir kilim parçası yla örttü. Belki, emîr tanı maz da yardım alı rım diye düşündü. Fakat emîr onu yine tanı dı.   Bir  ş ey vermedi.

Bir müddet sonra, çarşaf giyerek kadın kılığına girdi. Dul ve yetimlerle birlikte emîrin yolunu beklemeye başladı. Emîr onu yine  tanıyıp  yardımda bulunmadı .

Fakih yardım almak için yüz türlü hile yaptıysa da, başarılı olamadı .    Çaresizlik   içerisinde    son   bir   deneme   yapmaya karar


verdi. Bir kefenciye gitti. Ona, ”Beni bir kilime sar, emîrin geçeceği yolun üstüne bırak. Sakı n ola, sesini çıkarma. Emîr acıyıp da üzerime kefen parası atarsa, verdi ğini seninle paylaşı rız” dedi. Kefenci de ihtiyaç sahibi bir fakirdi. Teklifi kabul etti. Hocayı bir kilime sararak, götürüp emîrin geçeceği yol üzerine bıraktı. Emîr oradan geçerken, kilimin üzerine bir miktar altın attı. Fakih, kefenciden önce paraları almak için kilimin içerisinden çıktı. Paraları aldıktan sonra emîre,

”Ey bana kerem kapılarını kapayan emîr! Gördün mü? Senden nası l  bağış  kopardı m?”   dedi. Emîr,

”Ey inatçı ! Aldın, aldı n ama ölüp de aldın. Ölmeden bir şey alamadı n” dedi.

~k ~k ~k

Ölü taklidi yaparak, emîrin bağışını alan fakih gibi, Hak yolcusu da ölmeden önce ölmenin sı rrı na ererse, hem bu dünyada hem de  âhirette  rabbinin  lutuf  ve  ihsanları na ulaşır.

Popularity: unranked [?]

Dut Ağacından Masa Yapmak

  Ağın’da kimse farkın da olmasa da bir halkbilimci yaşıyor. Soruyorlar sen ne okudun diye? -Türk Halkbilimi diyorum… EEE. Ne olacan şimdi [...]

Ağın Sandığa Ne Atar?

 AĞIN SANDIĞA NE ATACAK Bu yazıyı sandıktan ne çıkar diye merak edip okuyacaksanız boşuna okumayın çünkü bu amaçla yazılmadı. Bu [...]

Topaç Çevirmeyeli Kaç Yıl Oldu?

   Topaç Çevirmeyeli Kaç Yıl Oldu? Yıllardır çocukların elinde ne bir misket ne de bir topaç görüyorum. Bizim zamanımızın en [...]

Tolla Su İçerdik Bir Zamanlar

  Nerde bir tol görsem aklıma çocukluğum gelir. Her evde duvara asılı bir tol mutlaka vardır. Her çeşmenin başında bir [...]

HE Mİ YOĞ MU GÜNCEL ANAYASA TARTIŞMASI

Zamanın birinde Ağın’dan biri Erkan Yolaçın Evet, Hayır yarışmasına katılmış. Tabi Erkan Yolaç’ın tüm çabalarına rağmen bizim Ağın’lı ne evet ne hayır demiş

Güncel Meseleler

GÜNCEL MESELELER ÜZERİNE KISA YAZILAR KPSS (KAMUYA CEMAATTEN ADAM ALMA SINAVI)     Ülkemizde büyük bir işsizlik sorunu var. Milyonlarca [...]

Ağın’lı Tahtasız Hoca

  Ağın İlçe Halk Kütüphanemize Manas Yayıncılık tarafından birçok kitap hediye edildi. Kendilerine ilgileri için teşekkür ediyorum. Uzun süredir okumak [...]