
DOĞUMUNUN 80. YILINDA ŞAİR NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU
Ak topraklarda, ak alınlı yiğitlerin diyarıdır Ağın. Ağın, ak gerdan üstünde bozkır Anadolu’da zümrüt güzelliği ile gözlere güzellikler içiren yurt köşesidir.
Tarihi yolların en uğrak noktasında olduğu içindir ki Ağın, Kuzeye, Kafkaslara; Güneye, Basra’ya; cihan şehri İstanbul’a yakındır.
Bu yakınlık, ak topraklar üzerinde kurulu Ağın’da; doğu ve batı kültürüne bütünüyle hâkim irfan sahibi insanların yetişmesine zemin hazırlamıştır.
Anadolu’nun herhangi bir şehrinde Ağın ismini ve o ismin neleri çağrıştırdığını sorunuz?
Size verilecek cevap:
“Anadolu’ya öğretmen yetiştiren gayretli, azimli, yürekli bir ilçemizdir…” şeklinde olacaktır.
Evet, insanı yoğurup şekillendiren öğretmenlerin diyarıdır Ağın. O kahraman öğretmenler ki isimleri birbiri ardınca geldikçe heyecanlanırım…
İsterseniz aklıma ilk gelenleri sıralayayım: Müderris Hüseyin Hüsnü Efendi, Abdullah Lütfü Efendi, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu…
Niyazi Yıldırım. Bir ömrü değil, ömürlerin asrımıza bahşettiği bir koca çınar, Türk dünyasını kucaklayan bir büyük yürektir.
Bir idealin doğuşunu, emeklemesini, yürüyüşünü ve coşmasını 63 yıllık bir ömre sığdıran bir yürek. O yüreğin tertemiz serüveni bir sinema şeridi gibi gözlerimizin önünden akıp gidiyor…
Daha 12 yaşında, ‘ben şair olacağım’ demişti…
Ağın’da nahiye müdürlüğü yapan Elmas Yıldırım, kaynağını Orta Asya’dan aldığı ırmağın Anadolu Bozkırlarına hayat veren o şen havası ile Niyazi Yıldırım’ın bir ide dünyasına aktıkça akıyordu…
‘Destanların Sevgilisi’ her fırsatını yakaladıkça, güngörmüş bir kadın babaannesi Aniş Ana’nın ayakları ucuna oturur ve: bana, ulu atamı, “Bağdat Fatihi Genç Osman’ı anlat!” derdi.
Bilge kadın; bütün ruhuyla kuşanır tarihi hakikatleri bir daha, bir daha anlatırdı Niyazi Yıldırım’ına. Gözleri dalardı Niyazi Yıldırım’ın küçücük beyninde büyük milletinin kahramanlıkları canlanırdı. Ulu atası, “Bağdat Fatihi Genç Osman canlanırdı.
Niyazi Yıldırım, içi pırıl pırıl aydınlık bir ailede gözlerini açmıştı… Babası Mehmet Sabit Efendi, Niyazi Yıldırım’ın üzerinde düşünce dünyasını etkileyen ve şekillendiren ilk sıcak nefesti… Akif’i, Fikret’i, Namık Kemal’i ve onların vicdanı hür dünyalarıyla tanıştırmıştı…
Şairimiz, Ağın’da, ilk mektep sıralarında çalışkanlığıyla, başarılarıyla herkesin dikkatlerini üzerine çekmesini bilmişti. Odanın loş karanlığına düşen petrol lambasının ışık selinde kendisini kâh babasının şiirlerine, kâh anlattığı masallara, sohbetlere kaptırır, kâh okuduğu kitabın ruh dünyasında gezinirdi…
Niyazi Yıldırım, 12 yaşında babası Mehmet Sabit Efendi ve annesi Zeynep Hanımla Samsun’a gider. Orada, Akpınar Köy Enstitüsünde eğitime başlar… Artık o bir öğretmen adayıdır. “Bayrağım, kılıcım, atım/ Dinim, tarihim, sanatım/ Benim ulu kâinatım/ Kaleme kâğıda sığmaz” diyeceği şiirin dünyasında zevkle, emin adımlarla dolaşacak okul yıllarında bütün sosyal ve kültürel faaliyetlerin içerisinde başarıyla, örnek bir öğrenci olarak yer alır.
