"ağın,agın,ağın fıkraları,ağın türküleri,ağın haber,Elazığ,elazığ resimleri,elazığ haber,elazığ müziği,harput,çaydaçıra,elazığ ilçeleri,folklor"/>
5 Eylül 2010, Pazar

Sevgili Babamın Ardından

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Mart - 17 - 2010 Yorum Yok

 Sevgili Babamın Ardından

Değerli Büyüğümüz; Sayın Günerkan Aydoğmuş, Günışığı Gazetesindeki köşesinde  yakın bir zamanda kaybettiği babası için Hüsnü Aydoğmuş için bir yazı kaleme aldı.

Bu yazının satır aralarında bizler için çok önemli mesajlar var;

*************************************************************************************************

 Bu gün aramızda bu köprülerden çok azı sayıda insan kaldı. Ne olur bunlar da göçüp gitmeden, bilmediğimiz, yaşamadığımız o dönemler hakkında onlardan bilgi alalım.”

 *************************************************************************************************

Kültürün buzdolabı yoktur. Kültürü, tanırsın, korursun yaşatırsın ve aktarırsın. Bu halkalardan biri eksik oldu mu sonuç hüsran olur. Kültürü tanımak; araştırmak ve öğrenmekle. Korumak; bilinçlenmekle. Yaşatmak; özünü koruyarak sergilemekle. Aktarmak; halkın hafızasındakini yazıya geçirmekle olur.

Yaptığımız tüm araştırmalarda şu sözü duyoruz ” Benim bildiklerim ne ki? Bir de falanca kim vardı o anlatsaydı da bir görseydin.” Ne oldu bu insanlar bildikleriyle hayat tecrübeleriyle aramızdan geçip gittiler. Bu insanların aramızdan bu şekilde gitmesi kültürün aktarılmasının önünü de tıkamış oluyor. Bu konuda yazılacak ve söylenek çok şey var. Bunu başka bir yazı konusu yapmak daha uygun olur.

İlçemiz adına tekrar başsağlığı diliyor. Günerkan Aydoğmuş gibi hayırlı insanlar yetiştiren bir babanın da amel defterinin hiçbir zaman kapanmayacağına inanıyorum.

 Sevgili Babamın Ardından (17.03.2010) (Günışığı Gazetesi)

Değerli okurlar; yazıma taziyem nedeniyle bir hafta ara vermek zorunda kalmıştım. Mart ayının, yani bu ayın 7 sinde sevgili Babamı ebedi aleme yolcu ettik!.. Annem’de altı yıl önce yine böyle bir mart ayının 17′sinde ebedi aleme göçtü… Babamın yaşı 88 idi. Akçadağ Köy Enstitüsü’nün ilk meuzunlarındandı. Sevgili Annem’de aynı okulun meuzunuydu. Gerek Annem, gerekse Babam 1947′lerde öğretmenliğe başlamışlardı. İlk atandığı yerleri ise Ağın İlçesi’nin Bahadırlar Köyü idi. Benim çocukluğumun bir kısmı da bu köyde geçmişti. Tam 18 yıl bu köyde öğretmenlik yapmışlardı. O yılları çok iyi hatırlıyorum; Köyün elektriği ve otomobil yolu yok, bütün evler ahşap ve damlı evlerdi. Aydınlatma aracı ise petrol lambası ve çıra idi.Köyde ilk zamanlarda radyo da yoktu! Bahadırlar köylüsü çiftçilik ve ziraatle geçiniyorlardı. Tabi burada o günkü yaşamı anlatmak oldukça zor bir şey! İşte geçen hafta kaybettiğim Sevgili Babam ve Annem yukarda belirttiğim gibi bu köyde tam 18 yıl öğretmenlik yapmışlardı. O günkü öğretmenlerle bu günkü öğretmenlerin hayat şartları ve köyler elbette çok farklı! Onlar bir devrin çilesini çektiler! Bu günleri birazda onlar hazırladılar bize. Bu evli çift öğretmen beş çocuğu yani ben ve kardeşlerimle 1963′de Elazığ’a geldiler. Elazığ’da ki ilk görev yerleri o günkü adı 27 Mayıs İlkokulu (bu günkü adı İstiklâl İlköğretim Okulu) olan, Sanayi Mahallesinde bir okulda göreve başladılar. Evimiz yine o mahallede eski Cezaevi üzerindeki caddedeydi. Mahalle halkı hep biri birini tanırlardı. Hepsinin arasında özel bir samimiyet vardı. Burada bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra yine bu günkü Yücel İlköğretim Okulu’na tayinleri çıktı. Sanıyorum bu okulda da bir, bir buçuk yıl öğretmenlik yaptılar. 1970 yılında emekli oldular. Bende aynı yıl bu mesleği onlardan devralarak öğretmenliğe başladım. Ben onların yetiştirdiği öğrencileri sonradan çok yüce makamlarda gördüm. Bu gün bile önemli makamlarda görev yapanlar var. Yargıtayda, bazı bakanlıkların üst seviyelerinde,özel mesleklerde tanınan, bilinen isimler. Bunların isimlerini burada tek tek saymayacağım. Mesela beni Babamdan, Annemden dolayı sık sık arayıp soran, onların öğrencisi MEB Müsteşar Yardımcısı Sevgili Cumali Demirtaş Bey bunlardan sadece biri…

Babam okumayı çok seven biriydi. Evde mütevazi bir kütüphanemiz vardı. Okuma alışkanlığımı bu kütüphanedeki kitapları okuyarak edindim. Sevgili babam sürekli hatıralarını yazar, bu arada da ayrı bir deftere şiirler de yazardı. Onun büyük bir hatıra defteri vardı ki,hep köclü tutardı! Bize, “Bunu ben öldükten sonra okursunuz” derdi. Daha sonra bu köclü defterin dışında da son yıllarda yazdığı başka hatıra defteri de vardı. Gerek şiir defterleri,gerekse hatıra defterleri hepside şimdi elimizde bulunuyor. Bunlar benim için Babamdan kalan en kıymetli hazinelerdir. Bunları geniş bir zamanda okuyacağım. Şimdi elime alıp okuyamıyorum!

Onu hastalanmadan kaybetmiştik. Yaşlılığın verdiği ufak tefek arızaların dışında önemli bir hastalığı yoktu. Gece Ağın’da ki evinde uyurken ruhunu teslim etmişti. Hatıra defterinde yazdığı gibi kendi dileğine uygun bir şekilde vefat etmişti. O, bizim bilmediğimiz bir dönemden günümüze gelen son köprülerdi. Bu köprülerin büyük bir kısmı çoktan göçüp gittiler bile… Sevgili Annem de altı yıl önce ebedi aleme göç etmişti. Bu gün aramızda bu köprülerden çok azı sayıda insan kaldı. Ne olur bunlar da göçüp gitmeden, bilmediğimiz, yaşamadığımız o dönemler hakkında onlardan bilgi alalım. Mümkünse o bilgileri yazı ile ya da sözlü olarak gelecek kuşağa aktaralım. Yoksa tıpkı bir kuş gibi az kalan bu kaynaklar da aramızdan uçup gidecekler! Bir milletin kültürü, tarihi kayıt altına alındığı takdirde ayakta kalır. Baba dostu, eski Belediye Başkanlarından Şükrü Kacar Bey, Allah uzun ve sağlıklı bir ömür versin, ne güzel etmiş; O, hayatının önemli anlarını ve olaylarını “Damdaki Saksağan” isminde bir kitapta toplamış. Babamla aynı okulun meuzunuydular. Babamın vefatına çok üzülmüştü! Taa, Ağın’a kadar gelerek babamın defninde bizzat Rahmetlinin başında bulundu. Kendisine buradan ailemiz adına teşekkür ediyoruz.

Evet, Taziyem nedeni ile Ağın’a kadar gelen bütün dostlarıma, Elazığ’da bizzat taziye evine ve evime gelerek üzüntülerini ve taziyelerini bildiren dostlara, ya da telefonla uzaklardan taziyelerini bildiren bütün tanıdıklara ve dostlara şahsım ve aile efradım adına teşekkürlerimi bildiriyorum. Ayrıca Günışığı gazetesindeki taziye mesajlarından dolayı Günışığı gazetesi sahibi İbrahim Taşel Beye, Günışığı gazetesi Yazı İşleri Müdürü Murat Kuşçubaşı ve gazete personeline, Manas Yayınevi Genel Yöneticisi Şener Bulut Bey’e, Günışığı gazetesindeki yazıma bu köşeden taziye notu düşen Rıza Barut Bey’e, Ahmet Karahan’a, Şemsettin Taşbilek’e, Ali Amcaoğlu’na, Müdessir Çobanoğlu’na, Kadir Nail Bulut’a, Muammer Bulut’a, Nuri Saatçı’ya, Soydan Gemici’ye, ayrıca kendi köşelerinden Babam için üzüntülerini yazan ve bana taziyelerini bildiren Dursun Aksoy’a, Şükrü Baş’a, Bedrettin Keleştimur’a, Mehmet Karaaslan’a, Kazakistan’dan oldukça duygulu bir mesaj yollayan ve beni hiç tanımayan Murat Boydak Beye, Bizzat evime gelerek taziyelerini bildiren Sayın Milletvekilimiz Tahir Öztürk Bey’e, Belediye Başkanımız Sayın Süleyman Selmanoğlu Bey’e, MHP İl Başkanı Sayın Behçet Susmaz Bey’e, MHP İl ve İlçe Teşkilatına ve daha isimlerini buradan sayamadığım bütün dost ve akrabalara şahsım ve ailemiz adına teşekkürlerimi sunuyorum. Rahat uyu Sevgili Babacığım; Sana layık olmaya çalışacağız. Allah Rahmetini esirgemesin, mekânın cennet olsun Sevgili Babam…

Günerkan AYDOĞMUŞ

Popularity: 1% [?]

Bademli İmam Dayıdan Seçmeler

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Mart - 13 - 2010 Yorum Yok

Bademli İmam Dayıdan Seçmeler  (Mustafa Karakaş)

İmam dayı , köyde uzun yıllar çiftçilik yaptıktan sonra, aklına hükümet işinde çalışmayı koyar .belli uğraşlardan sonra Ağında ziraat müdürlüğünde işe başlar. Bu aralarda Ağın hükümet konağı inşaatı tamamlanmış, kaymakam

Haydar bey tarafından teslim alınmış ,faaliyete geçirilmeye çalışılıyor. Kadrolara bir bir insanlar yerleştiriliyor,İmam dayı kafasına göre bir işin çıkmasını beklerken tam o sırada kalorifer işinden anlayan varmı diye bir ses…İmam dayı gözlerini bir an yumar düşünür.” bir zamanlar Zonguldak akay garajında ziyaretine gittiği Sosikli Hasan dayı , İmam bak benim işim şu kazana kömür atmak işimin en önemli yanı şu dereceye bakıp yüz dereceyi aşırmamak ,aşırırsan kazan patlar bina havaya uçar demişti”

İmam dayı ,hiç tereddütsüz ben diye bağırır. İmam dayıyı aldıkları gibi kaymakamın karşısına götürür dikerler .

Bun dan sonrası kolay zaten kalorifer işinden anlayan kimsede yok . soruyu da kendi sorar ,cevabını da kendisi verir.

Kaymakamım biliyor musun ? bu iş çok tehlikeli derece yi sürekli kontrol etmek gerekiyor .derece yüzü geçerse kazan patlar binada havaya uçar ,alim ALLAH Ağının yarısı da yerle bir olur.

Kaymakamın gözleri fal taşı gibi olmuş ,İmam dayıyı pür dikkat dinlemeye devam ediyor.

Kaymakamım sonra bu iş öyle bir kişinin yapacağı bir iş falanda değil ha!kaymakam hiç düşünmeden tabi canım böyle tehlikeli bir görevi bir kişiye verecek değiliz ya ! senin yanına motorcu Tahsin ide verelim der.

İmam dayı işe başlar ,keyifler gıcır her şey istediği gibi,günde bir iki saat iş telaşı ondan sonrası kebap.

Ancak ,imam dayının hesaba hiç katmadığı , kaymakamın korkularıydı…”ya gece uyur kalırlarsa,derece yüzü geçerde kazan patlarsa”

Bu korkuyla kaymakam bey her gece imam dayıyı denetlemeye başlar .bir gün bir ay derken artık çekilmez bir hal alır .gecenin biri demez ikisi demez, hiç beklemediği anda kazan dairesinde karşısına çıkar .imam dayının karşı taarruza geçmekten başka çaresi kalmaz.

Soğuk bir kış gecesi imam dayı anadan üryan soyunur,kalorifer bacasına gider kendini yukarıdan aşağı kap kara boyar ve kaymakamı beklemeye başlar. Gece saat ikiye doğru kazan dairesinin merdivenlerinden kaymakamın ayak seslerini duyan imam dayı ayağa kalkar .şöyle derin bir nefes alıp,kaymakamın kazana doğru yaklaşmasını bekler. Bu arada , bak korktuğum az kalsın başıma gelecekti diye düşünerek ,bütün dikkatini kazanın üzerindeki dereceye yoğunlaştırıp kazana yaklaşan kaymakam bey,bir anda değişik sesler çıkararak,iki kolu havada fırıldak gibi dönen,çırılçıplak,kapkara zebellah gibi bir şeyin üzerine doğru koştuğunu görünce,neye uğradığını bilemez şuursuzca hem bağırır hem de kaçar .imam dayıda kararlı bir şekilde topal latifin değirmeninin önüne kadar kovalar. kaymakam gözden kaybolduktan sonra imam dayı geri döner yıkanır üzerini giyinir bir güzel uyku çeker .sabah kaymakam beyin gelmesini bekler ama ,boşuna! Bir gün ,iki gün ,üç gün derken kaymakam bey yok.

O dönemlerde ağın ilçe milli eğitim müdürü olan Andirili Nuri hocanın kaymakam beyi bulup konuşmasıyla anlaşılır ki, hükümet binasında meğer hayalet varmış. O hayalette kaymakam beyi kovalamış. kaymakam beyde bırakın kazan dairesini , makamına bile gelmeye korkar olmuş. Nuri hoca, bu işte bir İmam dayı parmağı olduğunu hemen anlamış .çünkü bu numara İmam dayının ilk numarası değilmiş. bundan önce ne veteriner bırakmış ne doktor nede hakim .yani Ağına her gelene bir oyun oynamış.

Nuri hoca kaymakam beye ,binada hayalet falan olmadığını defalarca söylemesine rağmen bir türlü ikna edemeyince , bu işi yapsa yapsa İmam dayının yapacağını söyler. Kaymakam bey bir an duraklar şaşkın şaşkın bakar .

Hadi canım ben imamı tanımam mı?

Nuri hoca , bıyık altından gülerek iki yana kafasını sallar .

Tanımazsın kaymakam bey tanımazsın ,onu bu güne kadar kim tanıyabildi ki sen tanıyasın .

Kaymakam bey hemen makamına gider imam dayıyı çağırtır. imam dayı her zamanki tavrıyla, hiçbir şey olmamış gibi gelir .

Buyurun kaymakamım beni istemişsiniz .

kaymakam önce güzellikle konuşturmayı dener.

Bak imam üç gün önce gece ikiye doğru kazan dairesine geldim seni yerinde bulamadım .nerelerdeydin?

kaymakamın bu şekildeki yaklaşımı İmam dayıya büyük koz vermiştir. İmam dayı hemen o kozu kullanır.

Kaymakamım ,bu güne kadar bana kimse inanmaz diye söyleyemedim .şimdi söyleyeceğim ama ALLAH aşkına kimselere söylemeyesin bizim buralarda böyle şeylere kimse inanmaz, birde adama deli damgasını vururlar .insan içine çıkamazsın itibarın kalmaz ,kimse seni adam yerine koymaz. diye başlamıştı ki,kaymakam içinden ,”eyvah!ben ne yaptım birde Nuri hocaya anlattım” diye düşünerek imam dayıya döner!

Yeter imam uzatmada söyle ,ne imiş kimselere söyleyemediğin şey ?

Kaymakamım,ben bu işe başladığımdan beri iki üç günde bir kazan dairesinde kapkara bir hayalet görüyorum. Bir ara Tahsini yokladım ,acaba ona da görünüyor mu diye böyle bir şeyden bahsetme di. diye anlatıyordu ki ,heyecan içerisinde imam dayıyı dinleyen kaymakam bey boş bulunup ;

Gördüğün hayalet çıplak mıydı ? diye sorunca,

imam dayı kontrolü iyice eline alır.

Yoksa sende mi gördün kaymakamım! Bende sadece bana görünüyor sanmıştım der ve başlar kaymakama nasihat etmeye.

Bak kaymakamım o hayaletin geldiği günlerde onun olduğu yerden uzaklaşacaksın,senin silahın var sakın ha ateş edeyim falan deme ,ALLAH korusun çarpar bir daha iflah olmazsın .diyerek bir taraftan da kendini garantiye alıyordu.

Kaymakam bey bir ara “bak imam o işi sen yaptıysan söyle bir şey yapmayacağım diyecek gibi olsa da , imam dayının artık bu kadar olduktan sonra dönüş yapması mümkün değildir. O günden sonra kaymakam beyi bırakın gece denetlemesini, akşam mesaiden sonra hükümet konağı çevresinde bile gören olmamış.

Kaymakam beyin yıllar sonra görev süresi biter. Başka bir yere tayini çıkar, vedalaşma zamanı gelir .sıra imam dayıya gelince ,kaymakam imam dayıyı biraz tenha bir yere doğru çeker ve sorar.

Yahu imam! Ben o malum günden sonra kazan dairesine hiç girmedim . ama sen her gün oradaydın ne yaptın , o hayaleti bir daha gördün mü ?diye sorunca!

İmam dayı ,daha fazla saklamaz gerçeği söyler.

Kaymakamım hakkını helal et. Ben her aynaya baktığım da o hayaleti gördüm. Çünkü o bendim . kaymakam önce bozulur , kızar gibi olsa da, herkesin içinde beli etmez. imam dayıya sarılır kulağına yavaşça fısıldar.

Bak imam,sana hakkımı helal etmezdim ama gene de bana yaptığın bu son iyilikten dolayı hakkımı helal ettim.

İmam dayı şaşırır ve sorar;

Kaymakamım ben size ne iyilik yaptım ki?

Kaymakam elini imam dayının omuzuna koyar.

İmam üç senedir hayalet ne zaman ,nerede karşıma çıkacak diye hep tedirgin oldum gene de senden ALLAH razı olsun ki sen olduğunu söyledin de beni bu dertten kurtardın diyerek ,imam dayı hiçbir zaman unutmamacasına Ağına veda eder…..

Mustafa KARAKAŞ

 

Popularity: unranked [?]

Ağın'ın Sembolleri

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Şubat - 25 - 2010 4 Yorum

 

Küzne Köyü’nden Mevlüt Köprülü

Ağın’ın tanınmış melül kişilerinden biri olan Mevlüt Köprülü; etrafa zararı dokunmayan, çok dinleyip, az ve olumlu konuşan, günlerinin çoğunu emniyet binasında geçiren hafi öne eğik düşecekmiş gibi yürüyen birisiydi. Okuması yazması yoktu.

Bir kış akşamı, Koçan’daki yukarı kahvede sobanın yanındaki okey masasında oyun oynayanlardan daha fazla bir kalabalık bir seyirci topluluğu, iddialı oyunu dikkatli bir şekilde izlemektedirler. Bunların arasında Mevlüt  de vardır. Oyunda son el oynanmaktadır ve sayılar birbirine çok yakındır. Sıfır yapan canını kurtaracaktır. Ayaktakilerden biri, Mevlüt’e şaka yollu, “ Mevlüt, sakın A…’nın elini söyleme “ der. Heyecan son haddini bulmuş ve ortalık oldukça sessizdir. Aynı kişi, ikinci defa yine” Mevlüt, sakın elini söyleme” der. Ayaktakilerden bir başkası, “ Yahu… Mevlüt’ün okuması yazması mı varki elini söylesin der. Bu söz üzerine içerleyen Mevlüt, “ Niye oğlum, niye okumam yazmamyokmuş. Elindeki iki taşı ters çevirmiş. Açsın ki söyleyem” ( Okeylerin yeri belli olmuştur) sözü üzerine ıstakalar ters çevrilir, herkes kahkahaları koyuverir. Oyun bitmiştir.