Samsun’dan, Anadolu’ya, döner içindeki yangınla birlikte: Benliğini kaplayan Türklük coşkusuyla Akçadağ Köy Enstitüsünde Eğitimine devam eder ve buradan 1947 yılında mezun olur.
İlk tayin edildiği yer, Elâzığ’ın merkez köylerinden Bizmişen İlkokuludur…
7 yıl bu okulda kalır… İlk evliliğini bu köyde, Naciye Hanımla yapar. Bu evlilikten Talat, Nihat ve Mefkûre adlı üç çocuğu dünyaya gelir.
Niyazi Yıldırım’ın Elâzığ’da ikinci görev yeri Kovancılar İlçesine bağlı Gülçatı (Kirveköyü)dür. Kirve Köyünde Kısmet Hanımla evlenir. Bu evliliğinden de Ayhanım, Aybek, Aygün, Murat, Gökbörü isimlerini verdiği beş çocuğu dünyaya gelir.
Elâzığ’da, görev yaptığı yıllarda bir edebi muhitin içerisinde kendisini bulur. Bir yanda Ulukent’te öğretmenlik yaparken beri tarafta da, Elâzığ Gazetesi’nde, Kopuzdan Ezgiler başlıklı köşesinde yazılar yazar. “Konsun şamdanlara mum, olsun ergenler sıra,/ İnsin davula tokmak, başlasın Çaydaçıra!” dizeleriyle meşhur Çaydaçıra şiirini ilk defa Elâzığ medyasında yayınlanır. Bugün dahi söylendiğinde Gakgoşların yüreğini oynatan bu Niyazi Yıldırım’ın bu dizeleri halen Elâzığ’da Çaydaçıra oyununa başlamadan önce gür bir sesle okunmaktadır. Bu dizeler Çaydaçıranın başlayacağını müjdeler.
“Üstadım, ağabeyim, ruhumun ve sanatımın mimarı” dediği Fikret Memişoğlu ile birlikteliği de bu dizelerle başlar… Ve Fırat Dergisi, ruhundaki ilk fırtınaların koptuğu bir alamete dönüşür… O Elâzığ’ı, sanat dünyasını daha yakından tanır… Elâzığ, ondaki cevheri çözmede gecikmez…
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Türkiye’de, edebi camialarda ön kulvarlarda yer alması, 1970’li yıllardan sonradır… Mart 1975 tarihinde İstanbul Devlet Kitapları Müdürlüğü’nde görev yaptığı yıllarda içindeki azim, yüreğindeki sevda artık yer yurt tutmaz olur.
O; Anadolu’yu Kars’tan Edirne’ye kadar, ‘kütüphane ağıyla donatmayı’ düşünür. Milli Eğitim Yayınevleri ve Devlet Kitapları Bölge Şeflikleri Niyazi Yıldırım’ın döneminde bir ışık yağmuru gibi Anadolu şehirlerinin üzerine yağmaya başlar…
Türk ve İslam Klasikleri, Batı Klasikleri ve daha yüzlerce kitap bütün Türkiye’de okuyuculara merhaba der. Milli Eğitim Bakanlığının bir yandan çocuklara, beri taraftan gençlere yönelik yayınları o dönemde gürül gürül ses getirir… Türkiye büyüyecekse, bilgiyle ve irfanla büyüyecektir. Bu millet ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapacaktır. İşte bu düşüncenin etrafında şekillenir yaptıkları, yapacakları Niyazi Yıldırım’ın kafasında.
İstanbul’da, Devlet Kitapları Müdürlüğü yaptığı yıllarda en yakın arkadaşı Devlet Kitapları Basımevi Müdürlüğünü yürüten Mustafa Necati Sepetçioğlu’dur. Birisi bir milletin romanını yazar; bir diğeri ise ‘destanlarını’ ve gönüllerde taht kurarlar yıllara yüzyıllara hükmeden…
Destanların Efendisi Niyazi Gençosmanoğlu, Devlet Kitapları Müdürlüğü’nden sonraki görev yeri İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Genel Sekreterliğidir. Burada da güzel çalışmalara imzasını atar.