Bahadırlar ( Zabulbar) Köyü’nden Hakkı Ayhan

Hakkı Ayhan, Bahadırlar (Zabulbar) Köyü’nden olup, Zeki Özer’in üvey kaynıydı. Gençliğinde, çiftliğinde çalışırken bir nedenden dolayı Ağın’da cezaevine düşmüş ve yapılan baskılar sonucu aklını kaybetmiştir. O günden sonra melül melül gezmeye başlamıştır. Bu durum karşısında önce karısı kendisini terk ederek Tepte Köyü’ne gitmiştir.

Hakkı; önceleri El sanatları Eğitim Merkezi, Belediye ve Aş evi tarafından koruma altına alınmış ve sivil elbise giymediğinden tüm giysileri jandarma karakolu tarafından temin edilmiştir. Denizli Köyü’nden şoför Yusuf Canpolat’ın asker arkadaşı olarak 6 ay İskenderun’da askerlik yapmış ve tüm ömrünü Ağın’da geçirmiştir.

Soğuk bir kış gününde eniştesi “ Hakkı gel bizde kal. Yazın yine evine gidersin” der. Hakkı’ya Kuzgeçe Mahallesi’nde Zeki Dayının Bahriefendigil’den aldığı evde, kış odasında yerini yapar. Hakkı’nın rahatsızlanan ve istenmediği Analığı da oradadır. Fırtınalı ve soğuk bir günde Hakkı dışarı çıkmaz. Eniştesi ve ablası tarafından yemekleri hazırlandığı bir sırada, Hakkı ile Analığı da ocak başında karşılıklı ateş karşısında oturuyorlarmış. Hakkı bir şeyler söyleyeceği zaman pürdikkat bakarmış. Zeki Dayı o anın farkına varıyor. Dikkatlice seyrediyor. Hakkı, Analığına, “ He yavrum he, nedesin, yerin rahat. Sen bıçak Zeki kuyruk.  Kes kes’ye diyor. Havalar ısınınca da vukuat çıkmadan Hakkı yine eski yerine dönüyor.

El sanatları Eğitim Merkezi’nde kaldığı dönemlerde, bir öğlen paydosunda personel salonda çaylarını içerken, hava yağmurludur. Hakkı Çece nerelerde ise ıslanmış ve ayakları çamur içinde salona girer. Kendisi ıslanmış ve üşümüş olduğundan, herkesin sıcak yerde oturmasını ve çay içmesini hazmedemez. Gözleri yuvasından fırlamış gibi Venkli Metin Öztürk’ün üzerine yürür. “ He ulan, hazıra konmuşsuz! Der… Et benden, patates benden, bulgur, pirinç mercimek benden, ekmek çay benden…” dedikten sonra Metin’in yakasına yapışır. “ Ulan, atın mı var, katırın mı var , et kesecek satırın mı var? Ulan yiyip içip bir de üzüme karşı gülirsin” der ve birbirlerine girerler. Bu sırada müdür muavini Mehmet Bey araya girer. Hakkı esasen ona da çok kızmaktadır. Salonda diğer oturanlar da araya girip zorla onu bir sandalyeye oturturlar. Mevlüt bir sigara verir. Akif çayını getirir ve sonunda durum düzelir. Hakkı, az önceki halin neydi?” deyince kalkıp ona da sarılır ve şöyle der. “ Anam, sizlere ganım gaynir. Sizleri çok sevirim.” Yağmur dinmiştir. Hakkı tekrar araziye çıkar.

Tarlabaşı Mezrası’ndan Kurdik Dayı

Kısa boylu, yüzü güleç, kalın camlı gözlüğünün altında gözleri parıl parıl parlaylan, hesabını kitabını bilen, gençliğinde güçlü kuvvetli, çiftinde çubuğunda olan, kimseye karışmayan ve komiklik yapan iyi bir aile reisiydi. Kurdik Dayı yaklaşık 5-6 yıl önce ne yazık ki onu da toprağa yolladık.

Ağın’a gelebildiği zamanlarda Berber Fevzi Dayı’nın Koçan’daki dükkanında oturur ve tıraş olmak için sıra beklerdi. Gelip gidenlerden, çok iyi anlaştığı Serhan Polat’ı sorar ve oraya gelmesini söylerdi. Serhan eğer seferde değilse, Kurdik Dayı köye dönene kadar beraber olup sohbet ederler, sonra Serhan onu köye yolcu ederdi.

Bir gün Tarlabaşı (Haskini) Mezrası’ndaki arazi anlaşmazlığı için, mahkeme keşif için araba tutar. Şoför Serhan Polat’tır.Savcı, hakim, tapu müdürü, ve diğer görevliler (Rıfkı Serttaş, İbrahim Erdemli), dosyalar ve daktilo makinesi ellerinde Haskini’ye giderler. Köydeki davacı, davalılar ve şahitler de dava konusu olan araziye çoktan gitmişlerdir. Kurdik Dayı durur mu, o da merakından orada hazır bulunmaktadır. Katip dosyayı açmış, hakim de iddianemeyi yüksek sesle okumaktadır. “ Kuzeyi dağ, güneyi Yaşar’ın, doğusu Çoşkun’un, batısında Kemal’in tarla ve meşeliği bulunan arazide… “ dediği sırada, Kurdik Dayı birden patlıyor. “ Vay kerhaneci deyyus vay, ula buraları benden eyi tanir” diyor. Hakim, “ Bu kimdir? Gel bakalım buraya” deyince, köylülüler özür dileyerek uzağı görmeyen Kurdik Dayı’yı hakim beye tanıtıyorlar.

Beyelması ( Hozakpur) köyünden Mehmet Çakaralmaz

Kendi halinde yaşayan, hiç kimseye zararı dokunmayan ailesi ve tüm Ağın halkı tarafından çok sevilen, bakılan ve korunan sonradan melülleşmiş birisidir. Bu yazımda sizlere Mehmet’in yanı sıra diğer bazı kişilerin yaşantısı ile fıkra haline gelmiş olaylardan birkaçını anlatmaya çalışacağım.

Üzerinde en çok durduğu şeyler, şapkası, tek kol giydiği ceketi, kemeri ve şalvarıdır. Bir üzerine giydimi hiç çıkartmasını bilmez. Ağın’dan çokça sigarasını temin ettiğinde köyüne döner. Beğendiği sigara üstü çizgili filan( Üçüncü Sigarası) olup, sigarasını yatıncaya kadar birbiri peşine yakar. Fazla kibrit kullanmaz. Köye gidene kadar, yolun belirli yerlerinde kendi tabiri ile Garajları (Dinlenme Yeri) vardır. Yalnızca yer, içer. Ekmeği cebinden hiç etmez. Çünkü yolda kendisine alışkın köpeklerini besler. Dağum ağacından da kuvvetli bir sopası vardır. Sol kolu pek çalışmaz. Fakat sağ kolu bir şahmeran’dır. Çiğ yumurtayı çok sever. Üstüne pul biber atılmış zeytin tanesini, üç öğün olsa yer.

Bir gün köyde iken rahmetli annesi, Mehmet’in üstünü değişmesi için çok sevdiği kücük bacısına ocakta su taşımasını söyler. Mehmet, Daha dün yıkandım” diyerek banyo yapmaya itiraz eder. Çeşitli vaatle üzerine sevdiği bacısının sözünü kıramaz. Banyoya sokarlar. Çok farklı bahanelerden sonra, Mehmet sonunda, “ Su sıcak” der. Kardeşi avludaki bakraçla suya bakar ve “ Bu su bayat. Git çeşmeden taze su getir” der. Annesi, bunun üzerinde kızına yeni su getirmesini söyler. Kız kardeşi bakracı alıp avluda, çeşmeye gidip dönme süresince bekledikten sonra içeri girer. “ Mehmet bak, taze suyu getirdim” der. Mehmet şöyle bir bakraba bakar. Sonra suya bakar. “ Yok, bu su taze değil” der. Anneleri “ Anam kızım, git çeşmeden doldur da gel” diyerek kızını çeşmeye gönderir. Geçen bu süre içerisinde Mehmet birkaç kez “ Ben yıkanmıyorum” diyerek banyodan çıkmak ister. Tam bu sırada kız kardeşi, “ Mehmet bak suyu getirdim” diyerek banyoya girer Mehmet tekrar yukarıdan aşağıya bakracı ve suyu gözden geçirdikten sonra, bu kez. “ Tamam” der.

Banyodan sonra odasında köşesine çekilir, sigarasını yakar ve sofra önüne gelir. Mehmet halinden çok memnundur. Kız kardeşi, Mehmet’e “Anam Mehmet, sen o suyun bayat olduğunu, çeşmeden o an  doldurulmadığını nasıl bildin? Diye sorar. Mehmet “ İlkin avluda bekledin bekledin geldin. Sanki anlamadım. Kız kardeşi, “Ey… İkinci sefer nasıl anladın diye sorunca, Mehmet, “ Gözüm kör mü? İlkin bakracın etrafı kuruydu, ikinci seferde ıslanmıştı ve bakraç suyla tam doluydu” diye cevaplar.

Bundan yıllarca önce, bir yaz günü Koçan’daki kahveyi Necmettin Akkaya’nın işlettiği dönemde kahve oldukça kalabalıktı. Oyun oynayacak masa bir tarafa oturacak bir sandalye bile yoktu. Mehmet iki sandalyeyi birden işgal etmiş, birinde oturuyor, diğerinde de, çay, sigara ve kibritini koymuş yalnızca sevdiği insanların yanına çağırıp oturması için işaret ediyordu. Kolay kolay da hiç kimseyi pek yanına sokmaya yanaşmıyordu. Kiminden çay talebinde bulunuyor ve adamın “ Mehmet, daha çayın bitmemiş” demesi üzerine etrafındaki adamlara dönerek, “ Yav, bu da bişeyden anlamıyor. Sen nedesin, söyle çay gelsin, o da yedekte kalsın. (Çayı soğuk içer.) Bir başkasından üstü çizgili ister.(3 Sigarası) ve sigaralar anında gelir. Bilmeyenler sandalyesine veya eline uzatırlar. Getirenlere” Ulan git” der. Orada huyunu bilenler” Duvarın üstüne… taşın üstüne koy” derler. Mehmet düşüncesine göre veya gideceği zaman gider alır. O süre içerisinde hiç kimse sigaraya el uzatamaz. Yoksa sopası ile ikaz eder

Keyifli zamanlarında; Kemal Atatürk, Zübeyde Hanım, Fevzi Çakmak, Karabekir’den bahseder. Karabocik’ten(Neşe Karaböcek), Muazzez Türüng’den türküler söyler. Gözüne kestirdikleri ile oyun bilmediği halde kağıt oynar. Karışık destesini ikiye böler. Karşılıklı birer birer atarlar. Ellerinde kağıt bittimi, Mehmet tek eliyle hepsini toplar. “ Ben seni yendim, çabuk çaylar gelsin” der.