Yıllar su gibi akıp gitmektedir. Niyazi Yıldırım, on elinde on maharet olan bir sanatçı , görev aldığı her kurumda başarılı çalışmalarıyla kendisini kabul ettirir. Ankara’daki Sanat Derneği’nde Arif Nihat Asya, Halide Nusret Zorlutuna, Mehmet Çınarlı, Bahaettin Karakoç, A. Ali Garip Kafkasyalı, Emine Işınsu, Yavuz Bülent Bakiler, İlhan Geçer, Dr. Sadık Kemal Tural ve Dr. Ahmet Bican Ercilasun ile birlikte görev yapar.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Genel Sekreterliği görevinden Ocak 1978’de kendi isteği ile emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı Müdürlüğünü 4 yıl boyunca başarıyla yürütür. 1980–1981 yılları arasında da, Türk Edebiyatı Dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapar. Bu dönemde Türk Edebiyatı Dergisinde, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Cemil Meriç, Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Sevinç Çokum, Osman Yüksel Serdengeçti, İsa Kocakaplan, Abdullah Satoğlu, Ahmet Taşgetiren, Altan Deliorman, Sadri Sarptır, Dr, Emel Esin, Dilaver Cebeci, Prof. Dr Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Gültekin Samancı, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Osman Çeviksoy, Ahmet Güner ve burada ismini sayamadığımız sahasının güçlü kalemleri ile birlikte Türk düşünce hayatına şekil verirler.
“Vatan oğul.. Bayrak oğul.. Devlet oğul.. Can oğul../ Sevmek nedir? Bunu bilen âşıklara Bismillah.//Gazi oğul, şehit oğul, iman oğul din oğul.. /Ak döşünden kan fışkıran deşiklere Bismillah.//Düşte gördüm, kanlı başın Peygamberin dizinde/Ocaklara, eşiklere, beşiklere Bismillah.” mısraları bin yıl İslam’a hizmet eden bir milletin maverasından bizleri haberdar eder.
Niyazi Yıldırım, soy ismi gibi, hizmette bir ‘yıldırımı…’ andırır. Doğu Türkistan Davasını Türkiye’ye, Türk ve İslam Dünyasına, Doğu Türkistan Türklerinin efsanevi lideriyle birlikte Türkçe-Arapça-İngilizce gibi üç dilde çıkardığı Doğu Türkistan’ın Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yapar.
Niyazi Bey, 1989 tarihinden itibaren Türkiye Gazetesi’nde; kültür-sanat yönetmeni olarak basın dünyamızda en ciddi ve en başarılı hizmetler veren bir şahsiyet olarak kendilerini kabul ettirir.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu bundan yıllar önce aramızdan ayrılmış, Hakk’a yürümüştü. Anadolu’nun bağrından çıkmış bir alperendi… Alp er Tunga’nın iki bin yıl sonra gelen so¬luğuydu.. Yunus’un dili, Mevlâna’nın engin ufku, Sinan’ın eli, Itrî’nin sesiydi…
“Aylardan Ağustos, günler¬den Cuma” diyen destan şairi¬miz, aynı kutlu ayda doğmuş, takdiri ilahinin bir cilvesi aynı kutlu ayın bir Cuma’sında Hakk’a yürümüştü.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, maziyle hemhal olmuş, onun tefekkürüyle gönül gözleri açılmış, soframıza şiirin ziyafetini getir¬miştir. Onun hayatı, ‘mücadele’ yapraklarının katmerli açılarıyla doludur. Almayan ama hep vermeye çalış¬an bir alperendir Gençosmanoğlu.
Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu mısraları öylesine dokur ki, bal arısındaki işçilik ondadır!. İpek böceğindeki zevk ondadır!. Her ilmikte can bulan renklerin senfonisi ondadır!. Kelimelere, mana elbisesini giydiren o feraset; öyle bir heybetle tarihe yönelir ki, feryadına ses bulur!.
At ve Çadır bizim gökçe medeniyetimiz diye adlandırılmıştı. Çadır, Sinan’ın elinde cihan eserine sembol ‘kubbeleşti..’ Ve, şairin dediği gibi, “Çil, çil kubbeler serpen ordu..” Kök saldı toprağın derinliklerine.. Avrupa’da Türk İzleri, sadece eserde değil; onları nakışlayan ses ve söz dehalarının ikliminde vücut buldu..