Kahvede o gün, Mehmet’in etrafındaki kalabalık dağılmıştı. Tek başına oturmuş çayını içtiği sırada, bizleri seyreden tanımadığımız bir adam, Mehmet’in sözleri ve davranışları hoşuna gittiğinden onu konuşturmak istedi. Mehmet sertçe, sandalyesini uzağa koyması için eliyle işaret etti. Tabiî ki Mehmet yalnız tanıdıkları ile ilgilendiğinden, o adam ne dese ağzını bıçak açmıyor ve ters ters bakıyordu. Adamın çay, şapka, sigara, kibritten bahsetmesi de Mehmet’i açmamıştı. Tam o sırada yanımızdakilerden birisinin “ Mehmet ne o, bu adamı nerden tanıyorsun?” demesiyle birlikte, Mehmet tüm heybetiyle ayağa kalktı ve sopasını yere vuraraktan “ Abey… Abey… Hele şuna bak. Yel vurdukça sütleğen de başını sallar ,tevek dalıyım diye söyler” dedi. Bu söz üzerine o şahıs kahveden ayrıldı ve Mehmet de arkasından “ Get ulan, get… diye bağırdı.

Ağın Düşün ve Sanat Dergisinden Mart Nisan 2009  (Orhan ERCAN)

Popularity: 1% [?]

Yumruk Yürek

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Şubat - 13 - 2010 Yorum Yok

Bu hafta Şiire yer veriyor ve doğumunun 80.yıl dönümünde Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Anısına yazılmış iki şiiri yayımlıyoruz. Birisi şahsıma ait, diğeri ise M.Faik Güngör’e aittir. Saygılarımla.

YUMRUK YÜREK

Niyazı Yıldırım GENÇOSMANOĞLU’na İthaftır.

Yürüdün alnı açık başı dik yamaçların sırtında

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey!

Duruldun, demir döven dağ eriten tavında

Demir bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Bir Cuma günüydü ak anadan ak toprağa sarıldın

Ak yürek ile torlandın, ak meme ile beslendin

Ak süt ile toylandın ak dualarla nurlandın

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Fetihler surunda destan olup çağladın

Sancaklar tuğunda sırmalandın hep kaldın

Ötükenden kaşkardan sırlı selamlar saldın

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Ak döşünden kan fışkıran analara imrendin

Yürek burkan kızıl dudaklı vampirlere çatardın

Vatan oğul, Bayrak oğul, Devlet oğul diye inlerdin

Çelik bilek, Yumruk yürek kutlu dilek hey…

Düşte gördün kanlı başın Peygamberin dizinde

Bayram oldu müjdelendin mehterimin kösünde

Kopuzdan ezgilerle destanlaştın sazında

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Muammer AKSOY

4 Şubat 2010 Elazığ

ÖLÜMSÜZ DESTANLAR

Göçünce Geçosmanoğlu,

Kalemsiz kaldı destanlar.

Gök mızraklı, yedi tuğlu,

Alemsiz kaldı destanlar.

O’nunla burçlara bayrak,

Dikildi yurt oldu toprak

Sayfa, sayfa yaprak,yaprak

İlimsiz kaldı destanlar.

Er meydanı ersiz şimdi.

Kılıçlar nefersiz şimdi.

Çayda çıra fersiz şimdi.

Çelimsiz kaldı destanlar.

Özenle ektiği tohum,

Filizlendi boğum,boğum.

Şiirde yok yeni doğum,

Alimsiz kaldı destanlar.

Gök börü’nün gözüydü O,

Türk ırkının özüydü O,

Meydanların sözüydü O,

Kelamsız kaldı destanlar.

Kürşad’la Çin saray’ına,

Girdik çattık alayına.

Caz girince halayına,

Kilimsiz kaldı destanlar.

Şanlı ömre yas dolunca,

Vade Yavuz’u bulunca,

Emr-i Hakk vaki olunca

Selim’siz kaldı destanlar.

Karamanlı Mehmet bey’in,

Buyruğunu bin söyleyin.

Niyazi diyene değin.

Dilimsiz kaldı destanlar.

Malazgirt ses verdi marşa,

Yedi göğe yedi arşa.

Taç oldu eğilmez başa.

Ölümsüz kaldı destanlar.

M. Faik GÜNGÖR

Kaynak:Günışığı Gazetesi

Popularity: unranked [?]

Ağın Gençosmanoğlu Derken

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Şubat - 13 - 2010 Yorum Yok

 

AĞIN VE GENÇOSMANOĞLU DERKEN

Tarihi derin, kültür yelpazesi geniş, şiirin ve kültürün başkenti konumunda ki Elazığ’ ımızın uzak ilçelerinden biri de Ağın’dır. Ağın derken; sadece Ak Topraklar, yeşillikler, gölün sunduğu maviliğin yeşilin tonuyla bütünleşerek insanı büyüleyen, içini ferahlatan o efsunlu doğa gelmez akla. Ağın derken; biraz şansızlık fazlasıyla da(yıllardır yılan hikayesine dönen köprünün yapılmaması, sağlık noktasında önem arz eden bir Eczanenin olmaması) sahipsizlik olmakla beraber bağrında yetiştirdiği kimilerin halen hayatta olduğu, kimilerinde hakka yürüdüğü biri birinden değerli şahsiyetler gelir akla..Ağın derken; Bağdat Fatihi olarak bilinen GENÇ OSMAN ve torunlarından olduğunu bildiğimiz destanların efendisi, şahı ve padişahı; Ben Tanrıdağı’ n da bir bozkurttan doğmuşum / Işıklarla yıkanmış erlikle yoğrulmuşum diyen; amelleri emellerine uygun bir yaşam örneği sunmuş olan merhum N.Yıldırım Gençosmanoğlu gelir akla.

Nasıl; Ağın derken bir takım güzellikler ve şahsiyetler, bu şahsiyetler içinde merhum N. Y. Gençosmanoğlu geliyorsa akla; Gençosmanoğlu derken de; devletin değişik kademelerinde görev yaparken yapmış olduğu hizmetleri ki; bunlardan biri ve en önemlilerinden olan Devlet Kitapları Müdürlüğünü ve bu çerçevede her ilde kitap satışı yapan Yayınevleri ağını (Devleti küçültmek, kültürü yozlaştırmak adına kapatılan) kurması, merhumun o mangal yüreği ve sevgisi ile sevgiden öte vatan ve millet için korlaşmış aşkı ile kaleme aldığı ve günümüze kadar gelen ve daha nice yıllara kadar devam edecek olan destanları, aylar, mübarek günler ve bu günlerde yaşanan tarihi gelişmeler, (ki bu gelişme (Malazgirt Zaferi ve adına yazdığı Malazgirt destanıdır) millet olarak dönüm noktamızdı )

Türk Dünyasını bütünüyle kucaklayan bir yürek, büyük bir gönül adamı ve büyük bir cesaret timsali olan bir şahsiyet, Edebiyat dünyasının koca bir çınarı gelir akla..Destanların efendisi, şahı, padişahı olarak adlandırdığımız merhum büyüğümüz; destanlarımıza yönelmekle millet olarak hafızamıza dikilmiş bulunan abideleri gün ışığına çıkarmış, kayıp olmaya yüz tutmuş bir neslin, milletin kendine gelmesine, dönmesine, gücünü kendinde var olan cevherden, değerden almasına vesile olmuştur. Edebi kıvılcımı aleve dönüştüren, Türk Dünyasını aydınlatan ve ısıtan koca bir dahi gelir akla. Gençosmanoğlu’ nun edebi yönünü tahlil etmek isterseniz bunu yayın hayatına kazandırmış olduğu birçok eserinde, eserlerindeki her şiirinde ve yaptığı hizmetlerde bulmak mümkün. Kuvvetli bir edebi yönünden söz ettiğimiz şairimiz bakın Destanlar Burcu adlı eserinde kaleme aldığı şu; ‘’ Bayrağım, kılıcım, atım; / Dinim, tarihim, sanatım / Benim ulu kainatım / Kaleme, kağıda sığmaz. ‘’ diye ifade buyurduğu dörtlüğüyle milli ve manevi değerlere ne kadar değer verdiğini daha iyi anlamakta ve bununla da onu daha iyi tanımaktayız.

Ağustos ayında dünyaya gelen, yaşam süresi içinde tarihi bir olayı Ağustosta taçlandıran ve yine takdiri ilahi bir Ağustos ayında hayata veda eden, anlatılması kelimelere sığmayan bu şahsiyetimizle alakalı geçen hafta ilimizde geniş kapsamlı, etkili bir etkinlik yaşandı. Tabi yine her zaman olduğu gibi değerlere, değerli şahsiyetlere önem veren; Manas Yayıncılık’ ın öncülüğünde. Elazığ Valiliği, Bel. Bşk. lığı, F. Ü. Rektörlüğü, ETSO Bşk. lığı, ETB, Bşk.lığı, Ağın Kaymakamlığı ve Bel. Bşk. lığı, İl Kült. ve Turizm M. lüğü, F. Ü. Dev. Konservatuarı’ nın himayelerinde; Manas Yayıncılık ile EMK. Derneğinin düzenlemesiyle yaşanan doğumunun 80. yılında şair N. Y. Genç

Osmanoğlu adlı bu etkinliğin ilki; ilimiz ve de il dışından gelmiş olan edebi şahsiyetler ve kültüre, edebiyata gönül vermişlerin katılımlarıyla Elazığ Öğretmen evi’nde, ikincisi Ağın ilçemizde, bir üçüncüsü de Elazığ Musiki Konservatuar’ında gerçekleşti. Elazığ Öğretmen evinde ki program sinevizyon, konuşmalar, şiir okumalar ve arasında misafir bir şairimizin biraz olsun çaktırmadan yaptığı siyasi reklam, merhumun şiirinden yapılmış bestenin Güldeniz Hanım tarafından müzikal icrası ve plaket takdimi ile zengin bir programdı. O gece en çok hoşumuza giden husus salonun tıka basa dolu olması, gençlerin özellikle de ilimizde 3. sayısı çıkmakta olan ÖTÜKEN Dergisi mensubu gençlerin bu etkinliğe fazla ilgi duyup katılımda bulunmalarıydı. Gençlerin; günümüzde yaşanan olumsuzluklara rağmen; bu ve gibi etkinliklere karşı ilgi ve alaka duymaları tarihi, kültürü ve değerli şahsiyetleri sahiplenme noktasında duyarlı olduklarını göstermektedir. Tarihin, kültürün yaşaması, yaşatılması geleceğimizin teminatı olarak gördüğümüz bu ve gibi gençlerle sağlanır ancak. Yaşanması, yaşatılması amaçlı yapılan ve yaşanan bu güzellikler gelecek nesil gençler için değil mi? Ağında gerçekleşen boyutunu; katılamadığımızdan nasıl oldu bilmiyoruz ama ilimizde gerçekleşen her iki boyutu anlatılmaz derecede mükemmeldi hele hele musiki cemiyetinde gerçekleşen boyutu. EMK. nın kuruluşunda büyük emekleri olan ve Bşk.lığını yapmış bulunan N. SÖNMEZ ve N. GAZEZOĞLU Beylerin o güzel sesleri geceye bir başka renk kattı tabii ki katılım sağlayan diğer sanatçılarında. Bu etkinlikte üzüldüğümüz şeylerde olmadı değil doğrusu. Bunlar; Ağın köprüsünün yılan hikayesine dönmesiyle Ağın’ lıların her zaman mağduriyet yaşamaları, bu etkinlik vesilesiyle katılan konukların da mağdur olmaları, bu etkinlikte bizce yer almaları ve olmaları gereken Ağın’ lılar derneğinin olmayışı, ilimiz edebi şahsiyetler ile birçok etkili ve yetkili şahsiyetleri göremeyişimiz ile EMK’ da ki etkinlikte mekanın yetersizliği, birkaç gencin uyarımıza rağmen (ki bunları bir çoğu tanımadı) büyüklere yer vermeyip oturma gibi saygısızlıklarını görmüş olmamızdı. Sn. Valimizin onlara yönelik mesajı dikkate değerdi doğrusu. EMK. da ki etkinliğin meşkle icrası ile EMK. ya iki hafta önceki yazımızda gündem oluşturmak adına kaleme aldığımız güzel bir yer tahsis edilmesi konusunun gündeme gelmesi ve yetkililerin buna sıcak bakması da güzel bir gelişmeydi.

Öyle veya böyle; çok güzel ve etkili olan bu organizenin mimarı, düşünürü, Manas Yayıncılık yöneticisi Sn. Şener BULUT ve yönetimini, himayelerini esirgemeyen ve etkinliğin her safhasında yer alarak varlığını hissettiren, Türk Kültürüne gönül vermiş Sn. Valimiz M. EROL Bey’i, Bel. Bşk. Sn. S. SELMANOĞLU, Rek. Yrd. Sn. B. ŞEN, ETSO Bşk, A. ŞEKERDAĞ, ETB Bşk, M. DUMANDAĞ İl Kült. Müd. T. ÖZTÜRK, EMK Bşk. F. A. DENİZ Beyler ve F. Ü. K. Müdiresi G. EKMEN-AĞİŞ Hanımefendi ile Ağın Kaymakamı ve Bel. Bşk. nı, bu etkinlikte rolü olan, katılım da bulunan herkesi, özellikle de bu karda kışta davete icabet edip gelen misafirleri ( Şair, Yazar, Dergi mensupları) kutlar, her kese teşekkür ederiz. Bu vesile ile bir edebi şahsiyet, bir değer olan merhum N. Y.GENÇOSMAN

OĞLU’ na da bir kez daha Allah’tan rahmet diler, ruhu şad olsun deriz….

AYETLER

*İşte orada her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl gerçek Mevlaları olan Allah’a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar. Yunus:30

HADİSLERDEN BÖLÜMLER

*Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa misafirlerine ikram etsin. Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Buhari-Müslim ve Ebu Davut

GÜZEL SÖZLER

*Milli Kültürün her alanda açılarak, yükseltilmesini Türkiye Cumhuriyetinin temel dileği olarak sağlayacağız. M. K. ATATÜRK

*“Hiçbir şiir Ulubatlı Hasan’ın Bizans surlarına bayrak dikmesi, Genç Osman’ın kelle koltukta

“Allah Allah” diyerek Bağdat’a girmesi, Malazgirt’te Türk Ordusunun kendisinden dört kat üstün

düşman kuvvetlerine karşı zafer kazanması kadar güzel olamaz’’N. Y. GENÇOSMANOĞLU

BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ?

*Ağın’ı, Elazığ’ı, Türkiye’yi bir tarafa bırakın Türk Dünyası’na mal olmuş destanlar şairi N.Yıldırım GENÇOSMANOĞLU’ nun soyadının Allah Allah diyerek BAĞDAT’ a giren ve Bağdat’ ı fetheden BAĞDAT FATİHİ olarak bilinen, mezarının da Ağın ilçemizde olduğu söylenen kahraman GENÇOSMAN’ dan geldiğini,

DEYME DERDİME

Bezek yaylasında al At’ım hüzün

Üçek kardeşlerden ayrıldık üzgün

Yirmi dört boyundan ayırma gözün

Daha da niceler nicesi vardır.

Karadağ’ım ağır kıştan bıkanda

Etekleri elvan elvan açanda

Aşiretler yaylalara çıkanda

Türklüğün her yerde töresi vardır.

Domaniç yaylası otağ seçenler

İnegöl’e doğru hücum geçenler

Osmanlıyı imparator edenler

Sizlere minnettar, borçlarım vardır.

Her ecdat bir sevgi koymuş kalbime

Hasreti çökünce baktım albüme

Gönülden ıraksa deyme derdime

Kalemden bir köprü kurasım vardır.

Dostlar dostluğunu yönüme sermiş

Ağın’a gelerek göğsümü germiş

Niyazi Yıldırım şerbeti vermiş

Bundan yudum yudum içenler vardır.

Dayıhan ölüm var, er geç kaderde

Bir gün gözen düşer, karanlık perde

Mustafa Kemal’in yattığı yerde

Ölene dek nöbet tutasım vardır.

Hasan Ergün YILMAZ

ŞAİR-İ NİYAZ

Sayın Günerkan AYDOĞMUŞ’ a

Ölüm Allah’ın emri, kifayeti farz

Lakin sen ölmedin ey Şair-i Niyaz.

Manas’tan beri dirisin yollardasın,

Vardın menziline şu anda Ağın’dasın.

Dönüp de bir bak şu insan akınına,

Kim böyle koşar evladı yakınına.

Demek ki sen gönüller doruğundasın,

Vardın menziline şu anda Ağın’dasın.

Selâm sana bin kere ey Şair-i Niyaz,

Kaç bin gönüldesin, dönüver de bak biraz.

Sen gönüllerde kurulan otağındasın,

Vardın menziline şu anda Ağın’dasın.

Mehmet Şükrü BAŞ

KALEMSİZ KALDI DESTANLAR

Göçünce Geçosmanoğlu,

Kalemsiz kaldı destanlar.

Gök mızraklı, yedi tuğlu,

Alemsiz kaldı destanlar.

O’nunla burçlara bayrak,

Dikildi yurt oldu toprak

Sayfa, sayfa yaprak, yaprak

İlimsiz kaldı destanlar.

Er meydanı ersiz şimdi.

Kılıçlar nefersiz şimdi.

Çayda çıra fersiz şimdi.

Çelimsiz kaldı destanlar.

Özenle ektiği tohum,

Filizlendi boğum, boğum.

Şiirde yok yeni doğum,

Alimsiz kaldı destanlar.

Gök börü’ nün gözüydü O,

Türk ırkının özüydü O,

Meydanların sözüydü O,

Kelamsız kaldı destanlar.

Kürşad’la Çin saray’ına,

Girdik çattık alayına.

Caz girince halayına,

Kilimsiz kaldı destanlar.

Şanlı ömre yas dolunca,

Vade Yavuz’u bulunca,

Emr-i Hakk vaki olunca

Selim’siz kaldı destanlar.

Karamanlı Mehmet bey’in,

Buyruğunu bin söyleyin.

Niyazi diyene değin.

Dilimsiz kaldı destanlar.

Malazgirt ses verdi marşa,

Yedi göğe yedi arşa.

Taç oldu eğilmez başa.

Ölümsüz kaldı destanlar.

Mehmet Faik GÜNGÖR

YUMRUK YÜREK

Niyazı Yıldırım GENÇOSMANOĞLU’ na İthaftır.

Yürüdün alnı açık başı dik yamaçların sırtında

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey!

Duruldun, demir döven dağ eriten tavında

Demir bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Bir Cuma günüydü ak anadan ak toprağa sarıldın

Ak yürek ile torlandın, ak meme ile beslendin

Ak süt ile toylandın ak dualarla nurlandın

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Fetihler surunda destan olup çağladın

Sancaklar tuğunda sırmalandın hep kaldın

Ötükenden kaşkardan sırlı selamlar saldın

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Ak döşünden kan fışkıran analara imrendin

Yürek burkan kızıl dudaklı vampirlere çatardın

Vatan oğul, Bayrak oğul, Devlet oğul diye inlerdin

Çelik bilek, Yumruk yürek kutlu dilek hey…

Düşte gördün kanlı başın Peygamberin dizinde

Bayram oldu müjdelendin mehterimin kösünde

Kopuzdan ezgilerle destanlaştın sazında

Çelik bilek, yumruk yürek kutlu dilek hey…

Muammer AKSOY

UNUTULAN UMUTLAR

“Kırık bir kalp ardından sessiz çığlıklar”

Diye başlıyor hikâye

Zora gelen yüreğin pes etme saati

Yüzüne bakıyorum ilk gün ki gibi

İçime çekiyorum hasreti

Hasretin derinliği şimdiden acıtıyor yüreğimi

Tek bir kelime söyleyemiyorum ardından

Zor geliyor artık yeni umutlarla yaşamak

En iyisi hiç düşünmeden çekip gitmek

Giderken arkama bile bakmadan

Yüreğini acıtarak,

Sessiz çığlıklarla gitmek

Bazen çaresizlik olur hayatında,

Umutlarını da kaybedersin

Bazen gitmek gerekir,

Giderken hasreti çekersin

Unutulmaya yüz tutmuş umutlar beslersin…

Karanlık seni umutlarınla sarmış da olsa

Artık yanıt alamazsın geleceğinden

Çünkü unutulmaya yüz tutmuş umutlar

Hiçbir zaman ışık vermez.