Destanlarımıza bakınız; “Demiri Dövdük..” Dağları erittik, ayaklarımızın altına serdik, insanlığa hediye ettik koskoca medeniyetleri.. Masallarımız, kahramanlarla çocuklarımızın gözlerini büyüledi.. anne sütü gibi gönüllerini ferahlattı.. Gürbüz yiğitler çıktı, vatan coğrafyasında.. Ses verdiler, Ötüken yaylasından.. Ders aldılar, Ahmet Yesevi’den.. Semerkant, Buhara rüyalarını süsledi, her dem.. Kaşgar, dillerini bezedi.. Aktılar, doğudan batıya doğru.. Bahar coşkusu içerisinde Yunusça dillendiler, Ahi Evran Konağı’nda yeni dünyalar/ yeni iklimlerle tanış oldular.. Şeyh Edebali, Emir Sultanlarla hayata barış oldular.. Fuzuli’den Nesimi’ye.. Şeyh Galip’den, Yahya Kemal’e bir yay kirişi gibi gönül iklimini sevdalarına gerdiler.. Bir hayat ki, Dede Efendilerde, Itrilerde billurlaştı..
Anadolu bozkırı art arda gelen bir Malazgirt Destanına, bir İstanbul Fethine, bir Çanakkale Destanına, bir Sakarya, bir Dumlupınar, bir Cumhuriyet zaferine onun kalemiyle bir daha tanık oldular…
Sadık Kemal Tural Hocamızın çok veciz bir sözü vardır; “Bugünün bekçileri siyasetçileridir, yarının namusu da şairlerden sorulur.” Diye. Evet, şairin esas politikası, eseridir. “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” Şair hayaller dünyasından zevk, estetik ve bedii güzellikleri şuur altına yerleştiren, yeraltındaki kaynakları dışarı taşıyan hüner tılsımlarıdır.
Ramazan Korkmaz, “Ses mimarlarımız, binlerce /milyonlarca yüreği bir yürek haline getirip bayraklaştırdılar..” ‘sese dönüşen coğrafyayı ve suya yansıyan gerçeği’ onlar dile getirdiler…. Şairler, Türkçe’nin bayraktarlarıdır…” der gerçek de budur.
Niyazi Yıldırım’ı eserleriyle anarken “Birlik ateşinin yakıldığı bir güzel güne uyanıyoruz.. Bir anı devam ettiren, Şimdiki hale devamlılık veren” Niyazi Yıldırım gibi aşk deryası şairlerimiz gayet iyi bilinmelidir ki, “geçmişle gelecek arasında bir bağ, cihanşümul bir hayat ile ferdi hayat arasında bir köprü” bir muazzam köprü kurmaktadırlar. İşte, bugün o tarihi köprüden onun destanlarıyla hep birlikte geçiyoruz.
“Edebiyat, musiki, mimarî, resim, heykel, tiyatro, sinema, şiir… Geçmişin derinliklerinden günümüze ve geleceğe doğru filizlenen sanat dallarıdır. Her dalın gayesi, beslendiği toprağın, içtiği suyun, soluduğu havanın, tadını, rengini, özsuyunu ihtiva eden en olgun ve en güzel meyveyi verebilmek ve bu meyvelerle milletinin ruhunu besleyebilmektir.” Diyerek, İslamiyet’in ve Türklüğün en güzel motifleriyle işlediği destanlarıyla Türk dünyasını uyandıran Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu aramızdan ayrılalı tam 18 yıl oldu.