Elif ERTEM

‘’MANEVİ GIDASINI HARPUT KÜLTÜRÜNDEN ALAN ELAZIĞ, BU YÖNÜ İLE BULUNDUĞU COĞRAFYANIN ADETA KÜLTÜR HAZİNESİ DURUMUNDADIR.’’

Haber Kaynağı: Günışığı Gazetesi

Popularity: -0% [?]

Demek Ki Neymiş

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Şubat - 12 - 2010 Yorum Yok

Demek Ki Neymiş

Türkiye’nin ‘en önemli sorunu’ ne imiș?

Hani Demirel’den bu yana bir realitemiz vardı.

Hani bu ‘réalité’ üzerinden kimler ünlü oldu; kimler gazeteci, kimler bilimadamı.. falan.

Kimler bakan-makan.. ve belki bașbakan.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti nasıl da sıkıștırıldı ABD ve AB’ce.

Hani neredeyse Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dıș tüm politikaları bu ‘réalité’ye göre belirlenir oldu idi.

Devletin zirvesindekiler ‘en önemli sorunumuz’ diye zırvalamadılar mı?

Zırvaladılar.

‘Türkiye’nin en önemli sorunu’ bu değildir dedim.

Türkiye’nin ‘en önemli sorunu’ ekmektir diye yazdım.

Dünya yüzyılın ‘en önemli bunalımı’na giriyordu; finansal, ekonomik ve toplumsal.

Teğet değil tokat gibi inecekti.

Ve indi.

Șu ‘Tekel İșçi’sine bir bakın.

Sonuçta ișçi idiler, istenirse kapı önüne konulabilecek.

Kaç milyonluk ișçi içinde oniki bin mi ne?

Oya vursan Türkiye ișçi sınıfı içinde yüzde de değil binde bilmem kaç eder.

Kaldı ki devlet ona ‘sus’ dese, sesini kesebilecek kadar ‘para’ da verebilir.

Kömür, makarna, kanape, buzdolabı falan da..

Ama adamlar Ankara’yı mesken tuttular.

Ve bu ‘ayak takımı’ ișçi parçaları ne para istiyorlar ne de makarna.

Ne gaz ne kömür; ne buzdolabı ne de çaydanlık.

Hükûmeti istiyorlar; daha doğrusu ‘iktidar’ı.

Devleti istiyorlar ellerinden alınan.

Cumhuriyeti istiyorlar.

Çünkü cumhuriyetin ‘kimsesizlerin kimsesi’ olduğunu sezinlediler.

Demek ki neymiș?

Bir kez ișçi, köylü, memur, dul-yetim cumhuriyetin ‘kimsesizlerin kimsesi’ olduğunu sezmeyegörsün.

Kimse onu para ile pul ile, makarna ve kömür ile ‘satın alamaz’ imiș.

Bir kez cumhuriyetin ‘erdem’ini anlamaya görsün.

Venedik kriterleri ya da Avrupa kraterlerine göre alt-kimlik üst-kimlik tartıșmalarına girmez imiș.

Avrupa’nınki niye kriter değil de krater denilecek olursa; sönmüș de ondan.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘kuruluș ilke ve uygulamalarına’ yönelecek olursa gerçekten bir çağ atlatır dünyaya.

‘Bizimkiler’ eskiden ‘çağ atlayacağız’ diyorlardı ya.

 Özenti yüklü, boș vaatlerdi onlar.

 Șu beğenmediğimiz Türk ulusu çağ atlamaz atlatır.

 Atlatmıștır da.

 Tarih tanığıdır.

 Yine ‘bizimkiler’ olur olmaz yerde ‘Haydi Türkiye’ diyorlardı ya.

 Șimdi tam zamanıdır ‘Haydi Türkiye’ demenin.

 Ha gayret ‘Tekel İșçsisi’.

 Bir umudum sende, anlıyor musun?

Habip Hamza Erdem


Popularity: unranked [?]

Doğumunun 80. Yılında Gençosmanoğlu

Serkan Güzeltarafından yazıldı. Şubat - 11 - 2010 Yorum Yok

DOĞUMUNUN 80. YILINDA ŞAİR NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

Ak topraklarda, ak alınlı yiğitlerin diyarıdır Ağın. Ağın, ak gerdan üstünde bozkır Anadolu’da zümrüt güzelliği ile gözlere güzellikler içiren yurt köşesidir.

Tarihi yolların en uğrak noktasında olduğu içindir ki Ağın, Kuzeye, Kafkaslara; Güneye, Basra’ya; cihan şehri İstanbul’a yakındır.

Bu yakınlık, ak topraklar üzerinde kurulu Ağın’da; doğu ve batı kültürüne bütünüyle hâkim irfan sahibi insanların yetişmesine zemin hazırlamıştır.

Anadolu’nun herhangi bir şehrinde Ağın ismini ve o ismin neleri çağrıştırdığını sorunuz?

Size verilecek cevap:

“Anadolu’ya öğretmen yetiştiren gayretli, azimli, yürekli bir ilçemizdir…” şeklinde olacaktır.

Evet, insanı yoğurup şekillendiren öğretmenlerin diyarıdır Ağın. O kahraman öğretmenler ki isimleri birbiri ardınca geldikçe heyecanlanırım…

İsterseniz aklıma ilk gelenleri sıralayayım: Müderris Hüseyin Hüsnü Efendi, Abdullah Lütfü Efendi, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu…

Niyazi Yıldırım. Bir ömrü değil, ömürlerin asrımıza bahşettiği bir koca çınar, Türk dünyasını kucaklayan bir büyük yürektir.

Bir idealin doğuşunu, emeklemesini, yürüyüşünü ve coşmasını 63 yıllık bir ömre sığdıran bir yürek. O yüreğin tertemiz serüveni bir sinema şeridi gibi gözlerimizin önünden akıp gidiyor…

Daha 12 yaşında, ‘ben şair olacağım’ demişti…

Ağın’da nahiye müdürlüğü yapan Elmas Yıldırım, kaynağını Orta Asya’dan aldığı ırmağın Anadolu Bozkırlarına hayat veren o şen havası ile Niyazi Yıldırım’ın bir ide dünyasına aktıkça akıyordu…

‘Destanların Sevgilisi’ her fırsatını yakaladıkça, güngörmüş bir kadın babaannesi Aniş Ana’nın ayakları ucuna oturur ve: bana, ulu atamı, “Bağdat Fatihi Genç Osman’ı anlat!” derdi.

Bilge kadın; bütün ruhuyla kuşanır tarihi hakikatleri bir daha, bir daha anlatırdı Niyazi Yıldırım’ına. Gözleri dalardı Niyazi Yıldırım’ın küçücük beyninde büyük milletinin kahramanlıkları canlanırdı. Ulu atası, “Bağdat Fatihi Genç Osman canlanırdı.

Niyazi Yıldırım, içi pırıl pırıl aydınlık bir ailede gözlerini açmıştı… Babası Mehmet Sabit Efendi, Niyazi Yıldırım’ın üzerinde düşünce dünyasını etkileyen ve şekillendiren ilk sıcak nefesti… Akif’i, Fikret’i, Namık Kemal’i ve onların vicdanı hür dünyalarıyla tanıştırmıştı…

Şairimiz, Ağın’da, ilk mektep sıralarında çalışkanlığıyla, başarılarıyla herkesin dikkatlerini üzerine çekmesini bilmişti. Odanın loş karanlığına düşen petrol lambasının ışık selinde kendisini kâh babasının şiirlerine, kâh anlattığı masallara, sohbetlere kaptırır, kâh okuduğu kitabın ruh dünyasında gezinirdi…

Niyazi Yıldırım, 12 yaşında babası Mehmet Sabit Efendi ve annesi Zeynep Hanımla Samsun’a gider. Orada, Akpınar Köy Enstitüsünde eğitime başlar… Artık o bir öğretmen adayıdır. “Bayrağım, kılıcım, atım/ Dinim, tarihim, sanatım/ Benim ulu kâinatım/ Kaleme kâğıda sığmaz” diyeceği şiirin dünyasında zevkle, emin adımlarla dolaşacak okul yıllarında bütün sosyal ve kültürel faaliyetlerin içerisinde başarıyla, örnek bir öğrenci olarak yer alır.

Samsun’dan, Anadolu’ya, döner içindeki yangınla birlikte: Benliğini kaplayan Türklük coşkusuyla Akçadağ Köy Enstitüsünde Eğitimine devam eder ve buradan 1947 yılında mezun olur.

İlk tayin edildiği yer, Elâzığ’ın merkez köylerinden Bizmişen İlkokuludur…

7 yıl bu okulda kalır… İlk evliliğini bu köyde, Naciye Hanımla yapar. Bu evlilikten Talat, Nihat ve Mefkûre adlı üç çocuğu dünyaya gelir.

Niyazi Yıldırım’ın Elâzığ’da ikinci görev yeri Kovancılar İlçesine bağlı Gülçatı (Kirveköyü)dür. Kirve Köyünde Kısmet Hanımla evlenir. Bu evliliğinden de Ayhanım, Aybek, Aygün, Murat, Gökbörü isimlerini verdiği beş çocuğu dünyaya gelir.

Elâzığ’da, görev yaptığı yıllarda bir edebi muhitin içerisinde kendisini bulur. Bir yanda Ulukent’te öğretmenlik yaparken beri tarafta da, Elâzığ Gazetesi’nde, Kopuzdan Ezgiler başlıklı köşesinde yazılar yazar. “Konsun şamdanlara mum, olsun ergenler sıra,/ İnsin davula tokmak, başlasın Çaydaçıra!” dizeleriyle meşhur Çaydaçıra şiirini ilk defa Elâzığ medyasında yayınlanır. Bugün dahi söylendiğinde Gakgoşların yüreğini oynatan bu Niyazi Yıldırım’ın bu dizeleri halen Elâzığ’da Çaydaçıra oyununa başlamadan önce gür bir sesle okunmaktadır. Bu dizeler Çaydaçıranın başlayacağını müjdeler.