Türkiye’nin, gönül coğrafyamızın kendilerine en güzel ismi verdikleri bir şahsiyet, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun doğumunun 80. yıldönümünde dopdolu faaliyetlerle üç gün şehrin gündemine damıtarak andı…
Türk-İslâm kültür tarihini bütünüyle içine sindirmiş bir derya şahsiyete neler yapılsa azdı… Öyle ki, atasının hatıralarını bir ömür boyu sakladığı gibi o hatıralarla dolu bir iklime sahip Ağın üzerine en güzel şiirleri Gençosmanoğlu yazdılar…
Elâzığ’ı ve Harput’u bütün yönleriyle şiirinde gergef misali işleyen de yine rahmet mekan Gençosmanoğlu olmuştur.. “Harput’ta bir cami… dünden yadigar/ Sarayhatun diye bir namı vardır” mısralarıyla başlayan, “Harput’tan Abideler” şiiri o kadar güçlü bir tasvire sahiptir ki, sizlere Harput’un en mahrem sırlarından ipuçları verir… Destanlar… O’nun kaleminde, tarihin bir su gibi asırları kuşatarak aktığını görmek ne büyük bir saadet… Bilgi konuşur, hüner konuşur, marifet konuşur…
Yunus’tan Mevlana’ya… Sütçe İmam’dan Atsıza… Yahya Kemal’den Âşık Veysel’e… Arif Nihat Asya’dan Şairlerin Sultanı Necip Fazıl’a… Onların iç dünyalarına şairin efsunkâr havasında yolculuk yaparsınız…
Destanların Efendisi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ismi şehrin gelişmekte olan en müstesna caddesine tarihi bir törenle isimleri verildi… Bunun anlamı nedir, şehrin kimliğinin taşa, toprağa kazınmasıdır… Elâzığ bir bakıma kendi hafızasına ve de kendi hatıralarına sahip çıktı… Daha önce de Türk Dünyasının güzide isimlerinin ki bunlar arasında; Cengiz Aytmatov, Elmas Yıldırım, Magcan Cumabay, Bahtiyar Vahapzade, İmam Efendi, Beyzade, Ahmet Kabaklı, Fethi Gemuhluoğlu, Fikret Memişoğlu, Şer Tan ve daha nicelerinin isimleri Elâzığ’ın sokak, cadde, bulvar ve parklarını abideleştirmişti… O sahiplenme şuuru ile Elazığ inanınız ki, 81 ilimize örnek bir duruşu vecd halinde haykırıyor…
Sadece 1970’li yıllarda, Fethi Gemuhluoğlu, Ahmet Kabaklı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu gibi isimler, Elâzığ’ı, Elâzığ ismini sürekli olarak Türkiye’nin gündemine en üst seviyede taşımışlar ve her biri Elâzığ’ın ‘yüz akı…’ Alperen duruşlu, aksaçlı, bilge ve akil yüzleri olmuşlardır.
Elâzığ için, ‘doğudaki batı’ denilmiştir… İnsanıyla, zarafeti ve sadeliği ile ‘İstanbul Beyefendisi…’ denilmiştir… Elâzığ için, edebi motiflerin zengin sanatın ve ‘şiirin başkenti…’ denilmiştir… Ve Elâzığ için, ‘doğu ve batı kültürünü bezeyen şehir…’ denilmiştir! Elâzığ için, ‘Türk Dünyasının azık şehri’ denilmiştir… Elâzığ/Harput için, “Asya’nın gül bahçesi” denilmiştir…
Bu zarif isimlerle anılan Elâzığ ismini Bakû’de de, Bişkek’te de, Almatı’da da, Uluğ Türkistan’da da, ‘gönül rüyalarını süsleyen şehir’ olarak bilirler… Bu güzellik, yarınlara daha da zenginleşerek, ebedileşerek devam etmelidir.
“Derler, ‘Elâzığ bir çanak içinde/Sevdası, Uluğ Türkistan içinde/Çanak tutar eller gülzar içinde/Türküler gönlümü verdiğim şehir”
Kâh insanıyla murat bulduğum, dört iklim bağrıma bastığım, kâh şefkatin yüzüne sürdüğüm, güzel Türkçe’m bayrak yaptığım, kâh yiğit sözünde barıştığım şehir, seni bir daha ‘Destanların Sevgilisi’ Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu caddesinde bir daha gönül huzuru içerisinde selamlıyorum…
En güzel selamlarımızı 4-6 Şubat Tarihinde şehrin birlikte elbirliğiyle yaptığı faaliyette göndermiştik… Ne diyorlar, üstat şairimiz; “Şiir; dikenlikte lâleye benzer/ Ne fıkraya, ne makaleye benzer/ Şair; vatan içre kaleye benzer,/ Korur milletinin itibarını”
Milletin itibarını kendi haysiyet davası yapan Destan Şairimizi anmak, o’nun hatırasına en güzel armağanı bizlere Feridettin Atatuğ ‘Destanların Sevgilisi’ isimli romanı kazandırarak, Mitat Durmuş bir ömrü bütün safhalarıyla kaleme aldığı, ‘Mitopoetik Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’ eserini bizlere bu güzel günümüzde ikram ettiler…
Gür ve tok sesiyle H. Rıdvan Çongur Destan Şairimizi bizlere en müstesna eserleriyle yorumlaydılar… Gençosmanoğlu’nun Esat Kabaklı ve Yrd. Doç Dr. Güldeniz Ekmen Agiş tarafından bestelenmiş eserlerini Emrah Uysal’dan büyük bir huşu içerisinde dinledik…
Niyazi Yıldırım Bey’in evlatlarını Talat Gençosmanoğlu’nu, Mefkure Gençosmanoğlu Daş’ı göz yaşlarımızı silerek bir daha, destan şairini onun manevi mirasları ile birlikte anmanın huzuruna erdik…
Anadolu Dergiciliğinin ‘Duayeni’ ve aynı zamanda kendisini bir ömrünü, vakfeden Nevzat Türkten’de, bu faaliyetin anısı için Kayseri’den kopup gelmişlerdi… Şu sevda erenine bir bakınız…
Ve Sayın Valimiz Muammer Erol Beyefendiler, Sayın Belediye Başkanımız Süleyman Selmanoğlu tarihe ve dolayısıyla ‘aynaya kendisini tutan’ bir şehrin zarif ikliminden söz ettiler… Bir güzel tevafuktur, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ilk öğretmenlik yılları bu çevrede geçmişti… Öyle inanıyorum ki, o gün, o tarihi caddenin açılışında ruhaniyeti bizlerle birlikteydi…
Şair ve sanat dostlarımızla birlikte Ağın’a gittik… Orada, şairlerimiz Üstatları Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun anısına en güzel şiirlerini coşarak bir vecd hali içerisinde okudular, en güzel eserlerini bizlerle birlikte yorumladılar…
Ve Elâzığ’ımızın gönül ve irfan meclisi olarak da isimlendirilen Musiki Konservatuarı Derneği’nde, Paşa Demirbağ, Naci Sönmez ve Nihat Gazezoğlu gibi ses ve söz ustalarının katılımıyla “Bir Türkü Tutturdum Kayabaşı’nda” isimli konser Sayın Valimiz ve Belediye Başkanımızın da katılımlarıyla gerçekleşiyordu…
Elâzığ’ın iklimi… Bir daha tarihi hakikatlerle yüzleşiyordu… O iklim değil mi ki, Bir dönemin parlayan yıldızları olarak da tanımladığımız Nurettin Ardıçoğlu bu şehrin tarihini yazacaklardı… Bu şehrin efsanelerini (Ejderha Taşı), edebi metinlerini Ahmet Kabaklı’dan dinleyecektik… Şehri bütün veçhesiyle, insanıyla, kaynak kişilerle, biyografik eserini İshak Sunguroğlu hazırlayacaktı! Folklorunu (halk bilimini), Musikisini 1960’lı yıllarda Fikret Memişoğlu derleyeceklerdi… Harput’un romanını Şemsettin Ünlü’nün kaleminden okuyacaktık… Bahaettin Ögel, tarihi bir hazineyi ‘kültür tarihimizi’ en güzel miras olarak bırakacaklardı… Ve Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu bu şehrin ve coğrafyanın ‘destanını…’ yazacaklardı! Tabiatıyla dahası var…
4-6 Şubat 2010 tarihi, bu şehrin kendi kimliği, kendi güzellikleri ve kendi değerleriyle bir daha yüzleşmesiydi… Selam olsun bu şehre hizmet eden bütün gönül dostlarına, yar ve yarenlerine… Rahmet ve Şükran duygularımızla, en güzel günlerin bu şehir insanı ile olması dileklerimizle..
Haber Kaynağı: Günışığı Gazetesi
Popularity: unranked [?]