“Üstadım, ağabeyim, ruhumun ve sanatımın mimarı” dediği Fikret Memişoğlu ile birlikteliği de bu dizelerle başlar… Ve Fırat Dergisi, ruhundaki ilk fırtınaların koptuğu bir alamete dönüşür… O Elâzığ’ı, sanat dünyasını daha yakından tanır… Elâzığ, ondaki cevheri çözmede gecikmez…

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Türkiye’de, edebi camialarda ön kulvarlarda yer alması, 1970’li yıllardan sonradır… Mart 1975 tarihinde İstanbul Devlet Kitapları Müdürlüğü’nde görev yaptığı yıllarda içindeki azim, yüreğindeki sevda artık yer yurt tutmaz olur.

O; Anadolu’yu Kars’tan Edirne’ye kadar, ‘kütüphane ağıyla donatmayı’ düşünür. Milli Eğitim Yayınevleri ve Devlet Kitapları Bölge Şeflikleri Niyazi Yıldırım’ın döneminde bir ışık yağmuru gibi Anadolu şehirlerinin üzerine yağmaya başlar…

Türk ve İslam Klasikleri, Batı Klasikleri ve daha yüzlerce kitap bütün Türkiye’de okuyuculara merhaba der. Milli Eğitim Bakanlığının bir yandan çocuklara, beri taraftan gençlere yönelik yayınları o dönemde gürül gürül ses getirir… Türkiye büyüyecekse, bilgiyle ve irfanla büyüyecektir. Bu millet ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapacaktır. İşte bu düşüncenin etrafında şekillenir yaptıkları, yapacakları Niyazi Yıldırım’ın kafasında.

İstanbul’da, Devlet Kitapları Müdürlüğü yaptığı yıllarda en yakın arkadaşı Devlet Kitapları Basımevi Müdürlüğünü yürüten Mustafa Necati Sepetçioğlu’dur. Birisi bir milletin romanını yazar; bir diğeri ise ‘destanlarını’ ve gönüllerde taht kurarlar yıllara yüzyıllara hükmeden…

Destanların Efendisi Niyazi Gençosmanoğlu, Devlet Kitapları Müdürlüğü’nden sonraki görev yeri İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Genel Sekreterliğidir. Burada da güzel çalışmalara imzasını atar.

Yıllar su gibi akıp gitmektedir. Niyazi Yıldırım, on elinde on maharet olan bir sanatçı , görev aldığı her kurumda başarılı çalışmalarıyla kendisini kabul ettirir. Ankara’daki Sanat Derneği’nde Arif Nihat Asya, Halide Nusret Zorlutuna, Mehmet Çınarlı, Bahaettin Karakoç, A. Ali Garip Kafkasyalı, Emine Işınsu, Yavuz Bülent Bakiler, İlhan Geçer, Dr. Sadık Kemal Tural ve Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile birlikte görev yapar.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Genel Sekreterliği görevinden Ocak 1978’de kendi isteği ile emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı Müdürlüğünü 4 yıl boyunca başarıyla yürütür. 1980–1981 yılları arasında da, Türk Edebiyatı Dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapar. Bu dönemde Türk Edebiyatı Dergisinde, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Cemil Meriç, Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Sevinç Çokum, Osman Yüksel Serdengeçti, İsa Kocakaplan, Abdullah Satoğlu, Ahmet Taşgetiren, Altan Deliorman, Sadri Sarptır, Dr, Emel Esin, Dilaver Cebeci, Prof. Dr Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Gültekin Samancı, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Osman Çeviksoy, Ahmet Güner ve burada ismini sayamadığımız sahasının güçlü kalemleri ile birlikte Türk düşünce hayatına şekil verirler.

“Vatan oğul.. Bayrak oğul.. Devlet oğul.. Can oğul../ Sevmek nedir? Bunu bilen âşıklara Bismillah.//Gazi oğul, şehit oğul, iman oğul din oğul.. /Ak döşünden kan fışkıran deşiklere Bismillah.//Düşte gördüm, kanlı başın Peygamberin dizinde/Ocaklara, eşiklere, beşiklere Bismillah.” mısraları bin yıl İslam’a hizmet eden bir milletin maverasından bizleri haberdar eder.

Niyazi Yıldırım, soy ismi gibi, hizmette bir ‘yıldırımı…’ andırır. Doğu Türkistan Davasını Türkiye’ye, Türk ve İslam Dünyasına, Doğu Türkistan Türklerinin efsanevi lideriyle birlikte Türkçe-Arapça-İngilizce gibi üç dilde çıkardığı Doğu Türkistan’ın Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yapar.

Niyazi Bey, 1989 tarihinden itibaren Türkiye Gazetesi’nde; kültür-sanat yönetmeni olarak basın dünyamızda en ciddi ve en başarılı hizmetler veren bir şahsiyet olarak kendilerini kabul ettirir.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu bundan yıllar önce aramızdan ayrılmış, Hakk’a yürümüştü. Anadolu’nun bağrından çıkmış bir alperendi… Alp er Tunga’nın iki bin yıl sonra gelen so¬luğuydu.. Yunus’un dili, Mevlâna’nın engin ufku, Sinan’ın eli, Itrî’nin sesiydi…

“Aylardan Ağustos, günler¬den Cuma” diyen destan şairi¬miz, aynı kutlu ayda doğmuş, takdiri ilahinin bir cilvesi aynı kutlu ayın bir Cuma’sında Hakk’a yürümüştü.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, maziyle hemhal olmuş, onun tefekkürüyle gönül gözleri açılmış, soframıza şiirin ziyafetini getir¬miştir. Onun hayatı, ‘mücadele’ yapraklarının katmerli açılarıyla doludur. Almayan ama hep vermeye çalış¬an bir alperendir Gençosmanoğlu.

Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu mısraları öylesine dokur ki, bal arısındaki işçilik ondadır!. İpek böceğindeki zevk ondadır!. Her ilmikte can bulan renklerin senfonisi ondadır!. Kelimelere, mana elbisesini giydiren o feraset; öyle bir heybetle tarihe yönelir ki, feryadına ses bulur!.

At ve Çadır bizim gökçe medeniyetimiz diye adlandırılmıştı. Çadır, Sinan’ın elinde cihan eserine sembol ‘kubbeleşti..’ Ve, şairin dediği gibi, “Çil, çil kubbeler serpen ordu..” Kök saldı toprağın derinliklerine.. Avrupa’da Türk İzleri, sadece eserde değil; onları nakışlayan ses ve söz dehalarının ikliminde vücut buldu..

Destanlarımıza bakınız; “Demiri Dövdük..” Dağları erittik, ayaklarımızın altına serdik, insanlığa hediye ettik koskoca medeniyetleri.. Masallarımız, kahramanlarla çocuklarımızın gözlerini büyüledi.. anne sütü gibi gönüllerini ferahlattı.. Gürbüz yiğitler çıktı, vatan coğrafyasında.. Ses verdiler, Ötüken yaylasından.. Ders aldılar, Ahmet Yesevi’den.. Semerkant, Buhara rüyalarını süsledi, her dem.. Kaşgar, dillerini bezedi.. Aktılar, doğudan batıya doğru.. Bahar coşkusu içerisinde Yunusça dillendiler, Ahi Evran Konağı’nda yeni dünyalar/ yeni iklimlerle tanış oldular.. Şeyh Edebali, Emir Sultanlarla hayata barış oldular.. Fuzuli’den Nesimi’ye.. Şeyh Galip’den, Yahya Kemal’e bir yay kirişi gibi gönül iklimini sevdalarına gerdiler.. Bir hayat ki, Dede Efendilerde, Itrilerde billurlaştı..

Anadolu bozkırı art arda gelen bir Malazgirt Destanına, bir İstanbul Fethine, bir Çanakkale Destanına, bir Sakarya, bir Dumlupınar, bir Cumhuriyet zaferine onun kalemiyle bir daha tanık oldular…

Sadık Kemal Tural Hocamızın çok veciz bir sözü vardır; “Bugünün bekçileri siyasetçileridir, yarının namusu da şairlerden sorulur.” Diye. Evet, şairin esas politikası, eseridir. “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” Şair hayaller dünyasından zevk, estetik ve bedii güzellikleri şuur altına yerleştiren, yeraltındaki kaynakları dışarı taşıyan hüner tılsımlarıdır.

Ramazan Korkmaz, “Ses mimarlarımız, binlerce /milyonlarca yüreği bir yürek haline getirip bayraklaştırdılar..” ‘sese dönüşen coğrafyayı ve suya yansıyan gerçeği’ onlar dile getirdiler…. Şairler, Türkçe’nin bayraktarlarıdır…” der gerçek de budur.

Niyazi Yıldırım’ı eserleriyle anarken “Birlik ateşinin yakıldığı bir güzel güne uyanıyoruz.. Bir anı devam ettiren, Şimdiki hale devamlılık veren” Niyazi Yıldırım gibi aşk deryası şairlerimiz gayet iyi bilinmelidir ki, “geçmişle gelecek arasında bir bağ, cihanşümul bir hayat ile ferdi hayat arasında bir köprü” bir muazzam köprü kurmaktadırlar. İşte, bugün o tarihi köprüden onun destanlarıyla hep birlikte geçiyoruz.

“Edebiyat, musiki, mimarî, resim, heykel, tiyatro, sinema, şiir… Geçmişin derinliklerinden günümüze ve geleceğe doğru filizlenen sanat dallarıdır. Her dalın gayesi, beslendiği toprağın, içtiği suyun, soluduğu havanın, tadını, rengini, özsuyunu ihtiva eden en olgun ve en güzel meyveyi verebilmek ve bu meyvelerle milletinin ruhunu besleyebilmektir.” Diyerek, İslamiyet’in ve Türklüğün en güzel motifleriyle işlediği destanlarıyla Türk dünyasını uyandıran Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu aramızdan ayrılalı tam 18 yıl oldu.

Türkiye’nin, gönül coğrafyamızın kendilerine en güzel ismi verdikleri bir şahsiyet, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun doğumunun 80. yıldönümünde dopdolu faaliyetlerle üç gün şehrin gündemine damıtarak andı…

Türk-İslâm kültür tarihini bütünüyle içine sindirmiş bir derya şahsiyete neler yapılsa azdı… Öyle ki, atasının hatıralarını bir ömür boyu sakladığı gibi o hatıralarla dolu bir iklime sahip Ağın üzerine en güzel şiirleri Gençosmanoğlu yazdılar…

Elâzığ’ı ve Harput’u bütün yönleriyle şiirinde gergef misali işleyen de yine rahmet mekan Gençosmanoğlu olmuştur.. “Harput’ta bir cami… dünden yadigar/ Sarayhatun diye bir namı vardır” mısralarıyla başlayan, “Harput’tan Abideler” şiiri o kadar güçlü bir tasvire sahiptir ki, sizlere Harput’un en mahrem sırlarından ipuçları verir… Destanlar… O’nun kaleminde, tarihin bir su gibi asırları kuşatarak aktığını görmek ne büyük bir saadet… Bilgi konuşur, hüner konuşur, marifet konuşur…

Yunus’tan Mevlana’ya… Sütçe İmam’dan Atsıza… Yahya Kemal’den Âşık Veysel’e… Arif Nihat Asya’dan Şairlerin Sultanı Necip Fazıl’a… Onların iç dünyalarına şairin efsunkâr havasında yolculuk yaparsınız…

Destanların Efendisi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ismi şehrin gelişmekte olan en müstesna caddesine tarihi bir törenle isimleri verildi… Bunun anlamı nedir, şehrin kimliğinin taşa, toprağa kazınmasıdır… Elâzığ bir bakıma kendi hafızasına ve de kendi hatıralarına sahip çıktı… Daha önce de Türk Dünyasının güzide isimlerinin ki bunlar arasında; Cengiz Aytmatov, Elmas Yıldırım, Magcan Cumabay, Bahtiyar Vahapzade, İmam Efendi, Beyzade, Ahmet Kabaklı, Fethi Gemuhluoğlu, Fikret Memişoğlu, Şer Tan ve daha nicelerinin isimleri Elâzığ’ın sokak, cadde, bulvar ve parklarını abideleştirmişti… O sahiplenme şuuru ile Elazığ inanınız ki, 81 ilimize örnek bir duruşu vecd halinde haykırıyor…

Sadece 1970’li yıllarda, Fethi Gemuhluoğlu, Ahmet Kabaklı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu gibi isimler, Elâzığ’ı, Elâzığ ismini sürekli olarak Türkiye’nin gündemine en üst seviyede taşımışlar ve her biri Elâzığ’ın ‘yüz akı…’ Alperen duruşlu, aksaçlı, bilge ve akil yüzleri olmuşlardır.

Elâzığ için, ‘doğudaki batı’ denilmiştir… İnsanıyla, zarafeti ve sadeliği ile ‘İstanbul Beyefendisi…’ denilmiştir… Elâzığ için, edebi motiflerin zengin sanatın ve ‘şiirin başkenti…’ denilmiştir… Ve Elâzığ için, ‘doğu ve batı kültürünü bezeyen şehir…’ denilmiştir! Elâzığ için, ‘Türk Dünyasının azık şehri’ denilmiştir… Elâzığ/Harput için, “Asya’nın gül bahçesi” denilmiştir…

Bu zarif isimlerle anılan Elâzığ ismini Bakû’de de, Bişkek’te de, Almatı’da da, Uluğ Türkistan’da da, ‘gönül rüyalarını süsleyen şehir’ olarak bilirler… Bu güzellik, yarınlara daha da zenginleşerek, ebedileşerek devam etmelidir.

“Derler, ‘Elâzığ bir çanak içinde/Sevdası, Uluğ Türkistan içinde/Çanak tutar eller gülzar içinde/Türküler gönlümü verdiğim şehir”

Kâh insanıyla murat bulduğum, dört iklim bağrıma bastığım, kâh şefkatin yüzüne sürdüğüm, güzel Türkçe’m bayrak yaptığım, kâh yiğit sözünde barıştığım şehir, seni bir daha ‘Destanların Sevgilisi’ Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu caddesinde bir daha gönül huzuru içerisinde selamlıyorum…

En güzel selamlarımızı 4-6 Şubat Tarihinde şehrin birlikte elbirliğiyle yaptığı faaliyette göndermiştik… Ne diyorlar, üstat şairimiz; “Şiir; dikenlikte lâleye benzer/ Ne fıkraya, ne makaleye benzer/ Şair; vatan içre kaleye benzer,/ Korur milletinin itibarını”

Milletin itibarını kendi haysiyet davası yapan Destan Şairimizi anmak, o’nun hatırasına en güzel armağanı bizlere Feridettin Atatuğ ‘Destanların Sevgilisi’ isimli romanı kazandırarak, Mitat Durmuş bir ömrü bütün safhalarıyla kaleme aldığı, ‘Mitopoetik Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’ eserini bizlere bu güzel günümüzde ikram ettiler…

Gür ve tok sesiyle H. Rıdvan Çongur Destan Şairimizi bizlere en müstesna eserleriyle yorumlaydılar… Gençosmanoğlu’nun Esat Kabaklı ve Yrd. Doç Dr. Güldeniz Ekmen Agiş tarafından bestelenmiş eserlerini Emrah Uysal’dan büyük bir huşu içerisinde dinledik…

Niyazi Yıldırım Bey’in evlatlarını Talat Gençosmanoğlu’nu, Mefkure Gençosmanoğlu Daş’ı göz yaşlarımızı silerek bir daha, destan şairini onun manevi mirasları ile birlikte anmanın huzuruna erdik…

Anadolu Dergiciliğinin ‘Duayeni’ ve aynı zamanda kendisini bir ömrünü, vakfeden Nevzat Türkten’de, bu faaliyetin anısı için Kayseri’den kopup gelmişlerdi… Şu sevda erenine bir bakınız…

Ve Sayın Valimiz Muammer Erol Beyefendiler, Sayın Belediye Başkanımız Süleyman Selmanoğlu tarihe ve dolayısıyla ‘aynaya kendisini tutan’ bir şehrin zarif ikliminden söz ettiler… Bir güzel tevafuktur, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ilk öğretmenlik yılları bu çevrede geçmişti… Öyle inanıyorum ki, o gün, o tarihi caddenin açılışında ruhaniyeti bizlerle birlikteydi…

Şair ve sanat dostlarımızla birlikte Ağın’a gittik… Orada, şairlerimiz Üstatları Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun anısına en güzel şiirlerini coşarak bir vecd hali içerisinde okudular, en güzel eserlerini bizlerle birlikte yorumladılar…

Ve Elâzığ’ımızın gönül ve irfan meclisi olarak da isimlendirilen Musiki Konservatuarı Derneği’nde, Paşa Demirbağ, Naci Sönmez ve Nihat Gazezoğlu gibi ses ve söz ustalarının katılımıyla “Bir Türkü Tutturdum Kayabaşı’nda” isimli konser Sayın Valimiz ve Belediye Başkanımızın da katılımlarıyla gerçekleşiyordu…

Elâzığ’ın iklimi… Bir daha tarihi hakikatlerle yüzleşiyordu… O iklim değil mi ki, Bir dönemin parlayan yıldızları olarak da tanımladığımız Nurettin Ardıçoğlu bu şehrin tarihini yazacaklardı… Bu şehrin efsanelerini (Ejderha Taşı), edebi metinlerini Ahmet Kabaklı’dan dinleyecektik… Şehri bütün veçhesiyle, insanıyla, kaynak kişilerle, biyografik eserini İshak Sunguroğlu hazırlayacaktı! Folklorunu (halk bilimini), Musikisini 1960’lı yıllarda Fikret Memişoğlu derleyeceklerdi… Harput’un romanını Şemsettin Ünlü’nün kaleminden okuyacaktık… Bahaettin Ögel, tarihi bir hazineyi ‘kültür tarihimizi’ en güzel miras olarak bırakacaklardı… Ve Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu bu şehrin ve coğrafyanın ‘destanını…’ yazacaklardı! Tabiatıyla dahası var…

4-6 Şubat 2010 tarihi, bu şehrin kendi kimliği, kendi güzellikleri ve kendi değerleriyle bir daha yüzleşmesiydi… Selam olsun bu şehre hizmet eden bütün gönül dostlarına, yar ve yarenlerine… Rahmet ve Şükran duygularımızla, en güzel günlerin bu şehir insanı ile olması dileklerimizle..

Haber Kaynağı: Günışığı Gazetesi

Popularity: unranked [?]

Dut Ağacından Masa Yapmak

  Ağın’da kimse farkın da olmasa da bir halkbilimci yaşıyor. Soruyorlar sen ne okudun diye? -Türk Halkbilimi diyorum… EEE. Ne olacan şimdi [...]

Ağın Sandığa Ne Atar?

 AĞIN SANDIĞA NE ATACAK Bu yazıyı sandıktan ne çıkar diye merak edip okuyacaksanız boşuna okumayın çünkü bu amaçla yazılmadı. Bu [...]

Topaç Çevirmeyeli Kaç Yıl Oldu?

   Topaç Çevirmeyeli Kaç Yıl Oldu? Yıllardır çocukların elinde ne bir misket ne de bir topaç görüyorum. Bizim zamanımızın en [...]

Tolla Su İçerdik Bir Zamanlar

  Nerde bir tol görsem aklıma çocukluğum gelir. Her evde duvara asılı bir tol mutlaka vardır. Her çeşmenin başında bir [...]

HE Mİ YOĞ MU GÜNCEL ANAYASA TARTIŞMASI

Zamanın birinde Ağın’dan biri Erkan Yolaçın Evet, Hayır yarışmasına katılmış. Tabi Erkan Yolaç’ın tüm çabalarına rağmen bizim Ağın’lı ne evet ne hayır demiş

Güncel Meseleler

GÜNCEL MESELELER ÜZERİNE KISA YAZILAR KPSS (KAMUYA CEMAATTEN ADAM ALMA SINAVI)     Ülkemizde büyük bir işsizlik sorunu var. Milyonlarca [...]

Ağın’lı Tahtasız Hoca

  Ağın İlçe Halk Kütüphanemize Manas Yayıncılık tarafından birçok kitap hediye edildi. Kendilerine ilgileri için teşekkür ediyorum. Uzun süredir okumak [...]